"Türkiye, Suriye'de ABD ile hareket etmek istiyor"


Barış Doster, Suriye krizi sürecini değerlendirdi: "Türkiye, Suriye'de ABD ile hareket etmek istiyor"

Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve akademisyen Barış Doster, Suriye krizine yönelik tüm süreci değerlendirdi. Türkiye'nin düğmeyi baştan yanlış iliklediğini vurgulayan Doster, "Türkiye, Suriye'ye çullanan ABD ile birlikte hareket etmek istiyor. İki ülke arasında Rusya'nın aracılığına gerek duymadan temas kurulmalı. Hem Rusya ile hem ABD ile süreci yönetmeye çalışmak sürdürülebilir değil" dedi

Türkiye'nin gündeminde sınır komşumuz Suriye ile yaşanan büyük gerilim var. Son günlerde çok sayıda Türk askeri art arda Suriye'de şehit oldu. İktidar, her şehit haberinden sonra intikam vurgusu yaparak, gerektiği takdirde Suriye ile savaşa girileceğine yönelik açıklamalarla gerilimi artırdı. Savaş tehlikesi başta Türk halkını olmak üzere tüm dünyayı tedirgin etti. Peki başından beri Suriye ile ilişkimiz bu hale nasıl geldi, hangi faktörler sınır komşumuz Suriye'yi düşman kıldı, bundan sonra ne olacak, Türkiye sorunu çözmek için hangi adımları atmalı? Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve akademisyen Barış Doster değerlendirdi... Doster, iki ülkenin mutlaka temas kurması gerektiğini ve Türkiye'nin Mustafa Kemal Atatürk'ün dış politikaya ilişkin öğüdünü hatırlattı. 

Suriye’deki kayıplarımız sürüyor. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Suriye’de ne işimiz var?” diyenlere, ‘Her kimse Türkiye’nin Suriye’de ne işi var diye soruyorsa, bilin ki ya gafildir ya da bu ülkenin hasmıdır’ diye verdiği bir karşılık var. Ancak bu sorunun cevabı değil elbette... Ben de bir kez daha size sorayım; Türkiye’nin Suriye’de gerçekten ne işi var?

Suriye politikasında Türkiye son dönemde yaygın olarak olarak kullanılan ifadeyle düğmeyi baştan yanlış ilikledi. Dolayısıyla son zamanlarda atılan kimi doğru adımlardan da Mehmetçiğin olağanüstü fedakârlığına rağmen umulan politik sonucu almıyor. Sahada silahlı kuvvetler unsurları büyük bir gayretle şehitler vererek, olağanüstü fedakârlıkla çalışıyorlar ama bu fedakârlıktan ve bu askeri başarıdan ona layık ona koşut bir siyasal kazanç, bir diplomatik çıktı elde edilemiyor. Çünkü düğme daha baştan yanlış iliklenmişti.

SURİYE’DEKİ HER GELİŞME TÜRKİYE’Yİ ETKİLER

Türkiye’nin Suriye ile 911 km sınırı var. En uzun kara sınırına sahip olduğumuz komşumuz Suriye. Bu yönüyle Suriye Türkiye’nin Ortadoğu’ya açılan en büyük kapısı. Suriye’dek diplomatik, politik, güvenlik, toplumsal her gelişme ister Suriye’nin iç dinamiklerinden kaynaklansın, isterse tamamen dış dinamiklerden kaynaklansın Türkiye’yi doğrudan etkiler. Tükiye’nin arkasını dönmek, ‘Ben sınırları kapatıyorum’ demek, kulağının üzerinde yatmak gibi bir lüksü yoktur. Mart 2011’den bu yana ABD emperyalizmi, bölgesindeki müttefiklerle beraber Suriye’ye çullandı.

