DİNLERE GÖRE KALKINMIŞLIK ORANLARI

DİNLERE GÖRE KALKINMIŞLIK ORANLARI 17 Mayıs 2013 20:00

Okunma Sayısı : 1519
Yorum Sayısı : 1
 

PAKİSTANLI BİR AYDININ ARAŞTIRMASI: DİNLERE GÖRE KALKINMIŞLIK ORANLARI


Dünyâda yalnızca 14 milyon Yahudi var (Kuzey ve Güney Amerika’da 7 milyon, Asya’da 5 milyon, Avrupa’da 2 milyon ve Afrika’da 100 bin Musevi yaşıyor.)
Peki, kaç Müslüman var: 1,4 milyar Müslüman. (1 milyar Asya’da, 400 milyon Afrika’da, 44 milyon Avrupa’da, 6 milyon Amerika kıt’asında.)

Yâni dünyâda 1 Musevî’ye karşın 100 Müslüman var…

İyi ama Yahudiler Müslümanlar’dan niçin 100 kat daha güçlü ve daha zengin ve daha eğitimli ve daha mûcitler?

Tarafsız ve bilimsel yollarla tespit edilmiş nedenlerini öğrenmek istiyorsanız lûtfen okumayı sürdürün…

Bütün zamanların en etkili bilim adamı Albert Einstein bir Yahudi’ydi ve Tanrı’ya da inanırdı.

Psikanalizin babası Sigmund Freud Ateist bir Yahudi’ydi.

Karl Marx da Ateist bir Yahudi’ydi.

ütün insanlığa zenginlik ve sağlık katmış Yahudi’lere bakalım:

*Benjamin Rubin insanlığa aşı iğnesini armağan etti.

*Jonas Salk ilk çocuk felci aşısını geliştirdi.

*Gertrude Elion lösemiye karşı ilaç buldu.

*Baruch Blumberg Hepatit-B aşısını geliştirdi.

*Paul Ehrlich frengiye karşı tedaviyi buldu.

*Elie Metchnikoff bulaşıcı hastalıklarla ilgili buluşuyla Nobel ödülü kazandı.

*Gregory Pincus ilk doğum kontrol hapını geliştirdi.

*Bernard Katz nöromusküler iletişim (kaslarla sinir sistemi arası iletişim) alanında Nobel ödülü kazandı.

*Andrew Schally endokrinoloji tedavilerinde kullanılan yöntemi geliştirdi.

*Aaaron Beck Bilişsel Terapi’yi geliştirdi.

*Gerald Wald insan gözü hakkındaki bilgilerimizi geliştirerek Nobel ödülü kazandı.

*Stanley Cohen embriyoloji (embriyon ve gelişimi çalışmaları) dalında Nobel aldı.

*Willem Kolff böbrek diyaliz makinesini yaptı.

*Peter Schultz optik lif kabloyu, Charles Adler trafik ışıklarını,

*Benno Strauss paslanmaz çeliği,

*Isador Kisse sesli filmleri,

*Emile Berliner telefon mikrofonunu,

*Charles Ginsburg ilk bantlı video kayıt makinesini geliştirdi.

*Stanley Mezor ilk mikro-işlem çipini icat etti.

*Leo Szilard ilk nükleer zincirleme reaktörünü geliştirdi.

Aslında bu liste çok daha uzundur.

Peki, ama son 100 yıl içinde Yahudiler sâdece bilimsel alanda 104 Nobel ödülü kazanırken, 1.4 milyar Müslüman neden yalnızca 3 Nobel kazandı (onlar da nerede çalışmaktaydı)?

Yahudiler niçin bu kadar yaratıcı ve neden bu kadar güçlüler?

Yahudi kökenli olup, küresel çapta büyüyüp tanınmış şu yatırımcılara/iş adamlarına ve markalarına bakalım:

* Ralph Lauren (Polo),

* Levi Strauss (Levi’s Jeans),

* Howard Schultz (Starbuck’s),

* Sergei Brin (Google),

* Michael Dell (Dell Bilgisayarları),

* Larry Ellison (Oracle),

* Donna Karan (DKNY),

* Irv Robbins (Baskins & Robbins),

* Bill Rosenberg (Dunkin Dougnuts),

* Richard Levin (Yale Üniversitesi’nin kurucu başkanı).

