Sedat LAÇİNER yazdıÇözüm Süreci: Nerede Hata Yaptık?

Temel kural olarak iktisadi-içtimai sorunları iktisadi-içtimai araçlarla, askeri sorunları askeri araçlarla, siyasi sorunları siyasi araçlarla çözebilirsiniz

 Karma sorunlarda ise birçok aracı uygun kıvamda ve oranda ve doğru zamanda sorunlarınıza uygularsınız. Siyasi bir sorunu sadece askeri veya polisiye araçlarla çözmeye kalkarsanız sorununuz azar, hatta kangren noktasına erişir.

 

Kürt Sorunu da bu kuralda istisna değildir. Ayaklanmalar, çatışmalar ve terör bu sorunun ayrılmaz parçası olmuşsa da, sorun temelde askeri veya kriminal bir konu olmaktan ziyade siyasal ve sosyal bir sorundur. Bu nedenle askeri-polisiye araçları sadece zaman kazanmak için, sıcak çatışmaları bastırarak uzun vadeli stratejinizi uygulamak için kullanabilirsiniz.

 

Türkiye ise uzunca bir süre sorunun nedenlerini görmek istememiş, sorunun nedenlerini gördüğü zamanlarda bile çözümü ideolojik nedenlerle sakıncalı bulmuştur.

 

PKK özeline geldiğimizde ise çözümün önemli bir kısmı toptan reddedilmiş, PKK’nın güç kullanarak bastırılabileceği düşünülmüştür. Oysa ki etnik ayrılıkçılık çoğu zaman bir örgütten daha fazlasıdır. Etnik terör ve isyan hareketleri bir silahlı örgütten daha çok bir fikirdir ve fikirleri sadece silah kullanarak yenemezsiniz. Tam aksine ayrılıkçılık fikrine karşı silah kullanmak ateşi söndürmek için üzerine benzin dökmeye benzer.

 

1980 ve 90’lar boyunca devletin PKK’ya karşı sadece askeri stratejileri vardı, siyasi stratejisi yoktu. Yani PKK’ya ağır zayiat verdirilip, lider kadrosu yok edilince ne yapılacağı belirsizdi. Belki de PKK fizeken yok olursa Kürt sorunu da biter diye umuluyordu. Devletin içinde küçük ama derin bir grup ise PKK ile yönetilebilir bir mücadelenin faydalı olacağını düşünerek bu sorunu neredeyse sonsuza dek o şekilde sürdürmekten yanaydı.

 

Kısacası Türkiye’nin PKK ile mücadelede 1990’ların sonuna kadar siyasi bir stratejisi, çözüm-paketi mevcut değildi.  Belki de bu yüzden, 15 Şubat 1999 günü Amerikalılar Abdullah Öcalan’ı Kenya’da Türk güvenlik güçlerine teslim ettiği zaman Türkiye ne yapacağını bilemedi.

 

1999-2003 arasında PKK terörü adeta söndü, sıfıra indi. Bunun en önemli nedeni ise Türkiye’nin politikalarından ziyade ABD’nin PKK’yı rafa kaldırması idi. PKK, ABD’nin Irak politikaları için fayda değil zarar vermeye başlamıştı ve Washington yeni Kürt politikasını Kuzey Irak Kürdistanı üzerine kurdu.

 

PKK terörü büyük oranda söndü ama Kürt sorunu içeride kaynamaya devam etti. Bu yıllarda Kürtçü gösteriler ve hareketlenme yakın bir gelecekte patlama olabileceğinin açık kanıtıydı. Ancak Türkiye, altın kıymetinde önemli bu dönemi iyi değerlendiremedi ve geleceğe yatırım yapmak yerine terörü yendiğini sandı.

 

AK Parti kurmayları Kürt sorununa siyasi çözüm getirmenin şart olduğunu bilerek iktidara geldiler, ancak bunu nasıl yapacaklarını tam olarak bilmiyorlardı.

 

AK Parti’nin talihsizliği iktidarının Irak Savaşı’na denk gelmesi olmuştur. Türkiye, savaş öncesinde söz verdiği halde, Amerikan askerlerinin kendi toprakları üzerinden Irak’a geçişine izin vermeyince Amerika’nın kayıpları arttı. George Bush Yönetimi bu durumu affetmedi ve PKK kaldırıldığı raftan aşağı indirildi.

