Sözcü TV'de altın arayalım derken itibarı gömmek!
Altın arama şovlarından yıldız fallarına uzanan bir yayıncılık faciası: Sözcü TV'de ekranın kararması teknik bir arıza mı, yoksa zihinsel bir iflasın doğal sonucu mu? Ekran Kedisi, Yılmaz Özdil ve ekibinin popülizm bataklığındaki hazin serüvenini kaleme aldı.
Değerli okurlar, normal şartlarda bir önceki yazımın dumanı henüz tüterken yeni bir metni kaleme almak pek adetim değildir. Ancak ortada SÖZCÜ TV gibi gazetecilik kodlarını altüst eden bir "vaka" varken, suskun kalmak mesleki bir feragat olurdu.
Türk medyası, ne yazık ki uzun süredir kolektif bir "akıl tutulması" ile "reyting şehveti" arasındaki o dar ve karanlık koridorda can çekişiyor. Bir önceki yazımda Jeremy Bentham’ın meşhur Panoptikon tasarımı üzerinden tartıştığımız o "gözetleme toplumu" yapısı, artık form değiştirmiş durumda.
Medya bugün bizi sadece sessizce izleyen bir kule değil; bizleri rasyonalitenin bittiği, eğitimsiz aslanların insafına terk edilmiş bir "hakikat sonrası sirkine" hapseden bir gösteri toplumuna dönüştü. Bentham’ın disipline edici bakışı yerini, her türlü etik bariyeri yıkan bir karnaval gürültüsüne bıraktı. SÖZCÜ TV’de tanık olduğumuz son manzaralar da, işte bu gürültülü çöküşün en berrak laboratuvarıdır.
Önce Zihniyet, Sonra Ekran Karardı…
SÖZCÜ TV’de yaşananlar bir "yayın kazası" değil, kronolojik bir tükenişin ilanıdır sevgili okurlar. Önce ana haber bülteninde elinde dedektörle "altın arama" şovu yaparak izleyicinin entelektüel seviyesini test ettiler; bu içeriksel savrulmadan birkaç gün sonra ise o meşhur "sistemsel sorun" patlak verdi ve ekran uzun süre karardı.
Aslında bu kronoloji her şeyi anlatıyor: Zihnen kararan bir ekranın, teknik olarak da fişinin çekilmesi kaçınılmazdı. Altın ararken kaybedilen yayıncılık ciddiyeti, yaşanan teknik arızayla sadece tescillenmiş oldu.
Bu durum, teknik bir kopuşun çok ötesinde, adım adım örülen bir entelektüel çöküşün hazin finalidir.
Dedektörle Gazetecilik Aramak
Ankara’nın o gri ama vakur koridorlarında, gazeteciliğin "mutfağında" yetişen, heyecanı cebinde o "tıfıl" günlerinden bildiğimiz Serdar Cebe; yılların imbiğinden süzülüp gelen tüm birikimini, bir mekanik "bip" sesine meze yaptı. Ekranda elinde dedektörle "Bakın burada ötüyor" diye tebessüm ederken, aslında sadece bir metali değil, mesleki haysiyetini o stüdyonun zeminine gömüyordu. Bu izlediğimiz bir "yaratıcı yayıncılık" örneği değil, reyting denilen o doymak bilmez canavarı beslemek için kendi kariyerini ateşe attığı bir "canlı yayın infazıydı".
Bir gazetecinin ağırlığı, elindeki dedektörün sinyaliyle değil, kaleminin namusuyla ölçülür; Cebe o gece o cihazla altın değil, kendi geçmişinin enkazını arıyordu.
Gazetecilik, karanlıkta altın arama işi değildir; gazetecilik, karanlığa ışık tutma işidir. Işığı elinden alıp yerine dedektör verirseniz, sadece sehpanın üzerindeki madeni bulursunuz ama toplumun vicdanındaki yerinizi kaybedersiniz. Popülizm öyle bir bataklıktır ki; içine bir kez düştüğünüzde, debelendikçe daha çok "altın" bulduğunuzu sanırsınız, oysa sadece daha derine batarsınız.
Mağduriyet Zırhı ve İçerik İflası
SÖZCÜ TV’nin ekranı karardığında Yılmaz Özdil hemen o bildik "susturuluyoruz" feryadına sarıldı: "Öyle susturamadılar, böyle susturdular!" diyerek suçu yine dış mihraklara, gizli ellere havale etti.
