Kıbrıs meselesi, sadece bir diplomasi başlığı değil; bir varoluş, bir egemenlik ve bir güvenlik meselesidir. Bu gerçeği görmeden yapılan her değerlendirme eksik, hatta tehlikelidir. Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’nun son açıklamaları tam da bu noktada önemlidir. Çünkü Ertuğruloğlu, süslü cümlelerin arkasına saklanmadan, sahadaki gerçeği olduğu gibi ortaya koymaktadır.
Bugün Güney Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeler, meselenin artık klasik bir “çözüm arayışı” çerçevesini çoktan aştığını göstermektedir. Rum lider faşist Eokacı/Enosisçi Nikos Hristodulidis’in izlediği politika, adayı bir barış zemini olmaktan çıkarıp uluslararası güçlerin askeri ve stratejik hesaplarının merkezine dönüştürmektedir. İngiliz üslerinin tarihsel rolü ortadayken, bugün bu üslerin ABD ve diğer aktörler tarafından aktif biçimde kullanılması, Kıbrıs’ın giderek bir askeri üs adasına dönüştüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
Ertuğruloğlu’nun dikkat çektiği gibi mesele sadece üsler değildir. Mesele, zihniyettir. “Helen adası” söylemi üzerinden şekillenen anlayış, Kıbrıs Türk halkını yok sayan, hatta onu bir engel olarak gören bir yaklaşımdır. Böyle bir anlayış karşısında “iyi niyetli diyalog” beklentisi gerçekçilikten uzaktır. Tarih bize defalarca göstermiştir ki, tek taraflı iyi niyet, karşı taraf için çoğu zaman bir zafiyet göstergesi olarak okunur.
Bu noktada Kıbrıs Barış Harekâtı’nın anlamını yeniden hatırlamak gerekir. Bu harekât bir saldırı değil, bir güvenlik hamlesiydi. Kıbrıs Türk halkının varlığını korumaya yönelikti. Bugün gelinen noktada aynı güvenlik refleksinin, farklı yöntemlerle de olsa sürdürülmesi gerektiği açıktır. “Barış istiyorsanız savaşmayı göze aldığınızı göstermeniz lazım” yaklaşımı, kulağa sert gelebilir; ancak uluslararası ilişkilerin doğasında bu gerçek vardır.
Ne var ki içeride farklı bir tablo ile karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın ortaya koyduğu “akıl ve barış dili” vurgusu, artık masum bir üslup tercihi olmanın ötesine geçmiş durumdadır. Açıkça görülmektedir ki, Erhürman göreve geldikten sonra Türkiye ile doğrudan bir çatışma görüntüsü vermemek adına, gerçek siyasi hedefi olan federasyon tezini açıkça dillendirmekten kaçınmaktadır. Ancak bu durum, izlenen politikanın özünü değiştirmemektedir.
Bugün gelinen noktada ortada net bir sapma vardır. Devletin Türkiye ile birlikte ortaya koyduğu egemen eşit iki devlet politikası varken, bununla bağdaşmayan söylem ve yaklaşımların “barış dili” adı altında sunulması, stratejik bir belirsizlik yaratmaktadır. “Dönüşümlü başkanlık” gibi federasyon modeline ait unsurların gündemde tutulması da bu sapmanın en somut göstergelerinden biridir.
Ertuğruloğlu’nun eleştirisi tam olarak bu noktaya yöneliktir: Devlet politikası ile bireysel siyasi çizgi arasındaki uyumsuzluk. Bu sadece bir görüş ayrılığı değildir; devletin geleceğini doğrudan etkileyen bir yön meselesidir. Daha da önemlisi, bu yaklaşımın kamuoyuna “akıl ve barış dili” olarak sunulması, gerçeğin üzerini örtmeye yönelik bir çaba izlenimi vermektedir.
Oysa barış; edilgenlikle değil, dengeyle sağlanır. Rum tarafının askeri ve siyasi olarak güç topladığı, uluslararası destekle pozisyonunu tahkim ettiği bir ortamda, tek taraflı yumuşama çağrıları gerçekçilikten uzaktır. Bu durum, karşı taraf tarafından iyi niyet değil, zafiyet olarak okunur.
Bugün gelinen noktada açık konuşmak zorundayız; Kıbrıs Türk halkı kimseye kendini ispatlamak zorunda değildir. Tam tersine, yıllardır haksız ambargolarla karşı karşıya bırakılan bir halkın haklılığı zaten ortadadır. Asıl kendini ispatlaması gereken, hala Kıbrıs’ı tek taraflı bir egemenlik alanı olarak gören zihniyettir.
Ertuğruloğlu’nun “Bizim derdimiz kimseye ayar vermek değil, devletimizin ve ulusal davamızın haklılığını savunmaktır” sözleri, bu tartışmanın özünü oluşturmaktadır. Bu mesele kişisel değil; doğrudan doğruya bir devlet meselesidir.
Sonuç olarak; Kıbrıs’ta gerçekçi, ayakları yere basan ve sahadaki güç dengelerini gözeten bir politika izlenmesi kaçınılmazdır. Duygusal söylemlerle değil, stratejik akılla hareket edilmelidir. Ancak bu akıl, gerçeklerden kaçan değil; gerektiğinde net, kararlı ve caydırıcı olabilen bir devlet aklı olmalıdır.


YORUMLAR