 

2003-2007 arasında ABD, PKK’ya çeşitli alanlarda destek verdi, bölünme aşamasındaki örgütü yeniden birleştirdi ve canlandırdı. Tüm bu yapılanlar içinse PKK’nın İran kolu olan PJAK kullanıldı. Amerikalılar “biz PKK’ya değil, PJAK’a yardım ediyoruz” dediler.

 

Böylece PKK yeniden canlandı ve terör olayları yeniden başladı.

 

AK Parti, Kürt Sorununu kökünden çözebilmek için siyasi kanallar kurmaya çalıştı. İşte, Demokratik Açılım ve Çözüm Süreci bu çabaların bir parçasıdır. Başta Beşir Atalay ve Hakan Fidan olmak üzere Hükümet çevrelerinde bir grup, terör örgütü ile anlaşılması halinde terörün artık bir yöntem olmaktan çıkacağını iddia ettiler. Bu iddialarını destekleyen en güçlü örnekleri ise Kuzey İrlanda deneyimi idi:

 

Kuzey İrlanda’da onlarca yıldır devam eden IRA terörü, Londra ile IRA’nın siyasi uzantısı olan Sinn Fein arasında yapılan görüşmeler sonucunda sona ermişti. Türkiye de aynı örneği izleyerek başarılı olabilirdi.

 

Tespit doğru olmakla birlikte, uygulama tam anlamıyla dökülüyordu. Habur örneğinde görüldüğü üzere Hükümet siyasi çözüm uygulamasını eline yüzüne bulaştırdı. Sorunu halledeyim derken daha bir içinden çıkılmaz hale getirdi.

 

YÖNTEM HATALARI

 

Demokratik Açılım girişimlerini ben de canı gönülden destekledim, ancak birkaç ay içinde Hükümet’te bu konunun başındaki isimlerin naifliğini görünce dehşete kapıldım. Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay teröristlerle doğrudan görüşmeden bahsediyordu ve PKK’nın sahadaki tüm faaliyetlerinin serbest bırakılmasında sorun görmüyordu. Oysa ki ne İngiltere, ne de diğer başarılı ülkeler böyle bir usulü izlememişlerdi.

 

Aynı durum Çözüm Süreci’nde de yaşandı. İngiltere ve Kuzey İrlanda deneyimi Türkiye’ye çarpıtılarak lanse edildi. Çözüm Süreci’nin sarhoşluğu içinde İngiltere’nin IRA ile doğrudan temas kurduğu ve pazarlık yaptığı, Türkiye’nin de PKK teröristleri ile doğrudan temas kurmasının çözümü getireceği iddia edildi. Oysa ki Londra Hükümeti hiçbir zaman IRA ile doğrudan temas kurmadı. Görüşmeler Londra Hükümeti ile Sinn Fein arasında gerçekleştirildi.

 

‘Sinn Fein’ İrlandacadır ve ‘biz, kendimiz’ demektir. Sinn Fein, terör örgütü IRA’nın siyasi kolu sayılsa da İngiltere’de ve İrlanda’da seçimlere katılan meşru bir siyasi partidir.

 

Bu siyasi partiyi görüşmelerde temsil eden isimler ise partinin başkanı Gerry Adams ile partinin İrlanda cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adayı olan Martin McGuinnes’dir. Her iki isim aynı zamanda seçilmiş milletvekilleridir.

 

Başka bir deyişle, Londra Hükümeti görüşmelerini Abdullah Öcalan gibi silahlı örgüt lideriyle veya Kandil gibi aktif terör içindeki isimlerle yapmamıştır.

 

Bu nedenle başından beri hep tekrarladım durdum, siyasi görüşmeler için bizim de meşru ve nispeten kabul edilebilir temsilciler bulmamız gerekirdi. Belki HDP ve benzeri partiler bu rolü oynayabilirdi. Hatta Haziran 2015 seçimlerinden sonra bu konuda altın bir fırsat da yakalanmıştı. PKK’dan bir miktar ayrılmış, onun fikirlerine katılan ama terör yöntemini benimsemeyen bir temsilciliği oluşturulması açısından HDP bir şanstı, ancak o da uçtu gitti.

