Erman Toroğlu, Kürt-Alevi CB yardımcıları ve "devletin göreli özerkliği"
Bahçeli'nin ısrarla sürdürdüğü Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı tartışması aklıma Miliband ve Poulantzas arasındaki tartışmayı getirdi.
Bu iki Marksist düşünür, 60’ların sonu 70’lerin başında devletin sistem dışı çıkışlarının da aslında sisteme dair olup olmadığı konusunda epey popüler bir tartışmaya girişmişlerdi
Bundan uzun yıllar önce televizyonda bir programa takılıp kaldığımı hatırlıyorum.
Bir futbol programı.
Futbol konuşuluyor, Erman Toroğlu sunuyor/hazırlıyordu.
Programın özelliği maçları stüdyoya davet edilen taraftarların -Erman Hoca’yla birlikte tabii- yorumluyor olmasıydı.
Birkaç kişiye söz veren Erman Hoca bir anda format gereği öfkelendi ve hafif bir nara atarak şöyle dedi: “Eaaahhh, yeter. Kıllı adam yorumu duymaktan sıkıldım. Yok mu şöyle bir ablamız, bize bayan yorumu yapsın maçla ilgili?”
Sonra arka sıralardan bir hanımefendiyi seçti ve işaret ederek, “Buyur abla. Sen konuş. Biraz incelik, güzellik gelsin programa” diye de ekledi.
Ayağa kalkan hanımefendinin tuttuğu takımın renklerine sahip tişörtünün üzerinde, bugün bile unutamadığım ve bence birazdan anlatacağım konuya enfes bir örnek teşkil eden bir cümle yazıyordu: “Herkes kocasını bilecek!”
(Bu olayın hafızama bu kadar net kazınması ayrı ilginç ama tam olarak bu olayı ekşisözlük’te “Herkes kocasını bilecek” entry’sinin ilk başlığı olarak bulmam bambaşka bir şaşkınlık yarattı bende. Olayın üzerinden 23 yıl geçmiş ve programın adı “Karar Anı”ymış.)
Peki, ben bu hikâyeyi niye anlattım?
Erman Hoca o programda fark etmedi belki ama üzerinde böyle bir şey yazan biri bize futbolu “bir kadın olarak” anlatıyor olamaz.
Dolayısıyla biz o hanımefendinin görüşlerinden yola çıkarak “kadınlar da futbolu böyle yorumluyormuş” diyemeyiz.
Yani size doğuştan atanmış biyolojik bir özellik yahut sizin kendinizi bir toplumsal kategorinin içinde konumlandırmanız tek başına sizi o grubun temsilcisi yapmaz.
Bu yüzden bugün örneğin “Kürt siyaseti” dediğimizde, Kürt aileden doğmuş herkesin benimsediği/içselleştirdiği bir siyaset türünden bahsetmiyoruz.
Öyle ya… Kürt kökenli olup kendini Türk milliyetçisi olarak tanımlayanlar var.
Yani Devlet Bahçeli’nin ısrarla önerdiği üzere Cumhurbaşkanı yardımcısının Kürt ve Alevi olması Kürtlüğü ve Aleviliği iktidara ortak etmek anlamına gelmiyor.
Mevcut sistemde başkan yardımcılarının atanarak göreve gelmelerine ve günümüzde atanmışların memleket yönetiminde ne kadar söz hakkı olduğu meselesine girmiyorum bile.
Bir de “Bizim zaten Kürt cumhurbaşkanlarımız oldu” meselesi var.
Burada da aynı durum geçerli. Oldu da hangileri “a priori” Kürt olmanın ötesine geçip Kürtlükle “a posteriori” bir ilişki kurdu? Hangi cumhurbaşkanı Kürt toplumunun derdini, itirazını siyasal alanda sahiplendi?
Devletler kendi ideal vatandaş tanımının dışında kalanlara da iktidar hakkı tanır elbet.
Bir şartla: O ideali tanımlayan çizgileri aşmaya yahut yeniden tanımlamaya cüret etmemek kaydıyla…
Bu tartışma bana 1960’ların sonu, 70’lerin başında iki Marksist düşünür arasında cereyan eden bir kuramsal çekişmeyi hatırlatıyor.
Nicos Poulantzas ile Ralph Miliband daha çok ekonomik alanda kapitalist sistemin içinde devletin rolü üzerine bir tartışma yürütmüşlerdi.
(Miliband’ın iki oğlunu İngiliz İşçi Partisi’ndeki siyasi mücadelelerinden hatırlarsınız.)
Poulantzas “devletin göreli özerkliğinden” bahsediyordu.
Devletin iktidar yapısının sermayenin taleplerini tamamen karşılamaya yönelik organize olduğuna inanmakla birlikte iktidarı korumak adına zaman zaman sermaye karşıtı adımların atılabileceğini dile getiriyordu.
Miliband ise devletin egemen sınıfın elinde bir “enstrüman” olduğunu öne sürüyor ve tüm adımların aslında bu egemen sınıfın kontrolü ve himayesinde atıldığını iddia ediyordu. (Ayrıca Poulantzas devletteki yapısal gelişmeleri göreli özerkliğe bağlayarak sınıf mücadelesinin kazanımlarını yok saymakla da eleştiriliyordu.)
