Neşeye övgü – ya da sığınak olarak kitaplar
Pandemi, mülteciler, Ukrayna savaşı, küresel iklim krizi, yolsuzluk, politik gerginlik, artan ırkçılık ve ayrımcılık, ekonomik kriz, distopyalar… Bütün bu gergin gündemi biraz olsun unutup rahatlamanızı sağlayacak, seyahatte ve tatilde yanınızda gezdirebileceğiniz, neşeli ve sürükleyici bazı kitaplardan küçük bir derleme...
Yaz günlerinde, özellikle de tatilde, seyahatte hafif kitapların okunması gerektiği konusunda bir görüş birliği var… Hafif kitapların neye, kime göre hafif olduğu ise ayrı bir mesele. Biz tatil ya da yaz kitaplarından çok, neşeli kitaplardan bir liste yapmaya çalıştık – yazılarda göreceğiniz gibi, hafiflik ve neşe üzerinde tam anlaşamasak da. Bu anlaşmazlık okuyacağınız listeye çeşitlilik olarak yansıdı.
Pandemi, mülteciler, Ukrayna savaşı, küresel iklim krizi, yolsuzluk, politik gerginlik, artan ırkçılık ve ayrımcılık, ekonomik kriz, distopyalar… Bütün bu gergin gündemi biraz olsun unutup rahatlamanızı sağlayacak, seyahatte ve tatilde yanınızda gezdirebileceğiniz, neşeli ve sürükleyici bazı kitaplardan küçük bir derleme yapmaya çalıştık. Gerçi son sayfayı çevirdikten sonra yine bu dünyadayız, ama hiç değilse gündemle baş edebilmek için biraz daha rahatlamış olarak…
BEHÇET ÇELİK
Geçmişten/bugünden, uzaklardan/buradan “neşeli” birkaç kitap
Selahattin Demirtaş’ın son romanı Efsun hakkında K24’te yayınlanan yazımda Refik Halid Karay’ın şu cümlesini alıntılamıştım:
“Türk kütüphanesi kupkuru deyemesek de san’at tebessümünden tamamiyle mahrum kalmış, somurtkan ve ukalâ bir surat takınmıştır! Bu, büyük bir eksikliktir, hattâ zarar verici bir kusurdur!”
Karay’ın bu cümlesi 80 yıl öncesinden, Hüseyin Rahmi’nin bir halefinin çıkmamasından dert yandığı, “Mizahî Roman İhtiyacı” başlıklı yazısındandı. Aradan geçen bunca zaman içerisinde edebiyatımızın ana ekseninde bu eksikliğin devam ettiğini söylemek çok yanlış olmaz sanırım. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü gibi büyük mizah yazarları ya da Oğuz Atay gibi metnini ironi, parodi, oyunlar üzerinden kurgulayan büyük bir edebiyatçı çıkmamış değilse de, kabul etmek lazım, tebessüm etmenin, ettirmenin bir parça hafiflik olarak algılanageldiği açık. Son yıllarda popüler bir tarz olarak absürdlüğü uç noktalara taşıyan, gücünü sarkastizmden alan kitaplarda bir artış söz konusu olsa da, günümüzden “neşeli kitaplar” seçmek kolay değil. (Bunda sadece edebiyata hâkim olan gayri mütebessim anlayış değil etkili olan, memleketin hali pür melali de bir o kadar etkili.) Eskilere bir bakalım öyleyse.