Yahudi olup, küresel çapta büyüyüp tanınmış şu san’atçılara bakalım:

* Michael Douglas,

* Dustin Hoffman,

* Harrison Ford,

* Woody Allen,

* Tony Curtis,

* Charles Bronson,

* Sandra Bullock,

* Billy Crystal,

* Paul Newman,

* Peter Sellers,

* George Burns,

* Goldie Hawn,

* Cary Grant,

* William Shatner,

* Jerry Lewis,

* Peter Falk…

Yönetmenler ve yapımcılar arasındaki Yahudiler:

* Steven Spielberg,

* Mel Brooks,

* Oliver Stone,

* Aaaron Spelling (Beverly Hills 90210),

* Neil Simon (The Odd Couple),

* Andrew Vaina (Rambo 1 /2 / 3),

* Michael Mann (Starzky and Hutch),

* Milos Forman (One Flew Over The Cuckoo’s Nest, Amadeus),

* Douglas Fairbanks (TheThief of Baghdat),

* Ivan Reitman (Ghostbusters) ,

* Kohen Kardeşler,

* William Wyler.

* William James Sidis…

Şimdi soralım kendimize:

-Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?

Cevap: Her çocuğa ve her gence kaliteli eğitim verirler…

Bu eğitim türü sorgulayıcı (teslimiyetçi değil), araştırıcı (ezberci değil) ve yaratıcıdır (bilgi üretmek/bulmak içindir).

-Soru:

Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

-Cevap: Yanlış eğitim verdikleri ve gelişime yararı olmayan birer eğitim sistemi uyguladıkları için (büyük oranda din eksenli, sorgusuz, araştırmasız, ezberci ve dayatmacı eğitim).

Oysa gezegenimizde yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır.

Yani, toplam dünyâ nüfusu içinde her 5 kişiden biri Müslüman’dır.

Her bir Hindu’ya 2 Müslüman düşmektedir, her bir Budist’e karşılık 2 Müslüman vardır ve her bir Yahudi’ye karşılık 100

Müslüman bulunmaktadır.

Müslümanlar bu kadar kalabalıklar ama neden güçsüzler?

-Sebebi eğitim(sizlik)tir!

İslam Konferansı Örgütü’nün (OIC) 57 üyesi vardır ve ülkelerin tamamında sâdece 500 adet üniversite bulunmaktadır.

Yâni üniversite başına 3 milyon Müslüman düşmektedir. Başka bir deyişle 3 milyon kişi için bir üniversite yapılmıştır (bunların kalitesi de başka bir sorundur). Fakat sâdece ABD’de 5 bin 758 adet üniversite vardır.

Shanghai Jiao Tong Üniversitesi tarafından 2004 yılında hazırlanan “Dünyâ Üniversiteleri’nin Akademik Değer Listesi’ne” Müslüman çoğunluğa sâhip ülkelerin hiç birinden ilk 500’e giren tek bir üniversite yoktu.

-Neden?

-Cevap: Kalitesiz ve ezberci eğitim…

UNDP tarafından toplanan verilere göre Hristiyan dünyâsında okuma-yazma bilenlerin oranı %89’dur. Bunların %98’i ise
en az ilkokul mezundur ve 100 kişiden 40’ı üniversite mezunudur. 15 Hristiyan çoğunluğa sâhip ülkedeki okuma-yazma oran ise %100’dür, yâni bu 15 ülkede okuma-yazması olmayan tek kişiye rastlamak muhtemel değildir.

Müslüman ülkelerde durum bunun zıddıdır: 100 kişiden sâdece 40’ı okuma-yazma bilir ve herkesin okuryazar olduğu hemen hiç Müslüman ülke bulunmamaktadır (ortadan kaldırılmaya çalışılan Suriye hâriç)! Bunların %50’si ilkokul mezunudur ve sâdece %2’si üniversiteyi bitirmiştir.

ABD’de toplam bilim adamı sayısı 4.000, Japonya’da 5.000’dir. 57 Müslüman çoğunluğa sâhip ülkelerdeki toplam bilim adamı sayısı ise sâdece 230 kişidir; akademisyenlerin hepsi bilim adamı değildir. Bilim adamı demek, pozitif bilimlerle aktif olarak uğraşan kişi demektir ve her 1 milyon Müslüman kişiye sâdece 1 bilim adamı düşmektedir.

