Elif Şafak: Elbette kocamı kıskanıyorum

Elif Şafak: Elbette kocamı kıskanıyorum 01 Temmuz 2012 22:32

Okunma Sayısı : 12106
Yorum Sayısı : 0
 

Yazar Elif Şafak: Elbette kocamı kıskandığım oldu, olur da. Ama..

 

Akşam gazetesinden Elif Aktuğ, yazar Elif Şafak'la yeni kitabı 'Şemspare'yi konuştu. Elif Şafak yeni kitabının yanı sıra özel hayatıyla ilgili samimi açıklamalarda da bulundu..

İşte o röportaj:

Okuyucu köşe yazılarınızdan oluşmuş kitabınızla tatmin olacak mı diye soracağım; çünkü öyle bir noktaya geldi ki kitaplarınız, başka yazarları beğenmez oldu okuyucunuz.
Teşekkür ediyorum ama bence disiplinli bir şekilde her hafta deneme yazmak romancılara çok şey katıyor. Çünkü romancı tek başına bir kozada yaşıyor. Gerçek hayattan kopma ihtimali var. İçinde yaşadığı toplumdan uzaklaşma ihtimali var. Denemeler bizi zinde tutuyor, dünyada ve memlekette neler olup bitiyor takip etmek gerekiyor. Romanın yeri elbette her zaman apayrı gönlümde ama denemelere de çok değer veriyorum.

Yeni kitabınızı heyecan ve merakla beklemekteyiz, başladınız mı yazmaya? Yine bir yolculuk var mı ufukta?
Yeni yeni içimde, zihnimde, yüreğimde şekillenen bir hikaye var. Ama çekirdek henüz. Ne çıkar o çekirdekten ben de bilmiyorum ki. 'İskender' bittikten sonra hemen yeni romana başlamadım. Önce bir kırılan, arızalanan yanlarımı onarmam gerekti, yazarken muhakkak kendimi hırpaladığım için sonra toparlanmam zaman alıyor. Bir de ben yeni bir romana başlamadan evvel bir süre muhakkak durup hayatın seslerini dinliyorum, yeni şeyler okuyor öğreniyorum. O yüzden hemen hızla bir sonraki kitaba odaklanmam; beklerim ki demlensin hikaye.

Gurbet zor mu gerçekten? Neden ilk öykü oldu; siz de gurbeti bildiğiniz için mi o aileden bu kadar çok etkilenmiştiniz?
Gurbeti biliyorum evet, çocukluğumdan beri. Çok hasret birikiyor. Yurtdışında birçok Türk ile tanıştım, tanışıyorum, sağ olsun bana hikayelerini anlatıyorlar, bilhassa kadınlar benimle çok şey paylaşıyor. Dertlerini, özlemlerini. Duygulanmamak mümkün değil ki. İngiltere'de gördüğüm o göçmen ailenin hikayesi etkiledi beni, kitabın ilk denemesi onları anlatıyor.

KİTAPLARIMIN SON SAYFASI ASLINDA BİR KAPI

Gerçek insan öyküsü sizi nasıl etkiliyor, kurgulayarak çok farklı noktalara gidiyorsunuz, farklı insanları anlatıyorsunuz okuyucuya. Bu anlamda gerçekler size hangi noktada etkileyici geliyor?
Gerçek insan öyküleri edebiyatçılar için önemli bence. Tabii ki romancının işi son tahlilde hayal kurmak ama hayatın kendisi de bir yazar, hem de çılgın bir yazar ve durmadan hikayeler yazıyor zaten. Bunları da 'okumalı'. Yani ben insanları, toplumları ve hatta dünyayı bir kitap gibi okumayı ya da okumaya çalışmayı seviyorum.

Kadın ve erkeği anlatan ve aslında öykünün bittiği yerden bambaşka bir hikayenin çıkabileceği, 'Tutunamayanlar' bir kitap konusu olabilir mi acaba? Aslında bu durum bütün hikayelerinizde var, okuyucuya devamını 'Sen hayal et' der gibisiniz...
Okuyucuya 'Devamını siz hayal edin' demeyi seviyorum, çok doğru. Kitaplarımın son sayfası aslında bir kapıdır. Oradan geçen okur kendi kafasında hikayeye yeni sonlar yazar ya da yeni başlangıçlar bulur. Yani tepeden bakıp da her şeyi kontrol ederek anlatmak ve okura öğretmenlik taslamak yerine, okuru da eşit biçimde kitabın parçası olmaya davet ediyorum. Hikayeyi beraber yazıyoruz aslında.

