Beşiktaş, Sergen Hoca'yla nihayet takıma benzedi

Futbol aslında çok karmaşık bir oyun değil ve Sergen Yalçın bunu çok iyi bilen, zeki bir teknik adam.

Her futbolcuyu kendi mevkisinde ve derli toplu oynatarak başladı mesaisine. Ve Beşiktaş Başakşehir karşısında dünyanın her yerinden futbol milletinin izlediğinde ne oynadığını anlayacağı bir futbol koydu ortaya

Sergen Yalçın

Arada bir futbol yazıları da yazayım istiyorum.

“Ne alaka” diyenleriniz olabilir, açıklayayım. Ben mesleğe spor servisinde başladım. Radikal’de.

Hatta şöyle söyleyeyim, Cem Abi’yle (Dizdar) bir televizyon programı yapmışlığımız bile var. (Ve Berfu Haşıoğlu’yla tabii… O olmasa, o program da olmazdı.) Tabii milattan önce.

Sonra bir soğudum futboldan. Ülke futbolu soğunmayacak gibi de değil malum. Snooker yazsam da siz okumazdınız, spor yazma işinin gerisi gelmedi anlayacağınız.

Bu sezon niyetlendim, heves ettim yeniden spor yazmaya. Özellikle spor diyorum, hep futbol yazısı beklemeyin diye.

Ha bir de önceden söylemek lazım: Beşiktaşlıyım, hem de Fulya’daki eski antrenman tesislerine bir adım mesafede doğmuş, babadan-dededen Beşiktaşlı. Lakin -Türkiye’de buna inanmak zor biliyorum ama- spor basınına girdikten sonra fanatizmin f’si kalmadı bende.

Ayrıca ben hep karşıdaki mahalleyi eleştirenlerden olmadım hiç. Rakip takıma sallamak filan tuhaf geliyor bana. Ayıp gibi de geliyor. Senin işin değil ki o. Sen kendi takımına bakacaksın, senin takımın iyi olacak, bunun için de kendi takımını eleştireceksin. Doğrusu bu sanki…

Yani, sözün özü gözünü Beşiktaş hırsı bürümüş bir kafada da değil.

O nedenle sadece Beşiktaş yazısı yazmayı da düşünmüyorum. Çünkü geniş ve havalı kadrolarıyla Fenerbahçe ve Galatasaray’ın maçlarından da keyif alıyorum.

Açık söyleyeyim, üç yıldır Beşiktaş’ı -arada bir ne yapıyorlar diye bakmak dışında- izlemiyordum. Çok kötü futbol oynuyorlardı zira. İçim sıkılıyordu izlerken. Uykum geliyordu.

Başakşehir maçının 20. dakikasında şöyle bir tweet attım:

“Skordan bağımsız yazayım. Beşiktaş 3 senedir ilk kez futbola benzeyen bir şey oynuyor. Oyun aslında karmaşık değil. Mevkisinin adamıyla oynayacaksın. 6'dan 8, 8'den 10, 10'dan 9 numara yapmaya kalkamayacaksın. Herkes pozisyonuna disiplinli şekilde sahip çıkacak. Temelde bu.”

Evet, Beşiktaş çok uzun zaman sonra futbola benzeyen bir oyun oynadı. Yenilebilirdi de. Yazacaklarım değişmezdi çünkü Beşiktaş top oynadı, zevk verdi, kendini izlettirdi. Teknik birkaç mevzuya sonra geliriz.

Sergen Hoca’yı seviyorum ben. Onun eski tabirle müdanasız hallerini seviyorum. Dünyaca ünlü futbolcuların isimlerini bilmez, ağzına geldiği gibi konuşur, hiçbir şeyi fazla ciddiye almaz, her şeyden sıkılır gibi bir hali vardır.

Hatta “kayıtsızlık” ve “sıkılmak” kelimeleri bir insan olsa Sergen Yalçın olmayı tercih ederlerdi bana kalırsa. Eskiden de böyleydi. İlk 17 yaşında Beşiktaş altyapısında izlemiştim hocayı. Ben de 11 yaşında filanım, Serpil Hamdi Tüzün altyapı hocası. Sonra İnönü’de, tribünlerde çok izledim. Duyguları yok gibidir Sergen Hoca’nın. Sevinmeyi de üzülmeyi beceremez. Elini ayağını nereye koyacağını şaşırır. Hayatta hiçbir şeyi gereğinden fazla ciddiye almaz.

Zekidir ama. Epey zekidir.

Kafa TV’de Candaş’la (Tolga Işık) yaptıkları spor programlarını da izlerdim hep. Hoca, futbolun çok karmaşık bir oyun olmadığını iyi bilir. Evrensel bir futbol anlayışı nedir, isimlere olmasa da bu meseleye hakimdir.