Teknisyenler bakımından Müslüman çoğunluklu Arap ülkelerdeki durum daha da kötüdür: Her 1 milyon Müslüman Arap nüfus
içinde 50 teknisyen bulunmaktadır. Hristiyan dünyâsında ise her bir milyon kişi içinde 1000 teknisyen bulunmaktadır.

-Neden?

-Cevap: Kalitesiz-ezberci eğitim ve ARGE’ye (araştırma geliştirmeye) yeterli kaynak ayrılmaması…

Çünkü Müslümanlar gayri sâfi millî hâsılanın yalnızca %0.2’sini araştırma-geliştirme bütçesi olarak ayırıyor. Buna mukabil, Hristiyan dünyâsı araştırma-geliştirmeye %5 oranında, yâni 25 kat daha fazla fon ayırmaktadır.

İslâm dünyâsı yeni bilgi üretebilecek kapasiteden yoksun… Ayrıca dünyânın ürettiği bilgiyi kendi halklarına öğretmekte de başarısız. Bunun delili ise ileri teknoloji ihracat rakamlarında saklı: Pakistan’ın ileri teknoloji ihracatının toplam ihracatın içindeki oran %1, Suudî Arabistan, Kuveyt, Fas ve Cezayir’in ise %0.3. Hristiyan

Singapur’da bu oran %58!

Gelecek “Bilgi Temelli Toplumların” olacaktır.

İlginçtir, Müslüman 57 ülkenin gayri sâfi millî hâsılalarının toplamı 2 trilyon Dolar’ın altındadır. Buna karşın 310 milyonluk ABD tek başına 12 trilyon Dolar değerinde mal ve hizmet üretmekte, Çin 8 trilyon Dolar, Japonya 3.8 trilyon

Dolar ve Almanya 2.4 trilyon Dolar’lık üretim yapmaktadır (satın alma gücü eşitlenerek hesaplama yapılmıştır).

Mal ve Hizmet Üretimi

İspanya’da 1 trilyon Dolar’ın üzerindedir. Katolik Polonya 489 milyar Dolarlık mal ve hizmet üretimi gerçekleşmektedir. Budist Tayland 545 milyar Dolar değerinde mal ve hizmet üretimi yapmaktadır.

İşin daha acıklı tarafı ise şudur: İslâm Dünyâsı’nın gayri sâfi millî hâsılasının bütün dünyâ gayri sâfi millî hâsılası içindeki oranı hızla azalmaktadır.

-O hâlde, Müslümanlar neden bu kadar güçsüzdür?

-Cevap: Eğitim Yoksunluğu. Tam anlamıyla söylersek; kaliteli ve çağdaş eğitim yoksunluğu.

Çok kesin biçimde söylersek, akılcı olmayan, ezberci, teslimiyetçi, din eksenli, bi’atçı, yasakçı ve çağdışı eğitim…

Araştırmayı yapan: Dr. Faruk Saleem – İslâmabat, Pakistan

-Peki, ictihâd kapısını kim kapattı?

Bakın internette neler var:

-Bu, öteden beri tartışma konusudur: İcdihâd kapısı açık mı, kapalı mı? Açıksa oradan kimler girebilir, kapalıysa kim
tarafından, niçin kapatılmıştır? Hemen söyleyelim ki ictihâd kapısı Kur’ân ve Sünnet tarafından açılmıştır ve onu kapatmak hiç kimsenin yetkisinde değildir. Ancak ilk devirlerdeki ilmî seviye ve kapasite, aradan zaman geçtikçe azaldığı ve artık müçtehit yetişmez olduğu için fiilî durum ictihâd kapısının kapalı olduğu gibi bir sonuç doğurmuştur. Bir başka şekilde söylersek, ictihâd kapısı açıktır, ancak oradan geçecek kabiliyyet, kudret, ehliyet ve kapasitede âlim (mücdehîd) yoktur. Dolayısıyla “içdihâd kapısı kapanmıştır” sözü, “oradan geçecek kimse kalmamıştır” tarzında anlaşılmalıdır. Bu söylediğimizin en kesin delili, 1000 yıldan fazla bir zamandır İslâm Dünyâsı’nda yerleşik 4 mezhebin dışında kendine mahsus bir Usûl-i Fıkıh sistemi oluşturabilmiş bir âlimin çıkmamış olmasıdır. Usûl-i Fıkıh demek, Kur’ân’ı ve Sünnet’i mevcut anlama metodolojilerinden farklı olarak “kendine mahsus” bir sistemle anlama mekanizması demektir. Böyle bir metodoloji olmadan ictihâd yapılamaz. Günümüzde birtakım âyet ve hadisler üzerinde son derece nahif ve tutarsız bir şekilde “ben böyle anlıyorum” kabilinden yapılan yorumların ‘ictihâd’ olarak anlaşılması mümkün değildir. Zira bu türlü spekülasyonların icdihâd ciddiyetiyle bağdaştırılmasının imkânı yoktur.