Bu sene başında bir vesileyle Refik Halid’in Nilgün’ünü okudum. Bu bin sayfalık “aşk, dram, macera, ihtiras, intikam…” romanında Refik Halid, ilk ciltte “Türk Prensesi” ikincisinde “Mapa Melikesi” olan Nilgün’ün romanın anlatıcısını her seferinde alt edişini, adamcağızın düştüğü halleri, oyuna gelişlerini, yaşadığı buhranları, gelgitleri, Uzak Asya’nın ve Afrika’nın egzotik mekânlarını ve oralardaki gündelik hayatı o tatlı ve mütebessim söyleyişiyle anlatıyor. Gelgelelim, bin sayfalık bu romanı “seyahatte ve tatilde gezdirmek” hiç kolay değil. Bu yüzden Refik Halid’in gazete ve dergilerde kalmış düzyazılarının bir araya getirildiği Memleket Yazıları dizisini önereceğim ilk olarak. Tuncay Birkan’ın özverili emeğiyle gün yüzüne çıkan bu on sekiz kitaplık dizide çok farklı konulardaki yazıları toplandı. Seyahat, İstanbul, yemek, dil, edebiyat, güzel sanatlar, sahne sanatları, bitkiler, hayvanlar bu konular arasında sayılabilir. Beri yandan pek çok yazısında bu konular birbirinin içine geçer Refik Halid’in, bir yemekten söz ederken, bitkilerden, eski İstanbul evlerinden, mahallelerinden, yangınlarından ve yaşayışlarından söz ediverir satır, cümle aralarında. Bu diziden öncelikli önerim Mutfak Zevkinin Son Günleri. Yahya Kemal’in “Türkçeye yeni bir çeşni vermiş[tir]” dediği Refik Halid’in düzyazılarını vazgeçilmez kılan sadece anlattıklarının zenginliği değil; söyleyişlerinin, dil ve üslubunun verdiği zevk de bir o kadar, belki de daha önemli.
“Şayet sağlam bir bünyeye sahip olsa, yaşasa ve çalışmasını yoluna koysaydı ikisini de [Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim’i] geçerdi. Nitekim Aygır Fatma ile Çingeneler’de yalnız onları değil, şimdiye kadar gelip geçmiş bütün muharrirleri birçok bakımdan geride bırakmıştır.” (Edebiyatı Öldüren Rejim, İnkılap Yayınları, 2014, s: 223)
1952’de İnci Mecmuası’nın anketindeki “Beğendiğiniz romancı?” sorusuna “Osman Cemal’den başkasını tanımıyorum” yanıtını veren Sait Faik de, onun en bilinen yapıtı Çingeneler için “Muhakkak bir şaheserdir” demiştir.
“Osman Cemal’in bu kitabı için röportaj kokuyor, demişlerdi. Kokladım, mis gibi bir şaheser, bir hakiki roman davantür, avantür romanı kokuyor. Fazla olarak bir de hakiki bir örf ve âdet romanı. Bu iki janrı birleştirerek bize Türk edebiyatının en güzel eserini veren Osman Cemal’e beni okuyanlar birer tane o kitaptan edinerek hayran olsunlar” (Hikâyecinin Kaderi, YKY, s: 79)
Osman Cemal’in sadece romanları değil, düzyazıları da “neşeli kitap”lardır. Köşe Bucak İstanbul, adından da anlaşılacağı üzere İstanbul’un farklı mahalleleri, semtleri üzerine ve oralardaki yaşayışlar, insanlar, mekânlar üzerine kaleme alınmış yazılardan oluşur. (Can Yayınları, 2019, 360 s.) Geçen yıl yayımlanan Eski İstanbul Akşamcıları’ndaysa (Can Yayınları, 2021, 80 s.) büyük bölümü 1932’de Vakit gazetesinde “Niçin İçerler, Niçin Sarhoş Olurlar” başlığı altında yayımlanan yazılar yer alıyor; bunların yanında benzer temada kaleme aldığı farklı dergi ve gazetelerden yazılara da yer verilmiş.