Her hikayede varsınız, okuyucu için yazarı tanımanın iyi bir yolu mudur acaba köşe yazılarını derlemek? Üçüncü öyküde 'Tereddütle inanç ikiz kardeş olabilir mi' diyorsunuz Cibran'ın güzelim cümlesine atıfta bulunarak. Aşkta tereddüt olur mu?
Olmaz mı, bence tereddüt etme kabiliyetini yitirmemek lazım. 'Mütereddit ruhlar' diyorum ben mesela. Doğrularından yüzde yüz emin olmayan, dogmatik düşünmeyen, farklı açılardan da bakabilen insanlar bunlar. Aşkta da bir parça mütereddit olmakta bir sakınca yok ki. Kendimizden bu kadar emin olmayalım. Belki bir eksiğimiz ya da yanlışımız var, mademki insanız, olacak elbette. Yani tereddüt etmeyi yitirirsek kibir başlar. Kibrin olduğu yerde er ya da geç tahakküm başlar. Tahakkümün olduğu yerde aşk tutunabilir mi?

ESERLERİMİN HEPSİNDE TEREDDÜT VAR

Yazdıklarınız için hala tereddüt ettiğiniz olur mu?
Tabii, olmaz mı? Ben çok hırpalarım kendimi yazarken. Bir hafta çalışırım, olmadı derim yeniden başlarım. Tırnaklarımı yolarım. Bazen bir karakterden tereddüt ederim, bazen romanın isminden. Tereddüt etmek bir eser inşa etmenin vazgeçilmez parçası. Bu eser bir film olabilir, bir albüm, bir roman, hep aynı. Hepsinin oluşumunda tereddüt var.

Hayatın değerini bilmek çok mu zor, insan başına illa kötü bir şey gelmesini mi beklemeli şükretmek veya öğrenmek için?
Doğamız gereği sürekli yeni şeyler istiyor, elimizdekilerle yetinemiyoruz. Bu bir yanıyla gerekli bir hal. Çünkü böyle olmasa insanlık ilerleyemez. Öte yandan aşırıya kaçarsak bizi mutsuz eden bir duruma dönüşüyor. Neyi seçersek aklımız seçmediğimiz seçenekte kalıyor. Çünkü hiçbir zaman tam anlamıyla takdir etmez oluyoruz. O zaman da içimiz sirkeleşiyor. Biraz da insan yaşı ilerledikçe anlıyor bunları galiba. Keşke daha erken anlayabilsek...

ÇEKİNGEN DEĞİLİM

Yazarken yaşadıklarınızı anlatmıştınız bana önceden, romanı bitirip de gerçekliğe dönmeyi anlattığınız hikayede bir miktar gerçek hayattan korktuğunuzu hissettim. Acaba bir miktar ürkek ve çekingen olmanızı buna mı bağlamalıyım? Ya da gerçekten ürkek ve çekingen misiniz?
Yo, çekingen bir insan olduğumu zannetmiyorum. Genelde sakin ve yapıcı konuşurum ama farklı şeyler bunlar bence. Romana kendimi çok kaptırmışsam gündelik hayata ayak uydurmakta zorlanıyorum. Mesela ben yazarken biri gelip bir şey sorsa, cevap veremediğim, dilimin dönmediği oluyor. Zihnim o anda başka bir yerde, ben başka bir yerdeyim. Bunları anlatmak çok zor insanlara.

İnsanların birbirlerini anlamamalarını, anlamak için uğraşsalar da eğilip bükülmeme hallerini anlatmıştınız bir yazıda, acaba neden uzaklaştı insanlar birbirlerinden? Çok genel bir tanımlama gibi olsa da ben özellikle büyük şehirlerde bu kopukluğun çok fazla olduğunu düşünüyorum. Edebiyat ve şiir insanları toparlayabilir mi bu anlamda?
Kopukluk da fazla, önyargılar da. Hiç tanımadığımız kişiler hakkında ileri geri bir sürü fikir üretebiliyor, yargıda bulunabiliyoruz. Bu bana çok sorunlu geliyor. Bilmiyoruz ki biz o insanı, nasıl bir kategoriye koyabiliriz. Türkiye'de yafta yapıştırmak çok kolay. Genellemeler yapmak da öyle. Edebiyatın işi ise genellemelerden, klişelerden ve önyargılardan mümkün mertebe uzak durmak. Bizim işimiz bireye bakmak, insanı anlamak, insanı anlatmak.