Sekizinci hicret asrının ortalarına doğru, her dört mezhebe mensup müçdehîdlerin teşriî ictihâdlara artık bir nihâyet verilmesi hususunda mütâbık kaldıkları zannolunmaktadır. Böyle bir hükmün kabûlü, İslâmiyet’i hareketsizliğe mahkûm etmiş bulunur ki, şer’i Muhammedî’nin ibdâi fikri ile taban tabana zıddır.

Tarih, icdihâd kapısının kapanması hususunda iki hâdiseden rivâyeten bahsetmektedir. Meşhûr İmam-ı Gazalî’nin müşâhade ve rûyalarından çıkan mânâya göre, artık bu tarihten sonra yeni bir teşriî usûlün ibda’ı yâni bir mezheb kurulması Allah’ın emri ile men olunmuştur. Diğer bir rivâyete nazaran Sadrı Şeri’a unvânını hâiz Abdullah İbnü Mes’ut el Mahbubî, beşinci bir mezheb ibda’ına teşebbüs eylemiş ise de, yine bir rûya sebebiyle bu işten vaz geçmeye mecbur olmuştur.

***

Lâfı fazla uzatmayayım…

Hayatının ilk kısmında bilime büyük önem veren Gazalî’nin yaşlandıkça içine düştüğü taassup çukuru bu âlemi tepeden aşağı yuvarlamıştır.

Akılcılıktan ve kuşkucukluktan (skepticism) çıkıp, nakilcilik ve ezbercilik çukuruna düşmüşüz.

Yahudilik çok ilginç ve özel bir varoluş tarzıdır: Bir Yahudi Musa’nın dininden çıksa dahi gene de Yahudi’dir, ciddi bir kısmı da İbranice’yi bilir ve konuşurlar; yâni lisanlarını muhafaza ederler. Binlerce sene vatansız kalmak bu insanları tam bir dayanışma içine sokmuş, aslında çok katı olan dinî inançları olmasına rağmen, inovasyona (yeni ihtiyaçlara göre icatlar yapma) ve dâima sorgulamaya, kuşku duymaya, girişken ve atılgan olmaya sevk etmiştir.

Bizim Ortaçağımız onların Yeniçağı olmuş, ilimle imânı aynı gönül ve yürekte taşımayı başarmışlardır.

Hep dediğim gibi, adam gibi adamlar bu ikisini de, iki kimliği de kişilik bütünlüklerini bozmadan taşıyabilen kişilerdir.

Eisntein’ın o meşhur dil çıkaran fotoğrafı aslında çok mânidardır.

Asperger sendromlu olan bu büyük bilim adamı, atomu (“parçalanamaz” olanı) parçalanması için gereken fizik teorisini geliştirmişti ama “bundan bomba yapıp da insanları katledin” diye bir lâf sarf etmemişti.

Hâttâ TBMM’nin korkak tavrına rağmen, Atatürk’e yazdığı mektupla Nazi zulmünden kaçan Yahudi bilim adamlarının

Türkiye’de gerçek anlamda üniversiteyi kurmasını sağlayan da odur.

Hazır Musa’dan bahsetmişken, aklıma takılan bir şeyi de kısaca zikretmek isterim…

Musa’nın firavundan çektiği mitolojisi müthiştir.

Efsaneye ve dinî kaynaklara göre, Musa İbranî bir peygamber, öğretmen ve lider olup, İslâmiyet’te, Hristiyanlık’ta,

Musevîlik’te ve Bahailîk’te peygamber olarak kabûl edilir. MÖ 13. Asır’da halkını Mısır’daki esâretten kurtarır.

Musa’nın hayatı ile ilgili kaynak alınan belgeler dinî metinlerdir. Bunlar Tevrat’ın Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye bölümleridir.

İsrailoğulları Mısırlı yerliler ile birlikte Nil Deltası’nın doğusunda en ağır işlerde çalışmakta ve Firavun’a kölelik etmektedir. Musa, İmran’ın oğludur. Onun babası Yahser, onun da babası Kahes’dir. Levi kabilesinden gelir. Yakup’un soyundandır ve Annesi Yocheved’dir. Kız kardeşi Meryem, erkek kardeşi ise Harun’dur.

