Savaşın mağduru hep kadınlar

20 yıl önce Avrupa'nın göbeğinde Sırpların zulmüne maruz kalan Boşnak kadınların hikayesine odaklanan Annemin Yarası, Meryem Uzerli ve Belçim Bilgin'i bir araya getirdi.


 Bilgin "Filmimiz, 'savaşın bir kazananı yoktur' diyor. Savaşta herkes, en çok da kadın ve çocuklar zarar görüyor. Biz bunu Bosna üzerinden anlatıyoruz", Uzerli ise "Annemin Yarası derin bir hikaye. İnsan psikolojisinin her noktasına değiyor" diyor

Meryem Uzerli ve Belçim Bilgin'le vizyona giren filmleri Annemin Yarası'nın galasına saatler kala buluştuk. Heyecanlarına ortak olduk.



- Kadınlık hallerinden başlayalım sohbete... Bu geceye hazırlanmak için kaç saatinizi harcadınız? 

- Meryem Uzerli: Bir hesaplayayım bakalım... Yarım saat makyaj, beş dakika giyinmek. Başka bir şey kalmadı. Çabuk hazırlanırım. 

- Belçim Bilgin: Setten geliyorum, tam bir koşturma. 25 dakika makyaj, beş dakika giyinme. Aynı süre Meryem'le...



- Elbisem beğenilir mi? Makyajım iyi mi kaygılarını yaşayan kadınlar mısınız? 

- M.U: Yok... Bu durumdan en mutlu olan kişi en yakınımdakiler sanırım. Rahatlık ve huzur içinde yaşıyorum, böyle kaygılarım yok. Kendimi rahat hissetmek derdindeyim. Bir insan kendini rahat hissederse enerjisi de güzel olur. Dünyada milyonlarca insan var. Tüm bu insanların fikirleri farklı olabilir. Herkes beğenmek mecburiyetinde değil. Onları mutsuz etmezsem mutlu oluyorum. Beni seven sever, sevmeyen de sevmez! Ama kimse benden rahatsız olmasın diye dua ediyorum. 

- B.B: Çok daha eskiden bu tür kaygılarım vardı. Artık değiştim. Özellikle böyle günler için asıl önemli olanın yaptığım iş ve film olduğunu biliyorum. Hiç galaya da gelmeyebilirdim. Yaptığım iş orada olacaktı. Asıl önemlisi nasıl bir oyunculuk sergilediğim. Elbette güzel bir şeyler giyineyim, derli toplu olayım istiyorum ama bu kez burada denedim kıyafetleri. 



HER ŞEYE YETİŞEMEM 



- Bir yandan kariyer yapıp bir yandan da iyi anne olmaya çalışmak aynı zamanda eşi ya da sevgiliyi mutlu etmeye çalışmak nasıl etkiliyor sizi? 

- M.U: Her şeye yetişmeye çalışırsan sıkıntı yaşarsın. Her şeye yetişmek mecburiyetinde olduğunu kim söylüyor? Sadece kadın olarak değil insan olarak elimizden geleni yapıyoruz. İnsanları mutlu etmek ve etrafımızdakilere iyi bir şey yansıtmak için. Ama öyle bir stres içine kendimi sokmak istemiyorum. Anne olunca olay biraz değişiyor elbette. O noktada "Neyse, ben biraz iyi bir anne olsam yeter bana" demem. Hep iyi bir anne olmaya çalışıyorum. Ama bu beni yormuyor çünkü doğal olarak içimden gelen bir şey. Eğer psikolojik bir sıkıntısı yoksa tüm anneler, iyi anne olmak için uğraşır. Her çocuk için doğru anne kendi annesidir. Buna kısmet de, kader de, karma de... Neye inanıyorsan inan bu böyle. Kendime her şeye yetişmem lazım diye baskı yapmıyorum. 

- B.B: Bence kadınların gönülleri o kadar geniş ki... Bunların üzerimize binen yük olduğunu biz düşünüyoruz. Biri de çıkar: "Bunların hiçbirini önemsemiyorum" deyip nihilist bir biçimde yaşar... Çocuğu da yapar, o çocuk da bir şekilde büyür. Tüm bu saydığın şeyler için en iyisi olmasına çabalarken, bazen yorgunluktan bittiğim anlar oluyor. Bir yandan da oynadığım her karakterle bambaşka bir yolculuğa çıkıyorum. Orada da keyif ve acı var. Bazen çok büyük travmalarla yüzleşiyorum. Annemin Yarası'ndaki Nerma öyle biri. Böyle zamanlarda yaşadığım hayata bakıp, şükredip bazı hayatların büyük zorluklardan geçtiğini anlıyorum. Kadın olmak zor ama bir yandan da çok komplike bir şey. Doğanın bize verdiği annelik bir ayrıcalık. Oynadığım karakter annelik üzerinden bir travma yaşamış biri. Kendi beynini manipüle ederek bunu yapmaya çalışmış. İnsan beyni o kadar enteresan ki, baş edemediğimiz şeylere farklı reaksiyonlar gösteriyor.