TÜRKİYE GEREKSİZ TARAF OLDU

Esad’ı devirmeye çalışmak kısmında dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nu da anmak gerekiyor, bu işin barajı çok büyük ölçüde Ahmet Davutoğlu’na aittir. Esad’ı devirmeye kalkışmak Şam’da namaz kılmak düzleminde çok büyük laflar etti. Bu Türkiye’nin yanlışıydı ama 911 km sınıra sahip olduğunuz bir ülkedeki her şey sizi etkiler. Hele Suriye, Türkiye, İran ve Irak’ta toplumsal yapının, sosyolojik zeminin, demografinin üç aşağı beş yukarı pek çok ortak unsurdan oluştuğu ele alınırsa yani 4 ülkede de; alevi, sünni, şii, kürt var. Bu yüzden Suriye’deki gelişmelere de arkasını dönmesi mümkün değil Türkiye’nin. Peki bu aşamadan sonra Türkiye ne yapabilir? Türkiye maalesef Suriye meselesinde o kadar gereksiz yere taraf oldu ki, Türkiye’nin çok haklı olarak açıklayabileceği argümanları vardı; terör ile mücadele ve sınır güvenliği en başta. O kadar gereksiz yere taraf oldu ki şimdi artık bunu toparlayamaz hale geldi. Başta beraber hareket ettiği ABD ve bölgesel müttefiklerden uzaklaşıp Rusya ve İran ile beraber hareket etmeye başladı. Ama o konuda da Türkiye’de iç siyasette tam bir uzlaşma yok hem de Türkiye ABD ile beraber bir taraftan da Rusya ile beraber Suriye’de bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ama gelin görün ki Türkiye Fırat’ın bir yanında Rusya ile komşu oldu öbür yanında ABD ile komşu oldu. Türkiye bir taraftan Suriye’nin bütünlüğünü ve egemenliğini savunan Rusya ve İran’la beraber hareket ediyor, Astana ve Soçi süreçlerinden sonra. Bir taraftan da hâlâ ABD ekseninden kopamadığı için o soğuk savaş kalıntısı emperyalist ezberi bozamadığı için Suriye’yi bölmek, parçalamak isteyen Suriye’ye çullanan ABD ile hareket etmeye çalışıyor. Bunun sürdürülebilir ve sağlıklı olmadığını da çok daha net görüyoruz.

Türkiye’nin başta Suriye konusu olmak üzere izlediği dış politika neredeyse herkes tarafından eleştiriliyor. Rusya ile yakınlaşma ardından gerilim ve hemen ardından ABD ile yakınlaşma. Geçtiğimiz günlerde ABD, temsilcisini Türkiye’ye gönderdi. Türkçe konuştu, ‘Müttefikimizin yanındayız’ dedi. Geçmişte ABD ile yaşanan büyük gerilimler, Twitter üzerinden Trump’ın tehditleri... Türk medyasının bu dengeleri farklı yansıtma çabaları, mülteciler üzerinden yapılan pazarlıklar… Peki kapalı kapıları ardında gerçekte ne oluyor?