Musa doğduğu sırada Mısır’da İsrailoğulları köle olarak en ağır işlerde çalıştırılmaktadır. İsrailoğulları atalarının toprakları olan Kenan illerine gitmek isteler de, Firavun onları bırakmaz. Kur’ân ve ve Tevrat’a göre Firavun gördüğü bir rûya üzerine İsrailoğulları’ndan doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Bu hadise Kur’ân’da ve

Tevrat’ta da yer almaktadır. Bütün erkek çocuklar öldürülüp Nil Nehri’ne atılır. Ancak, erkeklerin azalması bâzı işlerin aksamasına sebep olur ve bunun üzerine Firavun çocukların bir sene öldürülüp bir sene öldürülmemesini emreder.

Musa, çocukların öldürüldüğü sene dünyaya gelir. İmran ve Yocheved ona yalnızca üç ay bakabilir. Kur’ân’a göre Musa’nın annesine “çocuğu emzir, başına geleceklerden korktuğun zaman onu suya (Nil’e) bırak. Korkma, üzülme. Biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız” demiştir. Annesi, Musa’yı zift ile birbirine yapıştırılmış otlardan oluşan bir muhafaza içerisinde Nil Nehrine bırakır. Musevî kaynaklara göre Firavun’un kızı Thermuthis, Kur’ân’a göre ise karısı Musa’yı bulur ve saraya alır. Ancak, çocuğun İbranî kökenli olduğu kısa sürede anlaşılır.

Musa’nın ablası onu emzirecek bir İbranî âile bildiğini söyler ve onu gerçek annesine geri götürür. Firavun bir İbranî olduğu gerekçesiyle çocuğu istemez, ancak daha sonra kabûllenir. Kur’ân’da şöyle denir: “Firavun’un karısı dedi ki: “Benim için de, senin için de bir göz bebek; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlât ediniriz”. “Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuûrunda değillerdi”. Musa kendi annesi tarafından emzirildikten sonra saraya geri gelir ve kendisine “çekip çıkarılma” anlamına gelen Musa ismini verilir. Musa’nın mitosu Akad kralı Sargon ile oldukça benzeşmekte, bu da kuşkucu yaklaşımlarda hikâyenin Sümer efsânelerinden uyarlandığı düşüncesine yol açmaktadır.

Tevrat’a göre Musa “(sudan) çıkarmak” anlamına gelmektedir. Bir diğer inanışa göre ise adı Mısır dilinde “doğdu” anlamına gelen ve Tutmose gibi bâzı tanrı adlarında da bulunan “mose” kelimesinden kaynaklanmaktadır. Allah, Musa’ya İsrailoğulları’nı Firavun’un köleliğinden kurtarma görevi verir. Ona bir âsâ (âsâ kimi ülkelerde hükümdarların, mareşallerin, din adamlarının güç simgesi olarak, törenlerde taşıdıkları bir tür ağaç veya metalden değnek;
eskiden ihtiyarların baston yerine kullandıkları uzun sopa) verir ve Musa bununla ile lüzumunda içinden yılan/ejderha çıkarma, Kızıl denizi ikiye yarma, hastaları iyileştirme ve nehrin suyunu kan rengine çevirme gibi çeşitli mucizevî işler yapar.

Kur’ân’a göre Musa Firavun’u İsrailoğulları’nı bırakması ve Allah’a iman etmesi yönünde dâvet eder. Ancak o bu dâveti kabûl etmez ve zulmüne devam eder…

Musa’nın, rivayete göre, aynı zamanda “kardeşi olan” Firavun’la mücadelesi, halkını esaretten kurtararak Mısır’dan çıkartması, Mısır ülkesini baştanbaşa sarsan 10 felâket, Kızıldeniz’in yarılması ve sonra geri dönerek Firavun’un ordusunu yutması, kutsal kitaplarda yer alan mucizevî dinî bir mitos olup, Musevîlik’te, Hristiyanlık’ta ve Müslümanlık’ta da inanılması farzdır. Ancak, bugünkü bilimsel tarih görüşü açısından doğrulanabilir mi?