 

Türk örneğindeki ikinci ölümcül hata sıralamaya riayet edilmemesi, acele edilmesi ve gelişmelerin hafife alınmasıydı. Oysa ki Kuzey İrlanda örneğinde sabırla ve belli bir takvimle hareket edildi. Sonda yapılacak işler başa, başta yapılması gerekenler sona bırakılmadı. Örneğin Habur benzeri bir felaket Kuzey İrlanda örneğinde hiç yaşanmadı. Hatırlanacaktır, 2009 yılında bir grup PKK’lı dağda giydikleri kamuflajlarla Habur Sınır Kapısı’ndan ülkeye giriş yaptı. PKK’lıları kalabalık bir grup alkış ve sloganlarla karşıladı. Grubu karşılayanlar arasında hâkimler de vardı ve hakimler PKK’lıları hemen salıverdi. Demokratik Açılım olarak gösterilen bu olay aslında PKK’nın olduğu gibi, yani hiç değişmeden kabul edildiğini gösteriyordu. Belli bir programın en sonunda belki yaşanabilecek bir hadise sürecin daha başında uygulamaya konuyordu. Bu nedenle Demokratik Açılım çöktü.

 

Habur Olayı, aslında devletin siyasi çözüm reçetesine sahip olmadığını ama PKK ile görüşmeye mecbur olduğunu gösteriyordu. Elbette PKK bu durumu hemen kavradı ve siyasi çözüm çabalarını “hiçbir şey vermeden alma” fırsatı olarak gördü.

 

Kuzey İrlanda’dan farklı olarak Türk devleti toplumu görüşmelere hazırlama ve dahil etme aşamasını atlayarak sonuç almaya kalktı. Akil Adamlar örneğinde görüldüğü gibi sürecin tanıtımı bir tür hükümetin kendi PR’ına döndü ve her kesimin sürece katılımı mümkün olamadı.

 

Londra ile Sinn Fein arasındaki görüşmelerin bir tek hedefi vardı, o da terörün sona erdirilmesi ve örgütün silahlarını şahitlerin gözü önünde yok etmesi. Londra bu hedefi pazarlık konusu yapmadı. Bunun karşılığında IRA ve Sinn Fein daha demokratik bir Kuzey İrlanda’ya kavuştu. Londra, IRA’nın siyasi görüşlerini dile getirebileceği ve Katoliklerin ayrımcılığa uğramayacağı bir Kuzey İrlanda karşılığında silahların gömülmesini sağladı.

 

Türk Çözüm Süreci ile İngiltere örneği arasındaki bir diğer fark ise güvenlik önlemleridir. İngiltere, süreç devam ederken güvenlik önlemlerinden gram taviz vermedi. Süreç boyunca IRA’nın renklerini, sembollerini taşımak dahi suçtu. Bugün de suç. Görüşmeler sürerken IRA’nın Kuzey İrlanda’ya silah sokması, şehirleri patlayıcı deposu haline getirmesi söz konusu bile olamazdı. IRA’nın bu tür girişimlerine göz yummak bir yana bu tür faaliyetler görüşmeleri durdurma nedeniydi. Türkiye örneğinde ise PKK süreç boyunca en rahat yıllarını yaşadı, ülkenin dört bir yanında elini kolunu sallayarak her türlü faaliyette bulundu: Yol kesti, vergi topladı, sözde askere alma şubeleri açtı, mahkemeler kurdu vs. Başka bir söyleyişle, Sinn Fein-Londra müzakereleri sürerken güvenlik önlemleri azaltılamadı, tam tersine daha da arttırıldı. Bizde ise yasalara aykırı olarak güvenlik tamamen elden bırakıldı.

 

İngiltere örneğinde siyasi görüşmeler devam ederken ekonomik ve sosyal önlemler de alındı ve Kuzey İrlanda’yı kalkındırma programları uygulandı. Türkiye’de ise iyi niyetli bazı çabalar olmuşsa da iyi hazırlanmış, eşgüdümlü ve etkili bir kalkınma programından bahsedebilmek zordur.

 

Türk örneğindeki belki de en ölümcül yanlış, teröristlerle ‘terörist’ özellikleri sürerken doğrudan temas edilmesi ve terör eylemlerini sürdürürken o eylemlerin görmezden gelinmesidir. Bu şekilde terör farkında olunmadan normalleştirilmiştir. Sokaklarda PKK’nın sözde bayrağı ve sembolleri dalgalandırılmış, elinde silahla teröristler yolları kesmiş, kimlik kontrolü yapmış, güvenlik güçleri ve idareciler bu görüntüleri seyretmişlerdir. Bu ise terörün ne olduğu ve ne olmadığı konusunda soru işaretlerine neden olmuştur. Kuzey İrlanda örneğinde böyle bir örnek yoktur. Nitekim sürecin sonunda IRA ve silahları tasfiye edilmiş, IRA elinde silahla şehirlere inememiştir.