Tweet’te dediğim gibi: Oyuncuyu mevkisinde oynatacaksın. Beşiktaş’ta üç yıldır saçmasapan işler yapıldı bu anlamda. Gedson bir defansif orta saha bir oyun kurucu; Muci oyun kurucu, sağ açık, sol açık; Joao Mario aynı şekilde sol, sağ ve ortada…

Sergen ise ne yaptı: Ortaya Salih ve Orkun ikisini koydu. Onların soluna Toure, sağına Cerny. Önde ortada Rafa Silva ve forvette Abraham. Savunma zaten malum...

Herkes yerli yerinde. Macera yok, fantezi yok.

Yeterli mi? Değil. Bir de herkesin önündeki ve arkasındakiyle maç boyunca ilişkisi-bağlantısı hiç kesilmeyecek. Sen çok önde kaldın, arkandaki en geride… Takım 80 metreye yayılmış vaziyette olmayacak. Her halükârda 30-40 metre bir blok olarak gidip geleceksin.

Bakın, savunma halindeyken Beşiktaş’ın hatları ip gibi diziliydi.

Bu yeterli mi? Yine değil. Öncelikle topa sahip olacaksın. Yani her koşulda dikine oynamak yerine yahut Beşiktaş’ın yıllardır yaptığı üzere ceza sahasına hedefi belirsiz ortalarla doldur-boşalt yapmak yerine çeşitli “setler” deneyeceksin.

Soldan denedin, olmadı mı? Top sende kalacak, döneceksin sağa… Olmadı mı? Aynısının tersiyle devam…

Tıpkı basketboldaki gibi kaptırdığın toplar için iyi baskı ve ribauntlarla oyunu yeniden kuracaksın.

Fakat iyi baskı için iyi kondisyon gerekiyor. Beşiktaş işte burada “mavi ekran” veriyor. Çok ilginç ama yani dünya çapında bir teknik adam, Solskjaer’in çalıştırdığı takım 60. dakikadan sonra adım atamaz hale geliyor.

Son olarak bir de “varyete” gerekiyor. Yani tüm bu disiplinli mücadelenin üstüne bir de kuş kondurmak, yani setlerinizi hayata geçirmek ve bu setleri olağandışı bir veya birkaç hamleyle nihayete erdirmek. İşte Beşiktaş’ın hala burada sorunu var lakin bu da çok doğal. Kuşkusuz kas hafızası oluştukça, oyun ezbere döküldükçe bu da gerçekleşecektir. (Tabii büyük sakatlıklar yaşanmazsa. Beşiktaş’ın sadece 11’i var. Kulübesi rakiplere kıyasla yok denecek kadar zayıf.)

Sergen Hoca maç sonrası bir soruya “Bu maçın Alanya maçıyla pek de alakası olduğunu düşünmüyorum” diye yanıt verdi. Gerçekten de alakası yoktu. Beşiktaş dünyanın her yerinden futbol milletinin izlediğinde ne oynadığını anlayacağı bir futbol koydu ortaya. On beş günde bunu becermiş olmak nereden baksanız büyük başarı.

Bir de son dakikalarda saha içindeki bir kavgaya dahil oldu Sergen Hoca. Futbolda kavga, şiddet filan hiç şüphesiz olacak şey değil. Lakin Sergen’in o gerginliğe dahil olmasının bilinçli ve bir amaca yönelik olduğunu düşünüyorum. “Burada, sizinleyim. Yalnız değilsiniz” dedi takıma. Beşiktaşlı oyuncuların böyle bir mesaja ihtiyacı olduğunu düşündü kanımca. Evet, bitişe doğru tatsız sahneler gördük ama futbolda bu tatsızlıklar var. Yeter ki sahada kalsın, son düdükle bitsin.

Gelelim takımda göz çarpanlara. Onları da notlar halinde vereyim:

Cerny sahanın en iyisiydi. Ters ayaklı, yani solak sağ açık dünya futbolunda da çok iş yapıyor.

Ben bir de Gökhan Sazdağı’nı çok beğendim. Demek ki sağ bek aramak için Patagonya’ya gitmeye filan gerek yokmuş. Kayseri’den de bulunabiliyormuş.

Abraham çok gol kaçırdı. Ama çok! Futbolcu kısmetidir, olur böyle diyebiliriz. Lakin bu kadar kaçırmak biraz fazla sanki. Takımdaki tek santrafor olduğu düşünülünce korkutucu. Bu maça özel bir şanssızlık olmasını umalım.

Jurasek de eskilerin tabiriyle “bal yapmayan arı” gibiydi. Soldan bindirdikçe bindirdi ama birinde bile içeriye düzgün kesemedi. Ağır da. Rıdvan Yılmaz o formayı alır sanki.

Son not da, Cengiz Ünder’e ilişkin. Bu poyunda “futbolcu şansı” diye bir şey vardır. Kafasıyla buluşan ve ağlara giden top tam olarak böyle bir şeydi. Bu golden küllerinden doğan bir zümrüdüanka hikayesi çıkar mı, göreceğiz.

Eray Özer

erayozer@gmail.com

T24