YARATICILIK BİR KAS GİBİ

Dehaya ve yaratıcı zekaya hayranlığınızı her zaman dile getiriyorsunuz, siz kendinizi ne kadar yaratıcı buluyorsunuz? Sizi övmeleri mi hoşunuza gidiyor, anlamaları mı?
Edison'un bir sözü var, diyor ki 'Dehanın yüzde 99'u ter, yüzde biri yetenektir'. Yani yaratıcı zekaya çok saygım var ama yaratıcılık bir kas gibi. Kullandıkça gelişiyor, kullanmazsak zayıflıyor. Son tahlilde şu hayatta her şey emek işi, emek vermeden, çaba göstermeden olmuyor.

Yazar Elif Şafak olarak belki siyasetle ilgilenmeyebilirsiniz ama köşe yazarı olarak samimiyetle fikirlerinizi paylaşıyorsunuz, savaşla, Ortadoğu'da yaşananlarla vs. alakalı. Savaş ne ifade ediyor sizin için?
Savaş demek yıkım ve gözyaşı demek. Vicdanın ve umudun erozyonu demek. Bu insanlık tarihi boyunca böyle olmuş. Savaşlar hep acılar ve yıkımlar getirmiş. Ben uluslararası ilişkiler mezunuyum, kadın çalışmaları, siyaset bilimi, kültürel çalışmalar ve Ortadoğu çalışmaları; yani zaten bu alanlarda hep okudum, okuyorum da; düşünüyor ve yazıyorum. Yurtdışı basınına da yazıyorum. Bence bir Türk yazarın hiç ama hiç politikayla ilgilenmemek gibi bir lüksü de yok zaten. Eğer azıcık umursuyorsak ne oluyor ne bitiyor dünyada, insanlar mutlu, mu mutsuz mu, o zaman kafa yormamız lazım. Ama yeter ki üslup yapıcı, niyet birleştirici olsun.

Çocukları ve gençleri çok sevdiğinizi biliyorum, acaba çocukları soktukları bu tuhaf yarış ve 'eğitim sistemi kargaşası acımasızlığı' nasıl neticelenir? Anneler de şuurlarını mı kaybetti acaba, nasıl bir gençlik yetişecek, endişeleriniz var mı?
Sürekli sınav düşünmek çocukları ve gençleri gereksiz yere hırpalıyor. Aynı zamanda yaratıcılığı ve bireysel yetenekleri de törpülüyor. Eğitim üzerine titizlikle kafa yormak gerektiğine inanıyorum ama tartışmaktan bunu yapamıyoruz ki. Araştırmak lazım. Tüm dünyada yeni neslin kendi içlerindeki potansiyel yetenekleri bulması için çalışmalar yapılıyor. Bizde ise çocuklar ve gençler hakkında çalışmalar çok az. Yani gerçekten farklı kesimlerden gençlerimizin ne sorunları var, moralleri nasıl, beklentileri neler, bunları araştırmıyoruz ki.

KADINLARIN EN BÜYÜK HATASI

Birçok ülkeyi ve kültürü yakından tanıyorsunuz, biz Türk kadınlarının en büyük yanlışı, hatası veya en iyi özellikleri nedir sizce? Kız kardeş ruhu neden yakalanamıyor?
Bence biz kadınların en büyük hatası birbirimizin karşısına destek ve anlayışla değil, köstek ve anlayışsızlıkla çıkmamız. Bir de ataerkil sistemden kendimiz bu kadar çok çektiğimiz halde tutup gene ataerkilliğine, devamına katkıda bulunmamız.

En son yazıda 'vazgeçmek en güzeli' diyorsunuz. Siz hiç vazgeçtiniz mi, çöpe giden sayfalar ya da bıraktığınız birileri oldu mu?
Tabii vazgeçtim, sadece çöpe giden sayfalar değil, çöpe giden hikayelerim veroman kurgularım var. Yazdım yazdım, olmadı; baktım olmuyor, yeniden başladım. Gabriel Garcia Marquez buna çok dikkat eden bir yazar mesela.

Çizgiyle ve M. K. Perker ile buluşmanız nasıl oldu, çizgiler yazıyı anlatır mı?
M. K. Perker ile yollarımızın seneler evvel kesişmiş olmasını bir şans ve zenginlik addediyorum. O, Türkiye'nin dünyaya kazandırdığı en önemli sanatçılarımızdan, çizerlerimizden. ABD'de de takdir görüyor çizimleri, Türkiye'de de. Bazen bir bakıyorum benim iki sayfada anlattığımı o tek bir karede yakalamış. Üstelik tek ve sabit bir stili yok. Birden fazla stil yaratabiliyor kolaylıkla. Yazının ruhuna göre bazen daha gotik, bazen daha naif, bazen daha aydınlık bazen daha karanlık çiziyor. Bu müthiş bir şey.