 

Bir diğer fark ise PKK'nın IRA gibi görüşmelere razı bir örgüt olmayışıdır. hem Demokratik Açılım'da hem de Çözüm Süreci'nde PKK istekli taraf değildir. Devlet, sanki PKK da müzakere etmek istiyormuş gibi, sanki PKK silah bırakmaya istekliymiş gibi davranmıştır. Oysa ki PKK her iki girişimde de bırakınız silah bırakmayı, kendisini gücünün zirvesinde hissetmiş ve ayrı bir devlet kurmaya çok yakın hissetmiştir. Her iki sürecin de başarısız olmasında en önemli etkenlerden biri bu olmuştur.

 

Sorunun dış boyutları açısından da bazı farklar vardır. Kuzey irlanda meselesinde Londra Hükümeti bağımsız İrlanda Cumhuriyeti (güney İrlanda) ile her türlü işbirliğini sağlamıştır. IRA'nın silah bırakmaya ikna edilmesinde İrlanda ve İngiltere birlikte hareket etmiştir. Aynı şekilde ABD ve Avrupa Birliği de bu süreçte İngiltere'ye yardımcı olmuştur. Türkiye örneğinde ise sınırın ötesinde Çözüm Süreci'ne yardımcı olabilecek aktörler bulunanamış, özellikle Suriye ve Irak'taki gelişmelerle içeride Kürt Sorunu daha karmaşık bir hal almıştır. PKK'nın Suriye uzantısı olan PYD Suriye'de başarılı oldukça ve devletleşme ihtimali ortaya çıktıkça PKK'nın Türkiye içindeki etki alanı genişlemiş ve Türkiye devleti ile müzakere etmek ihtiyacı daha da azalmıştır.

 

Sonuç olarak, Türkiye’nin tespiti doğru, ancak uygulaması çok ama çok yanlıştı.İngiltere-Kuzey İrlanda örneği ile bizdeki Çözüm Süreci arasındaki farklar uzun bir liste tutar. Ancak burada bir kısmını verebildik. Bu ve benzeri eleştirileri zamanında da çok yapmıştım. Çözüm Süreci boyunca bu yanlışları anlattım durdum. Hükümet çevrelerinden aforoz edilmemin temel nedeni de bu oldu.

 

Hükümet, siyasi çözüm arayışları felaketle sonuçlanınca yeniden topyekûn silahlı çözüme döndü. Ne yazık ki yeni yöntem eskisinden de beter riskleri içinde barındırıyor. Müsaade ederseniz bu husustaki çekincelerimizi başka bir yazıda ele alalım.

 

KİTAP TAVSİYESİ

 

Konu ile ilgili olarak Sinn Fein müzakerelerini Başbakan Blair adına yürütenJonathan Powell'ın "Terrorists at the Table: Why Negotiating is the Only Way to Peace" (Masadaki Teröristler: Barış İçin Müzakere Neden Tek Yol" adlı kitabını hararetle tavsiye ederim. Kitap 336 sayfa. St. Martin's yayınevi tarafından basılmış ve 2015 baskı.

 

Kitabı uzun bulanlar için Powell'ın The Guardian gazetesinde 7 Ekim 2014'de yayımlanan "How to talk to terrorists" (Teröristlerle nasıl konuşulur?" adlı makalesini önerebilirim.

 

Hikayeyi diğer taraftan dinlemek isteyenler içinse Gerry Adams'ın "Hope And History: Making Peace in Ireland" (Umut ve Tarih: İrlanda'da Barışı Sağlamak) adlı kitabını okumakta fayda var. Kitap 416 sayfa. Brandon Yayınları 2005'de yayımlamış.

 

 

-------------------------

 

Prof. Dr. Sedat LAÇİNER: Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Güvenlik ve Terörizm uzmanı ve Haberdar yazarı. Lisans (Ankara Üniversitesi SBF), Yüksek Lisans (University of Sheffield), Doktora (King’s College London, University of London)

 

e-posta: slaciner@gmail.com