Bugun...
KÜÇÜK MUTLULUKLARLA YETİNEN DEV ADAM


Melike KARAKURT
karakurtmelike@hotmail.com
 
 

Galatasaray Karakolu'nda gördüğü işkence sonucu akli dengesi bozuldu bu yüzden akıl hastanesine kaldırıldı. Sonrasında Paris'e kaçtı bir daha Türkiye'ye dönmedi.
  Annesi 'İspanyol nezlesi'nden ölünce yıkıldı.
Babası bir süre sonra  genç bir hanımla evlenince huzursuzluğu büsbütün arttı.Bir gün eve geldiğinde kadını eşyalarıyla kapı önüne bırakmaya kalkışınca babası önüne geçti o da sinirlerine hakim olamayıp babasını yumrukladı.
Galatasaray lisesinde okurken ayağını kırdı sonrasında topal kaldı.Zeki yakışıklı  genç adam bu olaydan sonra kendini hep ezik ve eksik hissetti.Bu yüzden:coşkulu bir ruha sahip olduğu halde kadınlara yaklaşamadı.En çok da opera sanatçısı Semiha Berksoy'u sevdi ve onu hiç unutmadı.
Semiha Berksoy o sıralarda Nazım Hikmet ile aşk yaşıyordu.Nazım Hikmet'i çok takdir etse'de onu içten içe kıskanıp uzak kalmaya çalıştı şairden. Aslında Nazım Hikmet'de onun sanatını çok beğeniyor gelecekte dev isimler arasında olacağını sık sık söylüyordu.
  Babası bu genç adamın cebine yeterli parayı koyup eğitim için: Orient Ekspres'e bindirip İsviçreye yolcu etti.
Oysa genç adam paralarını çabuk tüketti ve okulunu bıraktı.Okulda tanıştığı arkadaşları ile vur patlasın çal oynasın bir hayatı yeğledi ve ortada kalıverdi.Sonrasında Münih Başkonsolosuyla tanışınca yeni bir fırsat yakaladı Münih Güzel Sanatlar Akademisinde öğrenci oldu.Almanya'ya yerleşti.
Almanyayı çok sevdi Almanları da...
Aslında ilk aşkı burada tattı diyebiliriz. Mavi gözlü sarışın Alman kızına tutulup duygularını söylediğinde 'ama ben seni sevmiyorum'yanıtını aldı.Uzun süre bu kızın kendisini aksayan bacağı için red ettiğini kafasına taktı.
Genç adamın burada zor günler geçirdiğini gören arkadaşı Abidin (Dino)'gel vatanına dön' dediğinde çilekeş adamın gözleri dolu dolu oldu ağlamamak için kendini zor tutup:'Sabahattin Ali'yi katlettiler.Nazım Hikmet'i mapushanelerde çürütüyorlar.Oraya döndüğüm zaman polisler beni hemen yakalar beni yine Akıl Hastanesine koyarlar'diyerek karşı geldi.
Bunlar konuşulurken yine tir tir titremeye başladı.Kelimeler ağzında yuvarlanıyor ne dediği anlaşılmıyordu.Hayatta en çok polislerden korkuyor onların hepsinin ajan olduğuna inanıyordu.İnancı; yine polislerin bir gün kendisini yakalayıp gebertene kadar dövüp sonra da leşini bir çukura atacaklarına sabitlenmişti.
Adamın yüzü kıpkırmızı olmuş ağza alınmadık küfürler ederken kendini kaybetmişti yine.
İstanbul 'Degüstasyon'da yaşadığı o talihsiz günün ardından kuşkuları paranoyaya dönmüş, bu saplantının silinmesi bir yana olayların ruhunda, hafızasında'ki etkisi giderek derinleşiyordu.Nitekim bu korku onun ölene dek peşini bırakmadı.Abidin adamın yüzündeki dehşete yeniden tanık olunca 'peki peki' diyerek konuyu kapattı.
  'Fütürizm' sanatını benimsemiş olan Fikret Mualla 2. Dünya Savaşı çıkınca Fransa'ya gitmeye karar verdi ve ölene dek orada yaşadı.
