TÜRK DİLİ'NDE BİLİNDİK TANRISALLIKLAR


İçinde “Tanrısallık” kavramı geçen bir yazıyı ilk defa kullanmıyorum bununla ikinci olacak. Eski dostlara ve okurlara garip gelebilir. Ben de öyle gelsin diye kullanıyorum. Başlığın vazifesi yazının özünü vermekle beraber algı ve sansasyon çağında çarpıcılık gibi gizli bir vazifeyi de şamil. Tarihsel açıdan bakıldığında divan edebiyatından mirastır. Daha eskisini benden daha fazla halk edebiyatına ve eski edebiyata meyilli olduğuna inandığım Yaşar VAROL hocama sormak lazım. Ben biraz daha edebiyatın çağdaşça tarafında azıcık da batı kıyısında duranlardanım. Neyse şüpheye düşenler için hatırlatalım kelimenin literal karşılığı “Tanrı ile ilgili” olan olsa da kutsal üzerinden pirim yapıp (din ticareti, milli ve manevi değer hatta yeri geldiğinde Gardrop Atatürkçülüğü, mehdicilik mesihcilik) yaratıcıdan rol çalıp, kutsalın durumundan vazife çıkarmanın düşkün hallerini böyle tahfif etmeyi uygun görüyorum. Aslında hafifliğini bu şekilde alegorileştirip bir manada ironize etmeyi tercih ediyorum.
          H.z. Peygamberi kamyonete bindirmenin bir çeşidini farklı bir yazıda arz ettim. Ama iş hayatımızın bütün ünitelerini öyle kuşatmış ki devam etmekte ve muktedir olmakta devam eden zihniyet hala varlığını göstermekte ısrarcı. Eskilerin tabiriyle “ispatı vücut” için adeta her alanda meydan okuyor. Şimdi “İnsan gerçek hayatta görmediğini rüyasında göremez gördüğünü iddia eden sadece tasavvurunu görür.” Diye normal zeminde lise düzeyinde bir bilgiyi tekrar ederek işi teoriye boğma derdinde değilim.  Ama geçtiğimiz günlerde Yaşar VAROL, saygın ya da saygın olması gereken bir edebiyat dergisinde de benzer bir duruma dikkat çekti. Dergide çıkan bir öyküde H.z. Peygamberi rüyasında gören kahramandan Peygamberimiz “ulu bir çınar”ı kesmesini ister. O da bunu harfiyen uygular. Burada metnin edebi tahlilini yapacak değilim. Ya da Yaşar VURAL’ın tarihsel açıdan itiraz ettiği kesmenin nesnesi olan “ulu çınar” metaforuna değinmek için de bu yazıyı kaleme almadım. Benim bu yazıyı burada kaleme almamdaki nedenim liyakatin çıkıp dogmatik güdümün girdiği her yer pespayeleşir. Naklin olduğu yerden akıl firar eder. Aklın olmadığı yerde fikir olmaz. Dolayısıyla sant ve edebiyatın icrası bir takım anlatıların yeniden üretimi şeklinde tezahür eder.
      Bu sadece dinci tahakküm ile ilgili değildir. Sanatın merkezine ideolojiyi koyan her güdümlü kafa kendi propagandası için sanatı tüketir. Bu, bugün siyasal İslam ise yarın Marksizm ya da başka bir şey… Bu yazıya konu olan hikaye ve yazardan bağımsız olarak bir hatırlatma ile yazıyı neticelendirelim. Sallabaştan, sanatçı, düşünür, aydın çıkmaz.