SORUMLULUK SIRF BENİM DEĞİL 



- İkinizin de ortak noktası bir proje kötü gittiğinde ya da eleştirilecek bir nokta arandığında dönüp dolaşıp kabağın sizin başınıza patlaması. Ne diyorsunuz bu ortak kadere? 

- M.U: Herkes bu hayatta işini yapıyor. Bunu yazan ve eleştiren insanlar da işlerini yapıyor. Yazdıkları doğru mu, yanlış mı bunu yargılayamam. Onların sorumluluğunda bu. Akşamları yatağa yatıp huzurla uyumak da onların sorunu. Öyle uygun görüyorlarsa o zaman kendilerine göre doğrusu bu. Meryem olarak kendime göre doğrusunu bilip yaşayabilirim. Ama ben insanlara güveniyorum. Bunu okuyan insanların çoğu, bunun mantıklı olmadığını düşünür. Ben sadece bir oyuncuyum. Bir tiyatroda seyircinin karşısına çıkıp, "Şimdi size bir monolog yapıyorum" demiyorum. O zaman o sorumluluğu alırım. Bir dizi, bir film, bir ortak proje birçok insanı kapsar. Bir işin kötü gitme sorumluluğu bu kadar büyük bir ekip varken neden tek bir kişinin üzerine yıkılsın? Bunu aklı olan anlar. 



- Yılmaz Erdoğan'ın karısı olarak anılmaktan yorulmuş olmalısınız... Bu röportajda onunla ilgili tek bir şey sormayacağım... 

- B.B: Ayyyy çok teşekkür ederim. Bu işte kadın olmak! Bu coğrafyada kadın olmak, bu işi yapıyor olmak... Bu benim dramım. Meryem'in ki bambaşka. Onun Muhteşem Yüzyıl'daki büyük başarısı ve yaptıklarının üzerine bu kadar acımasızca gelinmesi inanılır gibi değil. İnsanlara şunu sormak istiyorum, "İçinizden bunu demek gerçekten geçiyor mu, bunu söyleyince ne hissediyorsunuz, hiç mi bir insanı inciteceğinizi düşünmediniz?" Eskiden ben de bu tür eleştirilere çok incinip, çok üzülüyordum. İki yıldır kulağımı kapatıp, duymamaya çalışıyorum. İşe de yarıyor. Hayatıma o haberler olmadan da devam edebiliyorum. Ben kendime hesap verebiliyorsam, başımı yastığa koyduğumda o rol için yapabileceğimi yaptığımı düşünüyorsam, en büyük huzur bu. 



BEN SICAK YATAĞIMDA UYURKEN NELER YAŞANMIŞ



- Belçim Hanım siz tecavüze uğrayan bir kadını canlandırıyorsunuz... O sahneleri çekmek nasıl etkiledi sizi? 

- B.B: Yetimhanelerde geçen belgeseller var, o kadınların yaşadığı süreçlerle ilgili. Onları izlediğim an itibariyle bana bir şeyler olmaya başladı. Bu insanlık dramı yaşanırken, ben Ankara'da sıcacık yatağıma girip uyuyordum. O kadınlar, çocuklar böyle şeylerle baş ediyordu. Bu şu an için de geçerli, dünyanın farklı yerlerinde savaş kadınları çok etkiliyor. Bizim filmimiz, "Savaşın bir kazananı yoktur, o kaybedendir" diyor. Herkes hasar görerek çıkıyor bu işten. 



- Dünya starları ve sinemasıyla olan ilişkiniz için çaba harcıyorsunuz. Kelebeğin Rüyası'nda epey kulis çalışması yaptınız Oscar için.... Neyi amaçlıyorsunuz? 