Müdahale ettiğiniz çizgi var mı ya da tarif ettiğiniz?
Asla, tersine her hafta saygıyla ve heyecanla bekliyorum yazdığım konuyla ilgili çizimini.

En çok sevdiğiniz öykü, çizgi hangisi?
Kutlukhan'ın İranlı kadın şair Furug Feruhzad için çizdiği kare müthişti. Keza başka yazarlarla ilgili çizimleri de. 'Annelerimizin Gözünde Ne Zaman Büyürüz?' yazısını ve çizimini hemen herkes çok sempatik buldu.

FECİ BİR EV KADINIYIM

'Kendimi kendimden kıskanıyorum galiba' demişsiniz bir yazıda, Eyüp Bey'in (Eşi Eyüp Can) 'Evdeki Elif'i sevmezdi' diyerek kendinizi acımasızca eleştirmişsiniz hatta. Gerçekten de kötü bir ev kadını mısınız, yemek yapmayı bilmiyor musunuz?
Feci bir ev kadınıyım; sofra kurmayı, ev çevirmeyi, misafir ağırlamayı falan bilmem. Hiçbir zaman da bilmedim. Çaba gösteriyorum ama tavşana yetişmeye çalışan kaplumbağa gibi hissediyorum kendimi.

Tavşan ne oluyor burada?
Tavşan dediğim, 'İdeal kadınlık kültürü'. Ben de peşinden koşuyorum oflaya poflaya. Yetişeyim de yakalayayım şunu diye. Bir türlü kapanmıyor ara.

Acaba kocanız da aynı endişeyi duyar mıydı, biz kadınlar daha evhamlı ve detaycıyız galiba... Hayatın bize biçtiği rolleri kabullenemiyor muyuz?
Ama kadınların en iyi yaptığı şeydir kendilerini didiklemek ve detaylara saplanmak. Biz ağaçlara bakmaktan ormanı göremeyiz bazen. Bunu iyi yaparız.

ELBETTE KOCAMI KISKANIYORUM

Peki, kocanızı hiç kıskandınız mı ya da o sizi?
Elbette kıskandığım oldu, olur da. Ama 7 gün 24 saat yapışık ikizler gibi dolaşmayı anlamıyorum. Keza bir kadının kocasının üzerine kavanoz gibi kapanmasını, onun hayatını kuşatmaya kalkmasını da anlamıyorum. Herkesin kendine ait bir alanı olmalı. Kendimize ait bir oda, kendime ait bir dünya, mini minnacık da olsa.

Kendinizi güzel buluyor musunuz, kimi yazılarınızdaki kadınların yaşlanmakla, çirkinleşmekle, kırışmakla alakalı endişeleri var; siz hiç endişelendiniz mi acaba yaşlanınca ne olacak diye?
Tamamen o günkü enerjime ve ruh halime bağlı. Ama ben dünyanın neresine gidersem gideyim, iki konuda kaygılanmayan kadın görmedim daha. Doğu-Batı hiç fark etmez. Kadınların bitmez takıntıları: Bir, kilo. İki, kırışıklık.

REKLAMDA OYNADIĞIM İÇİN  PİŞMAN OLMADIM

Popülerliğiniz kimi zaman eleştirilmenize sebep oluyor, bir reklamda oynadınız ve böylece sizi eleştirmek için fırsat kollayanlara gün doğdu. Rol almaktan ötürü pişman oldunuz mu?
Hayır, pişman olmadım. Bir sürü teklif geliyor, kabul etmiyorum. Titizlikle düşünürüm bir şeyi kabul etmeden evvel. Ben bu reklamın hem mesajını, hem estetiğini sevdim. Bireysel yetenekleri teşvik eden, Türkiye'nin dünyaya nice önemli sanatçı ve önemli sporcu yetiştireceğine inanan bir mesaj var orada. Bence bu güzel bir şey. Eleştirenlere gelince, eleştirinin nasıl yapıldığı önemli. Eleştiri kötü bir şey değil ki, eğer adabıyla üslubuyla yapılırsa. Bizde ne yazık ki eleştiriyle hakareti birbirine karıştıranlar oluyor. Ama başkaları ne der diye düşünürseniz Türkiye'de hiçbir şey yapamazsınız, hiçbir alanda yenilikçi olamazsınız.

12106




Yorum Yap
Üye olup yorum yaptığınız taktirde yorumunuzda kullanıcı adınız görünecetir. Üye Ol / Üye girişi
 

Yorumlar

Toplam Yorum Sayısı : 0  

Bu habere ilk yorumu siz yapın

Diğer Röportaj haberleri