Döneminde epey popüler hale gelen Miliband-Poulantzas tartışmasına Poulantzas tarafından baktığımızda şimdiye dek Kürt cumhurbaşkanlarımız olması pek bir şey ifade etmiyor.
Zira “devletin göreli özerkliği” yaklaşımına göre devlet bir Kürdün cumhurbaşkanlığı makamına oturabileceği kadar “özerk” yani egemen sınıflardan bağımsız olduğunu göstermeye zaman zaman ihtiyaç duyabilir.
Lakin o makama oturanın Kürtleri ne kadar temsil ettiği bu denklemde önemlidir.
Aynı şekilde mesela şimdiye dek Müslüman olmayan bir devlet lideri görmedik.
Buna karşın 23 yıl öncesine kadar cumhurbaşkanının eşinin başının kapalı olması bir “mesele” idi.
Yani Müslüman olmak neredeyse ülkeyi yönetmek için olmazsa olmaz bir özellik olmasına rağmen buna çizilmiş bir sınır vardı.
İşte bu nedenle önemli olan devlet yönetimine Kürt veya Alevi birini atamak değil, burada var olan problemi çözmek.
Yoksa bir Kürt veya Alevi atarsınız, ne Kürtlüğe dair bir icraatı/söylemi olur ne Aleviliğe dair. Kendine çizilen sınırlar içinde bir Türk’ten farksız görevini yapar.
Eee, ne anladık o zaman onun Kürt-Alevi olmasından?
Geçen haftaki yazımda belirttiğim gibi etnik kökene bağlı bir kontenjanın demokrasimizde geri adım olmasının yanı sıra meselenin bu yönünü de vurgulamak istedim.
***
Bilinmeyen bir cisim bize doğru yaklaşıyor
Sosyal medyada geçenlerde bir haber yayıldı: Güneş sistemine doğru saatte 210 bin kilometre hızla yaklaşan cisim, bilim insanlarına göre dünyayı istila etmek için başka bir güneş sisteminden bize doğru yaklaşan bir uzay gemisi olabilir!
İşin içine “bilim insanlarına göre” ibaresi girince kafalar karışıyor tabii.
“Nihayet geldiler” diyenler oldu. “Bir onlar gelmemişti, onlar da geldi tam oldu” diyenler…
Güldük eğlendik.
Ve sahiden de işin arkasında bilim insanları vardı.
Harvard Üniversitesi’nde Avi Loeb isimli bir astrofizikçi arkadaşlarıyla birlikte cismin “anormal” yapısına vurgu yaparak galaksiler arası bir uzay gemisi olabileceğine dair iddialarda bulunduğu bir makaleyi arXiv’da yayına sunmuştu.
Diğer astrofizikçiler hemen “Saçmalamayın” diye devreye girdi. Gelenin basbayağı bir kuyrukluyıldız olduğunu kanıtlarıyla ortaya koydular.
Etrafa kimyasal madde saçmadığı için “anormal” bulunan kütlenin aslında buzlu su saçtığı ortaya çıktı.
Loeb de bunun üzerine çıktı ve dedi ki; “Durun yahu. Böyle bir varsayımla hareket etmek konuyu araştırmayı daha eğlenceli hale getiriyor. Bizimki sadece bir hipotez. Bu hipotezi çürütmek için çalışırken eğlenceli bir şekilde yola çıkmanın ne zararı var?”
Dedi ama meslektaşlarından fırça yemekten kurtulamadı.
“Bilimle şaka olur ama bu kadarı da olmaz” dedi diğer astrofizikçiler ve nihayet Loeb de “Evet, yaklaşmakta olan nihayetinde bir gök cismi, büyük ihtimalle bir kuyrukluyıldız” diye itiraf etmek zorunda kaldı.
Dünyada ortalık o kadar karışık ki, hiçbir şeyin şakası olmuyor. “Bi’ dur Dieogo allaasen” diye fırçayı yiyorsun işte böyle.
***
Bir “biyolojik savaşımız” eksikti!
Beyaz Saray geçen hafta ABD’nin Yapay Zekâ Hareket Planı’nı açıkladı. 23 sayfalık planda çok ilginç bir şey bulamadım. Özetlemek gerekirse: Çipleri “düşmana” yasaklayacaklar. Yapay zekayı kalifiye eleman eğitiminde kullanacaklar. Çin’e geçilmeyecekler. Yüzbinlerce işlemciden oluşan devasa altyapı merkezleri kuracaklar. Bu yarışı Trump’ın himayesinde kazanacaklar.
Tek ilgimi çeken nokta yapay zekâ desteğiyle biyolojik silah ve patojen (hastalığa neden olacak organizmalar) geliştirilmesine karşı mücadele çağrısı ve yasal düzenleme uyarısıydı.
Belli ki böyle bir risk görülüyor.
Bu da tahmin edilmeyecek şey değil elbette ama bu seviyede dikkate alınması insana bunu ABD yönetiminin ciddi bir tehlike olarak gördüğünü düşündürüyor.
Spesifik olarak “nükleik asid sentezlenmesi” işlemi konusunda veri paylaşımı ve kurumlar arası açıklık çağrısı yapılmış.
Nükleer savaş gündemdeyken bir biyolojik savaşımız eksikti. O da başlarsa siz sağ, ben selamet…
En son çıkan kapıyı kapatır artık.