- B.B: Sektörün artık çok önemli değerleri var. Uzun zaman önce diğer ülkelerle tanışma zamanımızın geldiğini düşünüyordum. Kelebeğin Rüyası'nda bunun için çok çalıştım. Bir tarih oluşuyor bizimle ilgili. Midnight Express gibi bizimle ilgili çekilmiş bir filmin üstüne yeni bir tarih oluşturuluyor. Hâlâ nereye gitsem bu film soruluyor. Olabildiğince dünya sinemasını takip edip oralarda neler yapabileceğimize kafa yoruyorum. Bir prodüksiyon şirketi kurdum, çok yeni. Hayalim yurtdışı bağlantılı işler yapmak. Sessiz Cannes'da Altın Palmiye aldığımız film, ilk işimiz o olacak. Bir de Amin Maalouf'un Doğu'nun Limanları'nı yapacağız. İki yıldır üzerinde çalışıyoruz. Fransız ortak yapımı bir proje olacak, nisan ayında

KALBİMİN BİR DİLİ YOK



- Yaşadığınız onca şeyden sonra kendinizi saklar, kapatırsınız sanmıştım. Halbuki kendini çok iyi ve açıklıkla ifade eden biri var karşımda...

- M.U: Hiçbir zaman, ne yaşarsam yaşayayım, hayattaki hiçbir şey benim kalbimi kapatmaz. Hayat o kadar değerli ki, Allah bize bunu hediye etti. Burada birer misafiriz. Aynı yerden geliyoruz, aynı yere gideceğiz. Kalbi kapatmak, kendimi hayattan saklamak demek. Zaten bir gün buradan gideceğim, kendimi Allah'a teslim edeceğim. Burada olduğum müddetçe kalbim açık olsun, her şeyi yaşayayım. Hiçbir şeyden çok korkmuyorum, hayat bu! Hepimiz insanız, iyi ve kötü şeyler yaşayacağız. 



- Almanca ana diliniz. Kendinizi başka dilde ifade etmek zor mu? 

- M.U: Kalbimin bir dili olmadığı için, kalbim kendisini ifade etmeye bir yol buluyor. Önemli olan duygularımı ifade etmek, zaman zaman gramer hataları yapsam da kendimi kalpten ifade edip etmediğim önemli olan. O anlamda da derdimi anlatıyorum. 



- Tükenmişlik sendromu diye bir kavram kattınız hayatımıza. O süreçten sonra neler değişti sizin hayatınızda? 

- M.U: Bu teşhisi kendim koymadım. O dönem bir sürü şey üst üste geldi ve hamile kalınca bir canı koruma telaşına kapıldım. Hamile kalmaya tükenmek demem, bu birini koruma güdüsüydü. Bana ne olduğunu sorarsan; koruma sendromuna girdim. Bunlar beni değiştirmedi. Meryem olarak zaten hep böyleydim. Allah'a güvendim. Mutlu olmaya çalışan biriyim herkes gibi. Bir anne olarak farklı sorumluluklar girdi hayatıma.



HAYATTAKİ İNİŞLER ALLAH'TAN BİR HEDİYE



- Peki ya kariyer... Meryem Hanım siz bir hayal kırıklığı yaşadınız, büyük ümitler bağlanan diziniz erken final yapıyor. 

- M.U: Bugün çok başarılı olabilirsin, yarın başarısız bir şey içinde olursun... Herkesin iniş çıkışları var. Üstelik bu inişlerin de Allah'tan bir hediye olduğunu düşünüyorum. Çünkü inişler insana bir şeyler öğretir. O yüzden Allah bana inişler gönderirse, onu yaşamak mecburiyetindeyim. Ama Allah bu inişleri yaşamam için bana güç de verir diye inanan bir insanım. Bir şey söyleyeyim mi; sadece hayatımızın sonunda ölmüyoruz, hayatımız boyunca da defalarca ölüyoruz. Ama yeniden de doğuyoruz. Ve ne güzel bunlar. Önemli olan şey, bir oyuncu olarak var olan proje için elimden geleni yapmak. 



- Annemin Yarası nasıl hissettirdi size? 

- M.U: Annemin Yarası çok derin bir hikaye. İnsan psikolojik sisteminde 10 nokta varsa, her noktaya vuran bir film.



- Oyunculuğunuza dair övgüler vardı bu filmde, kendinizi nasıl buldunuz? 

- M.U: Bir oyuncu olarak bir karaktere yüzde 100 katkı sağlayabilmem için bazı noktalar önemli... Bu sadece benim hak ettiğim bir övgü değil. İyi senaryo oyuncu için iyi bir yemek gibi. Bana iyi bir yemek verirsen sağlıklı ve enerji dolu olurum. Bana iyi bir yemek vermezsen sağlıksız ve güçsüz olurum. O yüzden eğer iyi bir senaryo verilirse, iyi bir yapımcı ve yönetmenle, bir oyuncu olarak çok daha kolay parlayabilirim. Bu iltifatı üzerime alamam. Tüm bu noktalar yan yana geldi demek ki.