Önce görünene bakalım; Türkiye’nin birkaç önemli sorunu var. Birincisi, ki büyük güç; hem ABD hem Rusya bizim Suriye’de adeta sınır komşumuz oldular. İkinci, her iki güç de başka başka gerekçeler, araçlar ve hedeflerle PKK-PYD terör örgütünü destekliyorlar. Üçüncüsü, her iki büyük güç de Türkiye’nin Suriye topraklarındaki askeri varlığına ve askeri harekatlarına karşılar. Bu süreç Türkiye’nin manevrası daraltan ve elini zayıflatan bir unsur. Ama gelin görün ki Türkiye’nin her iki büyük güçle de çok ciddi, çok büyük ölçekli tarihsel ilişkileri var. ABD ile NATO’da ittifak halinde. ABD’nin Türkiye’nin sadece silahlı kuvvetleri üzerinde değil, bürokrasisi, ana akım siyaseti, toplumu, kültürü, medyası, akademisi üzerinde çok ciddi etkileri var. Dahası ABD Türkiye’yi hem doğrudan hem de IMF gibi Dünya Bankası, NATO gibi üye olduğumuz uluslararası örgütler üzerinden de sıkıştıracak araçlara sahip. Türk ekonomisi üzerinde çok ciddi bir nüfusu ABD’nin. ABD başkanı, sosyal medyada bir paylaşımda bulunuyor, Dolar 7 lirayı geçiyor. Bir taraftan gelelim Rusya’ya, Rusya şu anda bizim doğalgazda en büyük tedarikçimiz. Tükettiğimiz doğalgazın yüzde 50-55’ini Rusya’dan alıyoruz. Rusya petrolde bizim en büyük tedarikçimiz. 2018 yılında Türkiye en fazla petrolü Rusya’dan ithal etti. Rusya bizim ilk nükleer santralimizin inşaatını yapan devlet, Mersin Akkuyu’da ve Rusya Almanya’nın ardından Çin’in önünde bizim iki numaralı dış ticaret ortağımız. Bu da Rusya’ya bizim enerji bağlamından ekonomi bağlamına kadar yoğun şekilde ne yazık ki ambargoya maruz kalmamıza neden oluyor. Bunun turizm boyutu da var. En sona S-400’ü sakladım ki ben S-400’ü destekleyen bir arkadaşınızım. İleri teknolojiye sahip, savunma güvenlik politikamızda etkili olabilecek bir araçla, bir hava savunma sistemiyle ve Türkiye’nin bunu ithal etmesiyle Türkiye üzerindeki nüfuzu daha da artacaktır. Enerjinin, ekonominin, dış ticaretin, turizmin yerine bir de S-400 hava savunma sisteminin ithalatı, Rusya’nın, Türkiye’nin enerjisi üzerinden ekonomisi, ekonomisi üzerinden dış politikası üzerindeki etkisini artıracaktır. Bu zor bir denge. Türkiye ne yapacak? ABD ile papaz olduğunda Rusya’ya yaklaşmak Rusya ile gerilim yaşadığında bir daha ABD’ye yönelmek bu çok sağlıklı ve sonuç alıcı bir yöntem değil.

Bunu bir cendere olarak tanımlamak son derece mümkün. Peki nasıl kurtulacağız?

Yüz sene evvel Sultan Abdülhamit, döneminde de Batılı büyük güçler arasında dengeye uğrayarak onların kendi aralarındaki çekişmeden, çıkar çatışmasından faydalanarak, Osmanlı Devleti’nin ömrünü bir miktar uzatmıştır. Ama bu çok uzun yıllar sürmemişti. Bu süreç imparatorluğu dağılmaktan da kurtaramamıştır. 100 sene sonra yeni Osmanlıca arayışlar kapsamındaki denge arayışı ne öğretir bize? Bunun sürdürülebilir olmadığını, sonuç alıcı olmadığını ve sadece bir süre için işe yarayacağını öğretir.

RUSYA, TÜRKİYE'YE S-400 SATARAK BÜYÜK KAZANIMLAR ELDE ETTİ

S-400 konusu son dönemde tekrar gündeme geldi. Özellikle son dönemde Rusya ile yaşanan gerilimden sonra biz bu füzeleri aldık ve hemen sonrasında birçok kesim bu füzeleri Türkiye’nin ne yapacağını sorguladı, kriz durumda nasıl kullanacağına karşı kaygılarını dile getirdi. Bu soru Suriye ile tekrar kriz yaşadığımızdan beri yine gündemde. Ne düşünüyorsunuz?