“Hep mi İstanbul yazıları?” diyecek olanlara önereceğim “neşeli” kitap ise Yoldaş Pançuni. (Aras Yayıncılık, çev: Sirvant Malhasyan, 2008, 205 s.) 1869 Yenikapı doğumlu Yervant Odyan’ın ilk olarak 1908’de tefrika edilen, 1911’de de İstanbul’da Ermenice olarak yayımlanan bu muhteşem kitabının hak ettiği ilgiyi gördüğü söylenemez. Bu topraklarda yazılmış mizah şaheserlerinden biridir oysa. Birçoklarınca Don Kişot’la da kıyaslanan Pançuni unutulacak bir tip değildir. Yazılmasının üzerinden neredeyse yüz yirmi yıl geçmesine rağmen, okurken Pançuni’nin ne çok benzeri olduğunu fark ederiz. Belki biraz da Orhan Kemal’in Bekçi Murtaza’sını andırır bu yanıyla. Okuyan çoktur, ama okumayanların bile diline pelesenk olmuştur Murtaza; görevine aşırı düşkün olanlar için sıklıkla “Murtazalaşmak” tabirini kullanırız. Pançuni de böyle bir tiptir; Türkiye’de edebiyat tarihi ve kanonu Türk ve Müslüman yazarların eserleriyle sınırlı kalmasaydı, belki bugün Murtazalaşmanın yanında “Pançunileşmek”ten de söz edilebilir, laftan anlamaz, alabildiğine inatçı, amaçlarının tam tersi sonuçlara ulaştığında dahi olan bitenleri kendi kafasındakilerin olumlanması olarak değerlendiren insanları Pançuni’ye benzetip meramımızı edebiyatın sunduğu imkân içerisinde kolayca ifade edebilirdik.
Yirminci yüzyılın başında Anadolu’daki Ermeni köylerinde sosyalizmi yaymayı vazife edinmiş biridir Pançuni; onun hikâyesini aktarırken Odyan o tarihlerde Ermeni ve Kürt köylerinde nasıl bir hayat yaşandığına dair sahneler de sunar. Bir yanda da bugünleri anlatıyor gibidir. Bugünleri ve farklı siyasi görüşlerdeki pek çoklarını. Kimi kavramları sürekli yineleyerek kendisine yöneltilen eleştirileri alt ettiğini sanan, eleştirileri dikkate almak yerine sürekli saldıran, kulaktan dolma saçma sapan şeyleri, komplo teorilerini ağzına sakız eden, yandaşlarını da bunlara inandırmak için alıntılamaktan usanmadıkları sözlerin kendilerine sonsuz haklılık bahşettiğine inanan, söylediği sözün, yazdığı cümlenin nereye gittiğinden habersiz, dinlerken ya da okurken her seferinde şaşakaldığımız Pançuniler, sadece siyasi alanda değil, başka alanlarda da şanlı mücadelelerine devam ediyorlar.
Söz siyasete geldiğine göre –“neşeli” kitaplar da yalıtık değiller bundan– geçen yüzyılın sonuna gidelim bu kez, ama biraz uzak bir coğrafyaya, El Salvador’a. El Salvadorlu yazar Horacio Castellanos Moya’nın 1997’de yayımladığı Thomas Bernhard San Salvador’da alt başlığını taşıyan Tiksinti’si (Notos Kitap, 2019, çev: Süleyman Doğru, 102 s.), hayli öfkeli, küfürbaz anlatıcısına ve konu aldığı iç savaş ve sonrasındaki toplumsal-siyasal çürüme meselesine rağmen “neşeli” saymanın mümkün olduğu bir roman. Müthiş bir hiciv ve kara mizah metni. Nitekim Moya da, yayımlanmasının ardından ölüm tehditleri almasına neden olan bu romanı yazarken çok eğlendiğini itiraf ediyor kitabın sonundaki notta.
“San Salvador’u kültürel ve politik olarak yıkıma uğratmayı –tıpkı Bernhard’ın Salzbourg’a yaptığı gibi– hiciv ve parodi, ısırık ve çıngırak zevkiyle gerçekleştirmek istediğim bu kitabın yazımı sırasında, intikamını alan güceniğin muradına ermesine benzer bir duyguyla eğlenmiştim.” (s: 100)
Romanın anlatıcısı Edgardo Vega, annesinin vefatı nedeniyle on sekiz yıl önce terk ettiği El Salvador’a dönmüş, Kanada’da yaşayan bir sanat tarihçisidir. Roman boyunca eski okul arkadaşı Moya’ya hiç söz alma fırsatı tanımaksızın söylendikçe söylenir, ülkesine dair birçok şeye, pek çok kişiye öfkeyle, şiddetle veryansın eder, kendisini dinleyen muhatabı da dahildir buna. Verip veriştirir. Kendisi dışında tutarlı, haklı kimse yoktur.“Yegâne ilgi alanları askerleri taklit etmek ve şirket yöneticisi olmak olan bireylerin yaşadığı bir yere nasıl ‘devlet’ diyebilirler?” diye sorar mesela, ya da “bu ülkede hödüklüğü sanatla karıştırıyorlar, aptallığı ve cehaleti sanatla karıştırıyorlar, sanatla ve ruhun dışavurumlarıyla buradakinden daha kavgalı bir halk olduğunu sanmıyorum” der. Ne ki Moya’nın kurgusu içerisinde Vega’nın da bütün hava atmalarına ve kibrine rağmen eleştirdikleriyle hayli benzeştiği de berraklık kazanır; kendi hali haklılığın ispatı gibidir!
Bizde Moya’nınki gibi hiciv romanının örnekleri azdır, yakın sayılabilecek yıllarda yetkin örneklerini Y. Hakan Erdem yazdı. Kitabı Duvduvani’de (Doğan Kitap, 2018, 456 s.) tarihî romanların parodisini yapmış, Unomastica alla Turca’da da (Doğan Kitap, 2018, 388 s.) memlekette her daim meraklısı çok olan komplo kurgularını hicvetmişti. Bu çok eğlenceli iki romanı sadece eleştirip hicvettikleri üzerinden ele almak haksızlık olur. Karakterleri, atmosferi ve kurgusuyla yetkin birer romandı ikisi de. İlk yayımlanışlarının üzerinden on yedi on sekiz yıl geçti, bu zaman zarfında ne tarihî roman tutkusu ne de komplo kurgularına ilgi azaldı; arttı hatta. Y. Hakan Erdem’in bu romanları güncelliklerini ne yazık ki daha yıllar boyu koruyacağa benziyor. Beri yandan, okurken, romanlarda hicvedilenlerin halen umulmadık çevre ve kişiler tarafından önemsendiklerini hatıra getirmek neşe kaçırıcı olabilir. Bundan kaçınılmasını öneririm.
Ne yazık ki yıllar önce beni ve arkadaşlarımı belki de en çok neşelendiren kitabın künyesini burada veremiyorum (verebilseydim de bulunabileceğini zannetmiyorum). Kitabın ve yazarın adı aklımda kalmamış. O yıllarda çok seyrek olmayan aralıklarla bir araya geldiğimiz bir grup arkadaşımla vakit ve kadehlerin sayısı ilerlediğinde mutlaka o kitap ortaya çıkarılır, elden ele dolaştırılırdı, yüksek sesle kahkahalar atarak okurduk. Bir arkadaşımın sokak sergisinden aldığı bir kitaptı bu. Yazar, okuyuculara hayat dersleri veriyordu, akla gelebilecek en saçma, en gülünç –sözümona– muhakeme ve tespitlerle. Bizim bu kitabı okuduğumuz yılların birkaç yıl sonrasında Virgül’de yayımlanan Ulus Baker’in “Meczup Edebiyatı” başlıklı yazısını okurken tam da o kitap ve benzerlerinden söz ettiğini düşünmüştüm. Daha sonra Birikim'de de yayımlanan yazıdan bir bölüm aktarıyorum:
“Sokaktan, kahvelerden ve meyhanelerden tanıdığımız, son derecede samimi (birilerine ‘açılmak’ onların yaşam biçimidir neredeyse), ortaya düşen her konuda olduğu kadar, kimsenin sorun olarak algılamadığı alanlarda da tuhaf, çoğumuza gülünç gelen çözümler üretip durmayı bir meslek haline getiren, bu fikirlerini yayımlatmak uğruna matbaa matbaa dolaşarak ellerinde avuçlarında ne varsa yatıran şu tanıdıklardan bahsediyorum. Meczup bir yazarı ayırt eden, öncelikle onun dünyada düşünülmesi mümkün olan her konuyla ilgilenmesi ve buna tekabül eden engin bilgisizliğidir. Kurmaca edebiyata pek yakın değildir bu yazarlar – roman, şiir, öykü yazsalar da esas alanları yeryüzünün algılayabildikleri bütün sorunlarına derin çözümler getiren teorik, fikrî yazılardır. Ağır teorik, kutsal, peygamberce... Her konuda yazabilirler, ama bir aydın gibi görünmeyi de genellikle istemezler.”
Tatil beldelerindeki sokak sergilerinde, belediye panayırlarında çokça görülebilecek, bir hayli yüksek satış rakamlarına ulaşmış, korsan baskıları falan yapılmış kimi kitapları da –yazarlarının düşünür, bilim insanı, mühim şahsiyet, kanaat önderi olarak anıldıklarını unutmak kaydıyla– neşelenerek okumak mümkün!
FATİH ALTUĞ
"Anekdotlar arasında..."
Çetin Balanuye’nin kitabı, Spinozacı düşünceye bir tür giriş olduğu kadar Spinoza dolayımıyla kendimizi, dünyayı, karşılaşmaları ve neşeyi düşünmemiz için de bir mecra. Balanuye kavramlarla anekdotları, fikirlerle deneyimleri iç içe geçirerek metni örmüş. Neşe bu kitapta, olup bitene karşı bir kayıtsızlıkla, kötü gidişatı paranteze almakla, kabuğuna çekilmeyle değil eyleme gücümüzle, etkilenimlere ve duygulanımlara açıklıkla, karşılaşmalarla, kolektivitelerin vücut bulmasıyla akraba.
Tiffany Watt Smith, Duygular Sözlüğü, çev. Hale Şirin, Kolektif Kitap
Bizi kuşatan tüm bu duygular, fikirler, haller, işler gaile ve hercümercinin içinden “neşe”yi yalıtıp bu ıssızlaştırılmış neşeye doğru insanlara/kendimize çağrıda bulunmak nafile bir çaba. Neşe diğer haller, modlar ve duygular gibi bizatihi değil, bir kompleksin unsuru olarak hayatımızda neşet ediyor. Tiffany Watt Smith’in kitabı, neşeyle birlikte sayısız duyguyu, maddeleri birbirine atıfta bulunan alfabetik bir sözlük formatında bir araya getiriyor. Duyguların birbirine göre konumlarını, aralarındaki nüansları takip etmek için çok güzel bir etkileşim imkânı sunduğu kadar, edebiyatta, felsefede, dinde, gündelik hayatta çeşitli duyguların nasıl tahayyül edildiğini öğrenmek için de kıymetli bir metin.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları
Şehirde ve metinler arasında dolaşmak bende çoğu zaman ferahlama ve neşelenme doğurur. İçerisinin içime çöktüğü, ataletin bastığı anlarda yürüyerek ya da okuyarak dışa açılmak ne güzel bir nimet! Hele metinler şehre, şehir metinlere göndermede bulunduğunda, şehri ona dair metinlerle birlikte deneyimlediğimde, içimde kuvvetli bir merakın, yeni bir şeyler yapma kudretinin filizlendiğini hissediyorum. Ahmet Bozkurt’un derlediği Evvel Zaman İçinde İstanbul’da şehre dair denemeler, kurmaca dışı metinler bir araya gelmiş. Evliya Çelebi, Yahya Kemal, Ahmet Rasim, Burhan Felek, Ahmet Refik, Osman Cemal Kaygılı, Ahmet Haşim, Sermet Muhtar Alus, Sadri Sema, Selim Nüzhet Gerçek gibi yazarların İstanbul’un gündelik hayatına, insan manzaralarına, aşk âlemlerine, eğlence ortamlarına, gösteri dünyasına ve başka izleklere dair yazıları, okuru şehrin geçmişinde girift hatları olan bir gezintiye çıkartırken şehrin şimdiki zamanındaki öznel deneyimimizi zenginleştirip başka deneyimlerle karşılaşma kudretimizi artırıyor.
Dan Fox, Gösterişçilik, çev. Osman Şişman, Minotor Kitap
Neşelenen gövdemizi, şehirde dolaşan varlığımızı, yazarken benimsediğimiz üslubu ortaya koyma tarzlarımız daima toplumsallıkla dolayımlanıyor. Sahicilikle sahtelik, içtenlikle yapmacıklık, hakikilikle taklit arasında keskin karşıtlıklar kurmaya meyyal bir kavramlar ve yargılar kümesine sahip olsak da, kendimizi ifade etmekle kendimizi gösteriye dönüştürmek arasındaki sınır hiç de öyle kolayca çizilemiyor. Dan Fox’un kitabı, gösterişçilik kavramının tarihini, oluşum hikâyesini ve hangi kavramlar ve pratiklerle yolunun kesiştiğini çözümlemeler, örneklemeler ve anekdotlar yardımıyla gösteriyor. Sahicilikle gösterişçiliğin, içsellikle icranın birbirine dolandığı bir dünyanın keyifle okunan özenli analizi.
Mustafa Alp Dağıstanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar, Kolektif Kitap
Yukarıda sözünü ettiğim kitaplar anekdotlara bolca başvururken Dağıstanlı’nın kitabı tamamen anekdotlardan oluşuyor. 20. yüzyılın önde gelen yazarlarının başından geçmiş ilginç olaylar, eserlerinin yazılışlarına dair söylentiler ya da açıklamalar, yazar adına göre alfabetik olarak sıralanmış. Eskiden yayın dünyasında çok daha sık rastlanan bir tarzı yeniden canlandıran Dağıstanlı’nın bu girişimi, okuma hatlarınızı gönlünüzce çizebileceğiniz bir yolculuk arkadaşı.
MESUT VARLIK
"Bir neşeye övgümüz eksikti!"
Her şey tamamdı, bir “neşeye övgü”müz eksikti. O da oldu! K24’ün liste sevdasından bakalım başımıza daha neler gelecek…
Çağrı metninde söylenenlerden anladığım kadarıyla “kafa dağıtıcı, keyifli vakit geçirmelik, zorlanmadan beslenmelik” öneriler istenmiş. “Dinlenme okuması” için neler olabilir diye etrafımdan şu aşağıdaki kitapları çıkardım tezgâha:
Alice Oseman, Kalp Çarpıntısı, 3 cilt, çev. Ömer Anlatan, Yabancı Yayınları.
Genç okur hedef alınarak yazılmış bir çizgi-roman. İki genç liseli erkeğin birbirlerine ilgi duymaları ve ilişkilerinin gelişmesi hikâyesi. Aile ve çevreden gördükleri tepkiler bizim gibi toplumlarda “fazla large” bulunacak bir olay akışına sahip.
Türü gereği, dili elbette eğlenceli ve akıcı. Çok az kitapçıda bulunabiliyor, onlarda da alt kısımdaki raflarda üst üste yığılmış durumda oluyorlar genelde. Eh, zarflandıktan sonra pek de rafta sergilenebilir bir hali kalmıyor kitapların. Nerelerde vardır bilmiyorum ama online birçok yerden sipariş edilebiliyordur. Yasaklanmasına rağmen satışı fena gitmiyor sanırım, ben dördüncü baskısında satın almışım.
Önce evin büyükleri okusun bu kitapları, onların ahlakı bozulana kadar gençler okuyup yerine koymuş olurlar zaten.