Bu hususta rivâyet de, iddia da çok…

Ama bütün bu mitolojik, dinî öğretilerin bize hatırlattığı bir vâkıa var: Her “iyi ve doğru” olanın mutlaka bir de “kötü ve bedhah (kötücül)” karşıtı vardır; yâni “diyalektik yasası”!

Peki, Musa mutlak olarak iyidir de, Firavun mutlak olarak kötü müdür? İkisi de liderlik vasfına hâiz olmuş bu mitolojik kahramanların her ikisinin de kendilerine göre haklı tarafları bulunabilir arandıktan sonra…

Benim esas değinmek istediğim husus, bu tarihî menkıbelerin bize verdiği mesaj: “Ne kadar doğru, haklı, öğrenmeyi ve emin olduğunuz bilgilerinizi öğretmeyi seviyorsanız, mutlaka en hafifinden kıskançlık, öfke ve en ağırından husumete varan hücumlara mâruz kalacaksınız” demektir.

Meşhur Çin atasözü pek anlamlıdır: “Yapılan hiçbir iyilik cezasız kalmaz”, yâni her Musa’nın mutlaka en az bir firavunu vardır!

Bütün bunları neden sizlerle paylaşmak istediğimi arz edeyim.

Hatay’da artık galeyana gelen ve devlete de, Başbakan’a da ağza alınmayacak sözler sarf eden insanlarımız haykırıyor.

O ise yeni emirler almak üzere (başka ne diyebiliriz) ABD’ye (ben bu ülkeye ABG: Amerika Birleşik Güçleri demeyi âdeta tercih ediyorum) gidiyor. Keza onların Dışişleri Bakanı da buraya uçuyor. Bunların “kırmızı telefonları” filân da mı yok, yoksa her türlü iletişimlerini “hackerlar” ele geçirirler diye mi illâki tâ oradan oraya uçuyorlar?

Hani hacker’ların da birtakım alt tipleri de türemiş vaziyette: Hacktivist: Kendilerine göre kötü veya yanlış olan toplumsal veya politik sorunları dile getirmek amacıyla belirli siteleri hack’leyerek mesajlarını yerleştirenler. 2.
Siyah şapkalı: Her türlü programı, siteyi veya bilgisayarı güvenlik açıklarından yararlanarak kırabilen bu en bilindik hacker’lar, sistemleri kullanılmaz hâle getirir veya gizli bilgileri çalar. En zararlı hacker’lar bunlar. 3. Beyaz şapkalı: Bunlar da her türlü programı, siteyi veya bilgisayarı güvenlik açıklarından yararlanarak kırabiliyor ancak kırdığı sistemin açıklarını sistem yöneticisine bildirerek, o açıkların kapatılması ve zararlı kişilerden korunmasını sağlıyorlar. 4. Gri şapkalı: Yasallık sınırında saldırı yapan, iyi veya kötü olabilen hacker’lar. 5. Yazılım korsanı: Yazılım korsanları bilgisayar programlarının kopya korumalarını kırarak, bu programları izinsiz olarak dağıtımına imkân sağlayıp para kazanırlar. Piyasaya korsan oyun ve program CD’lerini bunlar sağlar. 6. Phreaker: Telefon ağları üzerinde çalışan, telefon sistemlerini “hackleyerek” bedava görüşme yapmaya çalışan kişilerdir. 7. Script Kiddie: Hacker’lığa özenen kişiler; tam anlamıyla hacker değiller. Script kiddieler genellikle kişilerin e-posta veya anında mesajlaşma şifrelerini çalarlar. 8. Lamer: Ne yaptığının tam olarak farkında olmayan, bilgisayar korsanlığı yapabilmek için yeterince bilgisi olmayan Script Kiddie benzeri kişiler…

Uçan kaçana karışmış vaziyette!

Ellerindeki teknolojiyle isteseler bunların hepsini, her şapkalı veya başka tür Hacker’ı da aşarlar; peki, neden gidip geliyorlar hâlâ?

Kökeni tamamen evrimsel davranış kodlarımızda yazılı: Boy göstermek!

Alfa dominant ve hâkim güç olan erkek (nâdiren ise dişi) gücünü ve iktidarını ispatlamak için ayağa kalkar, ayağına çağırır vs.

Tabii, yandaş medya bunu “orada pazarlık yapacaklar” diye yutturmaya çalışıyor. Hangi kuvvet ve potansiyel güçle neyin pazarlığını yapacaksınız?

İlmiye ve askeriye hapiste, TSK perişan hâlde!