Paris yılları çok çileli ve yokluk içinde geçti.Her zaman paraya ihtiyacı olduğundan beklemeye tahammülü olmadı hiç.Yaptığı resimleri kimi zaman bir somun ekmek ve peynir, ya'da bir iki şişe şaraba sattı.
Evi sefi,l yatağı yerlerde, tek koltuğu ise kırık ve lime lime idi.
Abidin, İlhan Koman, Selim Turan,Komet, Bedri Rahmi gibi yüz yılın resim devleri ve yakın arkadaşları(Hıfzı Topuz)gibi dostlar da; o günün koşullarında kısıtlı imkanlarla yaşadıklarından büyük şeyler yapma durumunda değildiler.
Buna karşın küçük yardımlar, hastahanelere yatırma,ilaç yardımı gibi işleri ve minik paraları denkleştirip Muallayı soluklandırmak adına ellerinden geleni yapıyorlardı hani.Hele ki: kim Vatan'a gitse dönüşünde yanlarında rakı çiroz 'Bafra'sigarası bamya konserveleri ve Cumhuriyet Gazetesini ellerine almadan gelmiyorlardı.
  Postacı hayatında iki kez kapısını çaldı Mualla'nın.Birincisi Picasso idi.Bir gün Mualla ile tanışan Picasso onun resimlerini beğendi ve atölyesine davet etti.Mualla'ya 'burada çalışabilirsin'dedi.Giderken ona hayranlığının ve sevgisinin ifadesi olarak tablosunu armağan etti.
Mualla daha evine varmadan o tabloyu bir akşam yemeği fiyatına önüne çıkan ilk kişiye sattı.
  Yıllar yavaştan geçmeye başlayınca sefil hayatın ve aşırı içkinin yıprattığı adam sağlık sorunları ile de boğuşmaya başladı.
İkinci şansı Angela hanım: bir süre önce sanatçının yapıtlarıyla ilgilenerek  onun yaptığı bütün eseleri toplamaya başladı.Mualla sadece kendisine resim yapacağına söz verince madam'da onun kirasını mutfak masraflarını ve ihtiyaçlarını karşılar oldu.
Ne var ki felç sol tarafını yoklayınca;madam onu Paris ortamından uzaklaştırmak için Fransa'nın kuzeyinde'Reillane'deki evine yerleştirmeye karar verdi.Sanatçının yanına bir de yardımcı koyarak onları sakin havadar yiyeceği bol olan bu köy'e uğurladı.
Mualla burayı sevdi ama kolayca içki bulamıyordu.Madam'ın istediği'de buydu zaten.Muallanın huzur içinde stresten uzak sanat çalışmalarını burada sürdürebilmesiydi.
Bir süre sonra ikinci bir felç yakaladı Fikre'i ve hastaneye kaldırdı bakıcısı.Artık yürüyemiyordu ve hantallaşmıştı.Doktorlar onu taburcu edince bakım evine konuldu üç gün sonra hayata gözlerini kapadı.
  Yaşamı  boyunca en büyük mutluluğu şarap çiroz ve sigara olan bu dev  ressamın sanatı, Picasso dahil pek çokları tarafından çoktan tescillenmişti.
Bu acımasız dünyanın acımasız insanları ve koleksiyonerleri ve galericileri; Fikret Mualla'nın eserlerinin paha biçilmez olduğunu söylemek için onun ölmesini beklediler.O yokluk içinde sürünürken tablolarını iki tas çorba parasına topladılar.Veee o eselerle karun kadar zengin oldular.Sadece Fransa da değil Türkiye'den gidenler de sanatçının bu durumunu öğrenip onu sömürdüler.
Türkiye ne zaman sanatçısına sahip çıktı'ki siz söyleyin.
Sevgilerimle. 
 



Bu yazı 3427 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI