Ruşen Çakır'ın "Dalgınlık" Maskesi: Özrü Kabahatinden Beter!
Bir 'dalgınlık'la başlayan anahtar skandalı, sahte özürler ve kibirli savunmalarla büyüdü; Nevşin Mengü'nün çıkışı ise medyadaki asıl çürümeyi işaret etti
Zaaf değil, makamını kalkan yapan vicdansızlık sorun.
EKRAN KEDİSİeditor@medyaradar.comDeğerli okurlar, emekli insanın kalemi ağır olur, bilirsiniz… Karı koca, keyfimiz yerinde, kahvemiz de elimizde… Ama bazen insan dayanamıyor. Özellikle de “hak, hukuk, adalet” nutukları atanların, bir kadını eksi derecede Silivri’de anahtarsız, parasız, montsuz bırakıp “Banane, Maslak’tayım, çok istiyorsa gelsin burdan alsın” diyebildiği bir olay karşısında.
Bu olay, yalnızca bir “dalgınlık” meselesi mi, yoksa bir kişinin gerçek yüzünü yansıtan bir tablo mu? Gelin, iki tarafın açıklamalarını karşılaştırarak bu soruya yanıt arayalım birlikte!
Avukat Baver Karakuş’un anlattığı o ilk paylaşım, insanın içini titretiyordu adeta…
Karakuş, Silivri soğuğunda, montsuz, parasız, telefonları ve çantası arabada kilitli halde beklemeye başlıyor. İki küçük çocuğu evde. Çaresizce cezaevinden çıkan CHP’li heyete bakıyor. Heyetteki isimlerden biri olan, değerli dostum gazeteci Mustafa Balbay’dan yardım istiyor.
Balbay da duruma el atıyor ve Ruşen Çakır’ı telefonla arıyor.
Ve başlıyor ibretlik konuşmalar… Karakuş’un aktarımıyla özetleyerek hatırlatıyorum sizlere:
Balbay: “Sende başka yabancı bir anahtar var mı Ruşen?”
Çakır: “Evet.”
Balbay: “Peki neden aldın? Ve geri getirmedin?”
Çakır: “Çıkarken aldım, İsmail Saymaz’ın zannettim. Aşağı inince ona uzattım, al diye… O da benim değil deyince devam ettim gittik.”
Balbay: “Peki kadın burada anahtarsız, parasız, montsuz, havada buz gibi… Nasıl olacak?”
Çakır: “Banane. Maslak’tayım, çok istiyorsa gelsin burdan alsın kanaldan.”
Balbay: “Olur mu öyle şey? Kameralardan aldığın görünüyor. Getirmelisin.”
Çakır: “Getirmem. Uğraşamam. Sakın numaramı da verme.”
Bu konuşma, Balbay’ın telefonu üzerinden gerçekleşmiş; yani soğukta bekleyen avukatın öfkesi, kamera + canlı tanıklık ile sabit.
Nobranlık bu kadar net mi olur?
Aradan günler geçiyor. Kamuoyu ayağa kalkınca özür yağmuru başlıyor. Önce Ruşen Çakır uzun bir metin yayınlıyor…
“Bir dalgınlığım yüzünden olmuş”
“Son derece üzgünüm, öfkesini anlıyorum”
“Herkesin eteğindeki taşları dökmesini bekledim”
Ve final: “Beni yıldırmak isteyen fırsatçılara boyun eğmeyeceğimi hatırlatırım.”
İsmail Saymaz da aynı saatlerde benzer bir mesaj atıyor. İkisi de adeta “Yerseniz” der gibi.
Şimdi tabloya bakalım:
Bir yanda kamera görüntüleri + Mustafa Balbay’ın telefon tanıklığı + “Banane, getirmem, uğraşamam” cümleleri + 4 saatlik dondurucu bekleyiş + iki küçük çocuk annesinin çaresizliği…
Diğer yanda “dalgınlık”, “üzgünüm” ve bolca “ama”, “fırsatçılar”, “taşlar”, “yıldırma girişimi”.
Aradaki mesafe dağlar kadar değil, okyanus kadar..!
Kılıf aranmaz. Ama burada özürden çok savunma var. Hem de en klasik olanından:
“Asıl ben mağdur oldum, linç edildim.”
Minareyi çalan kılıfına uydurmuş, ama bu sefer kılıf bile o Ocak soğuğunda donmuş kalmış. Çünkü o soğukta bekleyen avukatın öfkesi kadar samimi olmayan hiçbir özür, kamuoyunda yer etmez.
Beyler, yediniz bir halt. Bari yalın bir özür dileyin be kardeşim!
Özür dediğin net olur beyler: “Hata yaptım, çok üzgünüm, hakkınızı helal edin” dersin, mesele kapanır. Hatta, siz gerçi paracıklarınıza kıyamazsınız ama bir jest yapıp avukat hanımın ofisine güzel bir çiçek göndermek de fena olmazdı!
Ama ne gezer... Özür dilemeyi bile beceremeyenlerin, bir çiçeğe para ayıracağını mı sanıyoruz?
“Ama”sız, “fırsatçı”sız, “eteğindeki taş”sız…
Yoksa bu özür de, o “Banane” kadar üşütür insanı.
Kararı siz verin. Benimki net: Bu özür, kabahatinden büyük.
Olayın bir diğer aktörü olan İsmail Saymaz da, Çakır'la adeta anlaşmış gibi aynı saatlerde bir özür tweeti paylaştı. Ancak bu özür, içtenlikten yoksun, sadece günü kurtarmaya yönelik bir hamleydi. Samimiyetin zerresi yoktu; sanki "ben de bir şeyler söyleyeyim de susulsun" mantığıyla yazılmış, vicdanları rahatlatmaktan ziyade kamuoyu baskısını savuşturmak için atılmış birkaç satırdan ibaretti.
Sosyal Medyanın Gücü ve Maskelerin Düşüşü!
Bu olay, sosyal medyanın aynasında insanların gerçek yüzlerinin nasıl ortaya çıktığını çarpıcı biçimde gösterdi. Ruşen Çakır'ın yıllarca inşa etmeye çalıştığı o samimiyetten uzak "demokrat, özgürlükçü ve hakkaniyetli gazeteci" imajı, basit bir anahtar meselesiyle paramparça oldu.
Yıllardır başkalarına demokrasi ve insan hakları dersi veren bu şahsiyetin, sıra kendi davranışlarına gelince nasıl da ikiyüzlü ve nobran olabildiği gün yüzüne çıktı.
Görünen o ki, onun demokrat kimliği sadece stüdyo ışıkları altında parlayan bir sahne kostümüymüş; perde arkasında ise "banane" diyebilen, başkasının mağduriyetini umursamayan, kendi rahatını her şeyin üstünde tutan bir kibir abidesi varmış.
Bir anahtarın açığa çıkardığı gerçek, yıllarca sürdürülen sahte bir kimliğin kilidini kırdı.
Nevşin Mengü “Mehmet Akif Ersoy’un Seks Hayatını Öğrendik, Eee Sonra?”
Değerli okurlar, yoğun gündemden dolayı uzun süredir yazamamıştım. Geçtiğimiz cuma akşamı kendi çalışma odamdaki küçük emektar televizyondan NOW TV’deki ‘Orta Sayfa’ programına takıldım. Doğan Şentürk’ün moderatörlüğündeki programda ‘ağır’ Türkiye gündemi konuşuldu. Bir ara konu ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonlarına geldi. Programda en çok merak edilen soru şuydu: İstanbul’da devam eden bu operasyon Ankara’ya da uzanır mı?
Nevşin Mengü’nün şu sözleri bence çok çarpıcıydı: “Benim tek merak ettiğim şu: Bütün bunlar nereye bağlanacak? İsteyen istediğiyle yatsın, iş yerinde o bununla yatmış, herkesin bir zaafı var… Peki sonra? Çok affedersiniz ama Mehmet Akif Ersoy’un bütün seks hayatını öğrendik. E şimdi? Bu bilgiyle halk olarak ne yapacağız?”
Deniz Zeyrek ve Doğan Şentürk’ün tebessüm ettiği bu tespit çok doğru ama işte kritik “ama” burada devreye giriyor: Eğer bir patron, üst konumunu kullanarak astını cinsel ilişkiye zorluyor, makamını şantaj malzemesi yapıyor, ast da bundan maddi-manevi avantaj elde ediyorsa…
İşte o zaman susulmaz!
Bu tam da medyanın çürümüşlüğünün en iğrenç, en çıplak yüzüdür.
“Zaaf herkesin olabilir; lakin makamı kalkan yapanın zaafı değil, vicdansızlığıdır. Ve toplum, işte o vicdansızlığı ‘normal’ diye yuttuğunda çürür.”