İsrail kendi menfaatlerini gözetiyor ve herkesi manipüle ediyor. Dedik ya, çok akıllıdırlar Yahudiler. Binlerce sene sonra kazandıklarından zırnık vermezler.

Suriye ise hâlâ direniyor ve orayı asla tamamen bitiremeyecekler; tek istedikleri kimyasal silâhları elde etmek (muhtemelen vardır, kimde yok zâten).

Burası Japonya değil ki nükleer bomba atsınlar, ABG okyanusun öbür tarafında yapayalnız kalır.

Avustralya şizoid “torunlarla” kendi başına kalır. Çoğu kimse bilmez… Avustralya, İngiliz’lerce sömürgeleştirildiğinde gezegenimizin en büyük açık hapishânesiydi. Ne kadar akıl hastası, suçlu, mezarı yer kaplayacak “gereksiz” insan varsa, hepsini oraya yollamışlardı ama önce Aborijin’lerin soylarını kırdıktan sonra!

Bugün dünyânın her yerinden insanlar orada yaşıyor ve İngilizce başlıca lisan; bütün dinler kabûl edilmesine karşın, başlıcası gene de Hristiyanlık ve oraya giden hemen herkes zamanla şizoidleşiyor.

Ortadoğu ve Akdeniz havzasında hayat biterse, küçük mavi gezegen de biter!

Bütün mes’ele şu ki, bu millet artık yutmuyor arkadaş.

Yutmuyor ve yumurta kapıya dayandı.

Bizi alkol reklâmı yasağıyla filân oyalamaya çalışıyorlar.

Ama kesmiyor…

Tweet’ten vergi almayı düşünen bu zihniyet, rakı reklâmı gelirinden vazgeçemez.

Bu arada, ırkçılık sırf Almanya’da değil, Kuzey Avrupa’da fena hâlde horlamakta.

Breivik cânisi vardı ya, hani uzun ismiyle Anders Behring Breivik…

Norveç’de geçtiğimiz yıl 76 kişiyi öldüren bu câni, tutuklu bulunduğu Yüksek Güvenlikli İla Cezaevi’nden dilekçe yazarak siyasî parti kurmak için başvurmuş. Müracaatında Norveç Faşist Partisi adında bir parti kurmak istediğini, demokratik yollardan faşist iktidar kurmayı amaçladığı belirtmiş ama Norveçli kurumlarca incelendikten sonra reddedilmiş. Bu tür başvurularla ilgilenen kurum yaptığı açıklamada, teröristin parti ve vakıf kurmak için gerekli belge ve dokümanları teslim etmediğini, Norveç yasalarına göre bir kişinin tek başına parti veya vakıf kuramayacağını, bu sebeple müracaatı kabûl etmediklerini açıklamış.

Şimdi sıkı durun: Breivik’in avukatı Tord Jordet, müvekkilinin siyasî fikirlerini parti kurarak yaymak istediğini, talep edilen belgeleri toplayıp tekrar başvuracağını belirtmiş. Gazetecilerin Breivik’le parti kurmak isteyenlerin olup olmadığını sorması üzerine, “birçok kişi onunla parti kurmak istiyor; ancak mektup yasağı olduğu için kimseyle irtibat kuramıyor” demiş.

Yâni yakındır bu sosyopatın faaliyete geçmesi ve kitleleri arkasından sürüklemesi.

Tıpkı İmralı’daki gibi!

İLK KURŞUN

Prof. M. Kerem Doksat

1519




Yorum Yap
Üye olup yorum yaptığınız taktirde yorumunuzda kullanıcı adınız görünecetir. Üye Ol / Üye girişi
 

Yorumlar

Toplam Yorum Sayısı : 1  
Misafir - 18 Mayıs 2013 08:05
prof.kerem,bir seyi unutmus,bu gun dunyaya yon veren yarin butun insanlara dunyayi cehenem ezabi yasadan, yasaticak olan teror urgutlerinin mucidinin israil oldugunu ayrica butun akilli silahlarin patentinin yahudilerin tapusunda oldugunu,dunyanin her yerinde politik areneyi isteklerine gore dzayn ettiklerini,de yazmaliydi.

Diğer Güncel haberleri












 
  • Yazarlar
 
 
 
  • Astroloji
 
  • SOFRA CADISI
 
  • Gazete Manşetleri
 
  • En Çok Okunanlar
  • En Çok Yorumlananlar