Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), 7 Ocak’ta yapılan tören sonrasında Avrupa Birliği Konseyi Dönem Başkanlığı koltuğuna oturdu. Törenlerde verilen mesajlar tanıdıktı: demokrasi, barış, hukukun üstünlüğü, Avrupa değerleri… Ancak bu kavramlar, kürsülerde ne kadar yüksek sesle dile getirilirse getirilsin, sahadaki gerçeklerle örtüşmediği sürece yalnızca içi boş birer slogandan ibaret kalmaktadır. Bu parlatılmış söylemin arka planında, Rum yönetiminin yıllardır kaçamadığı ağır bir yük bulunmaktadır.
Sistematik yolsuzluk iddiaları, etik dışı ilişkiler ve şeffaflıktan uzak bir yönetim anlayışı, dönem başkanlığıyla birlikte yeniden gün yüzüne çıktı. Kendi kamuoyuna dahi hesap veremeyen bir yapının, Avrupa adına “ahlaki liderlik” iddiasında bulunması ciddiyetle sorgulanmalıdır. “Altın pasaport” skandalı bu tablonun yalnızca en bilinen örneğidir. Avrupa Birliği raporlarına giren bu utanç verici uygulama, paranın hukukun önüne nasıl geçirildiğini açıkça göstermiştir. Bu skandal sadece Güney Kıbrıs’ın değil, göz yuman ve geçiştiren Brüksel’in de itibarını zedelemiştir.
AB, bu dosyada olduğu gibi, ilke üretmek yerine suskunluğu tercih etmiştir. Bugün ise tablo daha da vahimdir. Seçim finansmanı, kayıt dışı bağışlar ve nüfuz ticaretine dair ortaya saçılan görüntüler, Rum siyasetinin çürümüşlüğünü gözler önüne sermektedir. Ne var ki iktidarın refleksi, iddiaları aydınlatmak değil, görüntülerin kim tarafından sızdırıldığını araştırmak olmuştur. Gerçeğin kendisi değil, gerçeğin ortaya çıkması rahatsız edici bulunmuştur. Avrupa Birliği Konseyi Dönem Başkanlığı, kâğıt üzerinde tarafsızlık ve uzlaşı makamıdır. Ancak gerçek hayatta bu makam, Güney Kıbrıs tarafından uzun süredir Türkiye ve Kıbrıslı Türklere karşı siyasi bir silah gibi kullanılmaktadır.
Dönem başkanlığı, Kıbrıs meselesinde tek taraflı Rum-Yunan tezlerini “Avrupa’nın ortak görüşü” gibi sunma aracı haline getirilmiştir. Burada esas sorun, Avrupa Birliği’nin kendi iradesini kaybetmiş olmasıdır. AB, Kıbrıs konusunda artık bağımsız bir aktör değil; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın maksimalist tezlerinin esiri durumundadır. Brüksel, hukuku ve adaleti değil, iki üye ülkenin iç siyasetini ve dayatmalarını esas alan bir çizgiye savrulmuştur.
Bu teslimiyet, AB’nin tarafsızlık iddiasını bütünüyle hükümsüz kılmaktadır. Daha da çarpıcı olan ise Avrupa’nın güvenlik ve istikrar tartışmalarında Türkiye’yi sistematik biçimde dışlamasıdır. Oysa Türkiye olmadan ne Avrupa’nın ne de Doğu Akdeniz’in güvenliği mümkündür. Enerji hatlarından göç yönetimine, terörle mücadeleden bölgesel krizlerin kontrolüne kadar her başlıkta Türkiye kilit aktördür. Türkiye’yi yok sayan bir Avrupa güvenlik mimarisi, kağıt üzerinde dahi ayakta kalamaz. Avrupa’nın, Türkiye’yi dışlayan ama GKRY’nin yolsuzlukla anılan yönetimini baş tacı eden yaklaşımı, ciddi bir stratejik akıl tutulmasıdır. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip, bölgesel dengelerin merkezinde yer alan Türkiye’yi ötekileştiren bir AB, kendi güvenliğini de riske atmaktadır.
Kıbrıs meselesine gelince… Yarım asrı aşan müzakereler açıkça göstermiştir ki, federasyon masalları tükenmiştir. Rum tarafının eşitliği reddeden, Kıbrıs Türk halkını azınlık statüsüne hapsetmeyi amaçlayan zihniyeti değişmemiştir. Bu gerçek karşısında hâlâ “çözüm süreci” söylemine sarılmak, siyasi oyalamadan ibarettir.
Kıbrıs’ta kalıcı ve adil bir çözümün yolu bellidir: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması. İki egemen, eşit devlet gerçeği kabul edilmeden adada ne istikrar sağlanabilir ne de barıştan söz edilebilir. KKTC’nin varlığını yok sayan her plan, çözümsüzlüğü kalıcı hale getirmektedir.
Sonuç olarak, Güney Kıbrıs’ın AB Konseyi Dönem Başkanlığı, Avrupa Birliği için bir prestij değil, ciddi bir sınavdır. Yolsuzluk gölgeleri altında yürütülen bir başkanlık, AB’nin “hukuk”, “adalet” ve “tarafsızlık” iddialarının ne kadar içinin boşaltıldığını bir kez daha ortaya koymaktadır. Avrupa, GKRY ve Yunanistan’ın tezlerine mahkûm oldukça; Kıbrıs’ta da bölgede de çözüm değil, yalnızca kriz üretmeye devam edecektir. Avrupa’nın aynaya bakma zamanı çoktan gelmiştir

YORUMLAR