Rusya bize S-400 satarak çok büyük kazançlar elde etti. Bir kere parasal anlamda kazandı. Bir NATO üyesi ülkeye silah sattı, reklamını yaptı.  NATO’da ciddi bir çatlağa sebep olduğu, Türkiye’den kaynaklı bir gerileme sebep olduğu için NATO’da büyük bir travma yarattı. Bu da Rusya’nın kazanç hanesine yazılan başka bir madde oldu. Dördüncüsü bütün dünyaya Türkiye sayesinde reklam yapmış oldu. Türkiye’nin NATO ile didişmek pahasına, NATO ve ABD ile ters düşmek pahasına ve hatta ambargo yemek pahasına Ruslardan S-400 alması bütün dünyada S-400 müşterisini artırdı. Rusya bu anlamda ekonomik, politik, diplomatik anlamda kazanç sağladı. Gelelim öbür tarafa; ABD ile yaşanan gerilim belli ama ABD ile bizim maalesef çok yapısal bağlılıklarımız var. ABD’nin Türkiye’nin siyaseti, diplomasisi, ekonomisi üzerinde çok güçlü nüfusu var. Şunu da unutmayalım; Rusya, Suriye sahasında öncelikli inisiyatif sahibi olan devlet. Nasıl ki Irak’ta ABD ağır basıyor, Suriye’de de Rusya ağır basıyor. Peki Rusya Suriye ilişkileri yeni mi böyle oldu? Hayır. Soğuk Savaş döneminden bu yana kurumsallaşan ilişkiler var. 1971 yılında imzalanan antlaşma ile o dönem Sovyetler Birliği Akdeniz’deki ilk ve uzun yıllar boyunca tek deniz üssü olan Suriye’de bir liman şehri olan Tartus’da askeri üs elde etmiştir.

Suriye ve Rusya arasında Soğuk Savaş döneminden başlayan bu ilişkinin temel çıkar odak noktası nedir?

Bir; Suriye gibi küçük bir devlet ama Arap aleminde ve Ortadoğu’da önemli politik ağırlığı olan bir devlet. Sovyetler Birliği, günümüzde de Rusya için çok önemli stratejik bir boyutu var. Deniz Kuvveti bağlamında hareket edersek; güvenlik, jeopolitik boyutu var. Suriye ordusunun kullandığı araç gereçlerin yüzde doksanını Rusya kurdu. Dün Sovyetler Birliği bugün de Rusya için Suriye vazgeçilmez bir coğrafya. Tersten baktığımızda Suriye dün SSCB’ye bugün de Rusya’nın desteğine muhtaç. Tabii elbet de sahada önemli bir bölgesel aktör olan İran’ı da unutmamak lazım. 2010 yılı Aralık ayında Arap Baharı başladığında o döneme kadar Suriye 21-22 milyon nüfuslu, ekonomik olarak büyük petrol ve doğalgaz zengini olmasa dahi iktisadi ölçekde kendine yeten bir ülke. Ayrıca Arap coğrafyasının en laik rejimi olarak tanımlayabiliriz. 