Ey Özdil, başkalarının tetiği çekmesine gerek yok ki; sen kendi yayıncılık anlayışınla SÖZCÜ TV’nin bahçesine o meşhur incir ağacını çoktan dikmişsin! Suçlu ilan edecek bir "hayalet" aramadan önce, stüdyondaki aynaya ve o aynadan yansıyan pespayeliğe bakman kafi.
Çok uzağa gitmeyelim, hafızaları tazeleyelim: Koskoca bir Orta Doğu krizini, İran-İsrail-ABD savaşını bir astroloğun ağzına bakıp "Kova burcunun sert etkileriyle" açıklamak, bu milletin aklıyla alay etmek değil de nedir?
Strateji merkezlerinin yerini yıldız haritaları, emekli generallerin ve bölge uzmanlarının yerini falcılar aldığında; orası artık bir haber merkezi değil, reyting uğruna ruhunu satmış bir modern zaman panayırıdır.
Kanalın, gelen tepkiler üzerine "Konukların görüşleri kendilerini bağlar" diyerek kenara çekilmesi ise tam bir pişkinlik örneği. Bu savunma, tezgahına zehirli gıda koyan bakkalın, zehirlenen müşteriye "Ben üretmedim, toptancıdan aldım" demesinden farksızdır.
Eğer o vitrini siz kuruyor, o konuğu o koltuğa siz oturtuyorsanız; o zehirden de, o cehaletten de birinci derecede siz sorumlusunuz. Kendi bindiği dalı "popülizm" testeresiyle kesen bir anlayışın, dal kırılınca "Dışarıdan rüzgar esti" diye ağlamaya hakkı yoktur!
İkinci Özdil Dönemi: Bir Efsanenin Likidasyonu
Yılmaz Özdil, Türk basınında kendine has üslubu ve söylemleriyle yer edinmiş, bir gazeteci yazardır. Ancak SÖZCÜ TV’deki bu "İkinci Özdil Dönemi", maalesef o görkemli kariyerini bizzat sahibi tarafından tasfiye edilişine sahne oluyor.
Değerli okurlar, sosyal medyanın o sığ, teyitsiz ve "en çok ben bağırırım" diyen hırçın diline teslim olan usta kalemler; yılların birikimini üç-beş "beğeni" ve dijital "tık" uğruna bozuk para gibi harcıyorlar.
Ekranda elinde dedektörle altın arayan, jeopolitiği burç yorumlarına kurban eden bu yeni yayıncılık anlayışı, aslında Özdil’in kendi inşa ettiği kaleyi içeriden dinamitlemesidir.
Sosyal medyanın geçici parıltısına aldanıp, gazeteciliğin o ağır ve vakar mirasını bir kenara itmek; usta bir zanaatkarın, altın değerindeki sanatını panayır tezgahında plastik boncuklarla takas etmesi gibidir. Bilgi ve birikim, sosyal medya mecralarının vahşi iştahına meze yapıldığında, geriye ne o eski efsane kalıyor ne de sığınılacak bir güven limanı.
Sosyal medya, gazeteciler için bir vaha değil, bir seraptır. O serabın peşinden koşanlar, yanlarında yıllarca biriktirdikleri saygınlık heybelerini de boşaltıyorlar. Sert söylemlerle, hamasetle ve "bulvar gazeteciliği" sosuyla sunulan içerikler, belki geçici bir rüzgar estirir ama o rüzgar en çok sahibinin fenerini söndürür.
Çözüm mü?
Meslektaşlarım soruyor: "Çözüm ne?"
Çözüm; medyanın altın arayıcısı değil, kuyumcu titizliğine geri dönmesindedir.
Çözüm; ekranı karartan "teknik arızalarda" değil, zihinleri karartan "içerik arızalarında" aranmalıdır.
Görünen o ki, Yılmaz Özdil ve ekibi için bu yolun sonu, o çok güvendikleri dedektörün sinyali gibi kesik kesik gelmeye başladı. Çünkü halk, altın gibi değerli haber ister; altın taklidi yapan teneke şovları değil.
‘Ekran Kedisi’ der ki; Medya bir aynadır; ama ayna kirlendiğinde yansıyan görüntü devleşen bir gerçeklik değil, sadece çirkin bir lekedir.
‘Ekran Kedisi’ne ulaşmak için: medyaradar@gmail.com
EKRAN KEDİSİeditor@medyaradar.com