BÖLÜNMEK İSTENEN SURİYE ÇOK GÜÇLÜ DİRENİYOR

Nüfusunun da kabaca yüzde 10’u kadar gayrimüslim olan, yüzde 8-10 civarında kimlik cüzdanı dahi vermediği bir Kürt nüfusu olan devlet idi. İstihbarat örgütü güçlüydü ve Arap coğrafyasında diplomatik anlamda kuvvetli bir devletti. Gelinen noktada ne oldu 2010’dan 2020’ye kadar? Ülkesi içinde 8 milyon insan yer değiştirdi. 8 buçuk, 9 milyon insan Suriye dışına çıktı. Bunun 5 milyonu geçici koruma statüsüne sahip sığınmacılar olarak Türkiye’de. 1 milyona yakını Almanya’da, 1 milyonu Lübnan’da, 1 milyonu Ürdün’de. 20-22 milyonluk bir ülkeninin 10 milyonu, kabaca yarısı ülkesinin dışına gitmiş. Bütün altyapı harap olmuş. 1 milyona yakın insan hayatını kaybetmiş. Eğitim, sağlık, adalet hizmetleri çökmüş. Suriye çok ağır bir şekilde yara almış durumda. Ülke, ABD tarafından fiilen bölünmek isteniyor. ABD’nin kimi düşünce kuruluşları Suriye’nin dörde, beşe, altıya bölüneceğini öngörüyor. Dikkat edersek Suriye Batı’da da Türkiye’de de pek çok uzmanı, yorumcuyu, araştırmacıyı yanıltarak hayli direndi ve direnmeye devam ediyor. Burada elbette Rusya’nın, İran’ın, Lübnan Hizbullah’ının desteği önemli. Türkiye’de kimilerinin ‘Esad’ın arkasında ordudan, polisten Suriye istihbaratı dışında kimse yok’ şeklindeki önyargıları yaklaşımları çuvallamış durumda. Bütün bunlara rağmen Esad sanılandan kendi ölçeğinde daha kuvvetli. Evet Rusya’nın, İran’ın desteği mühim ama eğer iç dinamikler arkasında olmasıydı Suriye’de ordunun, polisin, istihbaratın dışında Nusayrilerin dışındaki kesimlerden de destek almasaydı eğer Esad sadece Rusya ve İran desteği ile 9 sene Amerika’ya, Suudi Arabistan'a, bu kadar terör örgütüne karşı ayakta kalabilir miydi? Bu soru önemli. Demek ki o anlamda Esad’ın arkasında iç destek, Türkiye’de ve dünyada 'Esad dayanamaz, sadece azınlığa yaslanıyor' tahminlerini yanılttı.

Suriye bütünlüğünü koruyabilecek mi?

Bu zor bir soru. Eğer Suriye bütünlüğünü korursa, Türkiye, Irak ve İran için de geçerlidir. Suriye toprak bütünlüğü, bağımsızlığı, egemenliği Türkiye, İran ve Irak’ın egemenliğini pekiştirir. Yok eğer Suriye bunları koruyamazsa sırada İran ve Türkiye senaryoları akla gelir. Suriye’nin bütünlüğünün koruması çok önemli. Türkiye o anlamda çok doğru olarak Soçi ve Astana süreçlerinden Suriye’nin bütünlüğünün garantörü olan bir devlet, Rusya ve İran ile beraber. Bu doğru bir hamle ama bunu kağıt üzerinde bırakmadan eylemli olarak ortaya koymak gerekir.

Esad’ın Türkiye sınır bölgesine yaptığı operasyonlarla mülteci akınını Türkiye’ye yönlendirdiği, bu stratejiyi Rusya ile tasarladığı iddia ediliyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

İdlib’de kimlerine göre 350 bin kimilerine göre 1 milyona yakın sığınmacı dalgası Türkiye’ye yönelmiş durumda. Türkiye’de kabaca 5 milyon geçici koruma statüsündeki sığınmacıları misafir eden bunlar için 40 milyar dolardan fazla para harcayan bir ülke. En son İYİ Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Ümit Özdağ bu paranın 55-60 milyar dolara yaklaştığını söyledi. Dikkate alınırsa Türkiye’nin sosyolojik, güvenlik, mali düzlemde yeni Suriyeli sığınmacı akımına tahammülü yok. Sınırımıza yönelik ciddi bir akın söz konusu, peki bu nasıl engellenecek? Türkiye diyor ki 'Rusya’ya sen rejimin İdlib’e ve çevresine askeri harekat yapmasını engelle. Rejimi bu tür askeri hareketlar konusunda engelle'... Rusya’da karşılığında 'Sen İdlib’deki ılımlıları (ki bunun ne demek olduğu ayrı bir tartışma konusu) ayrıştıracaktın, radikalleri de silahsızlaştıracaktın. Temel açmaz da buradan kaynaklanıyor. Türkiye’nin başında beri bu sözü vermesi zaten zor bir iş. Orada hem bölgesel hem de küresel ölçekte pek çok irili ufaklı terör örgütü ılımlılardan ayrıştırmak ve onların elinden silahlarını almak gerçekten zordu. Sadece Türkiye’nin değil hiçbir büyük ölçekli ülkenin yapamayacağı bir şeydi. Eğer Türkiye ve Rusya arasında karşılıklı bir restleşme olursa Türkiye Suriye’de, Suriye Silahlı Kuvvetleri ile değil Rusya ile muhatap olur. Bunu hiç kimse istemez. Sonuç getirmez, herkesin kaybetmesine ama ABD’nin kazanmasına sebep olur.

AB ÜLKELERİ TÜRKİYE'Yİ TAMPON OLARAK KULLANIYOR

ABD ve Rusya üzerinde konuştuk. Bu süreç içerisinde AB’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? AB’nin mülteci sorunu Türkiye’nin üzerine yıktığı görülüyor.

Suriye'ye Fransa’nın tarihsel bir emperyalist devlet olarak ilgisi vardır. AB’nin lideri olan, en güçlü ekonomisi olan Almanya’nın Suriye meselesinde çok önde olmadığını görüyoruz. İngiltere zaten AB’den çıktı ama her zaman bir emperyalist devlet olarak oralardadır. AB’nin kurumsal kimliği ile Suriye sahasında çok büyük bir etkisi yok ama AB üyesi devletlerin sığınmacılar onlara gitmesin diye Türkiye’yi arada tampon olarak tutma yönünde çok ciddi bir çabası var. Türkiye’de bunu sıklıkla AB’ye karşı bir koz olarak kullanıyor. AB’de böyle tutmaya çalışıyor. Sığınmacılar için vadettikleri 6 milyar Avro’nun da yarısını verdiler.

Geçtiğimiz günlerde AB’de yapılan bir ankette; dünyanın gerilimini artıran, dünya barışı açısından tehlike olarak görülecek ülkeler arasında sıradan AB’li yurttaşlar Türkiye’yi de dahil etti. Türkiye’nin zaten bir yalnızlaşma süreci var, bir de bir imaj kaybı yaşıyoruz. Bunun önüne nasıl geçeceğiz?

Bu elbette zor. Sadece diplomasi yöntemleriyle olmaz. Klasik diplomasi yöntemlerinin yanına kamu diplomasisi faaliyetleri eklemek gerekiyor. Bu da tek başına işe yaramaz. Spor insanları, kültür insanları, edebiyat, bilim insanları daha fazla öne çıksınlar. Türk diasporası daha fazla seferber olsun. Dünyada Türkiye dışında 8 milyon Türk vatandaşı yaşıyor. 8 milyon insanın 5 buçuk milyonu Avrupa’da yaşıyor, 3 buçuk milyonu da Almanya’da yaşıyor. Eğer kenetlenebilirse büyük bir güç. Bu sadece kamu diplomasisi faaliyeti ile çözülebilecek bir faaliyet değil. Türkiye’nin imajını düzeltmek için önce içerisini de düzeltmesi gerekiyor. Ekonomisini, adaletini, eğitimini dört dörtlük yapması geriyor.

Mevcut siyasal iktidar döneminde Suriye-Türkiye uzlaşmasını mümkün görüyor musunuz?

Bundan 1 ay evvel Suriye Resmi Ajansı bir haber geçmişti; Moskova’da Rusların ev sahipliğinde Türkiye’nin ve Suriye’nin istihbarat örgütlerinin en tepe isimleri bir araya gelmişlerdi. Bu önemli ve olumlu, açık bir görüşmeydi. İlk kez fotoğrafla beraber iki üst düzey istihbarat yetkilisi Rusya’nın ev sahipliğinde görüştü. Gönül isterdi ki Rusya’nın aracılığığını bir kenara bırakıp, Türkiye 911 km sınırına sahip olduğu bir ülkeyle kendisi doğrudan görüşsün. Çünkü aksi Rusya’yı aracı kılarak Suriye ile temas sağlıklı değildir.

Türkiye ve Suriye arasında küçük temaslar dahi yok mu?

Küçük temaslar var. Diplomatik kanallar devre dışı bırakılmış değil. Er ya da geç doğrudan temaslar gene başlayacak.

MUHALEFET ÇÖZÜM ÖNERİLERİNİ MADDE MADDE SOMUT CÜMLELERLE AÇIKLAMALI 

Muhalefet bu soruna yönelik nasıl bir çözüm önerisinde bulunmalı?

Muhalefet elbette başından beri olumlu şekilde uyardı. Ama başarılı olamadı. Muhalefetin devleti yönetme yetkisi olmadığı için resmi adımlar atamaz. Ama toplantılar, konferanslar, sempozyumlarla ki mesela CHP birkaç ay önce İstanbul’da bir Suriye konferansı düzenledi. Muhalefet çözüm önerilerini çok somut kısa cümlelerle madde madde açıklamalı. Suriye meselesinin sadece dış politika meselesi olmadığını Türkiye’nin güvenliğini, ekonomisini birebir etkilediğini, sadece sığınmacı durumundan değil sınır ticareti durumundan da Türkiye’nin günlük hayatının önemli bir maddesi olduğu en net şekilde anlatılmalı.

Türkiye, Suriye savaşı sürecinde verdiği şehitlerle, büyük bir sığınmacı göçüyle karşı karşıya kalmak, güvenlik sorunları, ekonomik kriz, dünyada diplomasi prestiji kaybı gibi çok ciddi konularla karşı karşıya kaldı. Zararın neresinden dönülürse kârdır mantığı ile yaklaşırsak bu aşamadan sonra en hızlı atılması gereken adım sizce ne olmalı?

Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politikaya yönelik ünlü öğüdünü hatırlayalım hemen, üç maddedir;

1) Emperyalizm ile çok içice geçme
2) Her daim Moskova ile ilişkileri önemse
3) Arap devletlerinin kendi içine ve kendi aralarındaki meselelere asla bulaşma.

Eğer Türkiye bu kadar şehit verdikten sonra 'Zararın neresinden dönsek kârdır' diyecekse büyük devrimci önderimiz Mustafa Kemal Paşa’nın bu üç öğüdü bence kulaklara küpe olmalı.

Bu süreçte AKP iktidarının Suriye krizini lehine kullandığını düşünen, iktidarı çok sert eleştiren birçok uzman, araştırmacı var. Siz buna katılıyor musunuz?

Şöyle ki sadece Suriye meselesinden dolayı değil diğer dış politika meselelerinde de iktidar konuyu çok fazla iç siyaset aracı kılmaya çalıştı. Dış politikada muhataplarına ‘Eyyy’ diye başlayan cümleler kurup bunu iç siyasette tahkim etmek için o kadar kullandı ki. Bu artık iç siyasette umulan oyu getirmemeye başladı. Bu içeride de dışarıda da Türkiye’nin irtibatını aşağıya çekti. ‘Eyyy Almanya, eyy Fransa’ diye başladıktan sonra Türkiye ikili görüşmelerde çok yumuşak bir üslup sergiledi. ‘Eyy Trump’ diye başladıktan sonra ‘Dostum Trump’ diyen bir üslubu tercih etti. Dışarıdaki liderleri Türk kamuoyun karşı düşman olarak yansıyor ama dışarıdaki görüşmelerde hiç böyle bir şey yok.

Türkiye kime güvenebilir?

Türkiye ancak kendine güvenebilir. Eğer güçlü bir ekonomisini, toplumsal yapısı, istikrarlı bir siyasal yapısı, silahlı kuvvetleri yoksa. Mustafa Kemal Paşa’nın dediği gibi kuvvetli bir iç cephesi yoksa bu işler çözülmez. Türkiye'nin güveneceği kendi birikimi, kendi kimliğidir.

SÖYLEŞİ: Mustafa BÜYÜKSİPAHİ

Cumhuriyet