Akdeniz’de büyük çekişmenin perde arkası

Türk kamuoyunun dikkati günlerdir Akdeniz’deki gerilime çevrilmiş durumda. Yunanistan’ın geçen hafta Mısır’la imzaladığı ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ anlaşmasının yol açtığı tepkilerin ardından Türkiye’nin Oruç Reis sismik araştırma gemisini savaş gemilerinin eşliğinde Doğu Akdeniz’in ortasına göndermesiyle birlikte patlak veren gerilim iyice tırmanmış bulunuyor.

Akdeniz’de büyük çekişmenin perde arkası

Türk kamuoyunun dikkati günlerdir Akdeniz’deki gerilime çevrilmiş durumda. Yunanistan’ın geçen hafta Mısır’la imzaladığı ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ anlaşmasının yol açtığı tepkilerin ardından Türkiye’nin Oruç Reis sismik araştırma gemisini savaş gemilerinin eşliğinde Doğu Akdeniz’in ortasına göndermesiyle birlikte patlak veren gerilim iyice tırmanmış bulunuyor.

Akdeniz’de büyük çekişmenin perde arkası
14 Ağustos 2020 - 09:19

Aslında uzun bir zamandır birikmekte olan bu gerilimin temelinde kıta sahanlığından başlamak üzere Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlarının nereden geçeceği, bu sınırların nasıl çizileceği meselesi yatıyor. Bu soruların yanıtları Akdeniz’deki doğal kaynakların nasıl paylaşılacağını da belirleyecek.

Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynakları, özellikle de doğalgaz rezervleri, bölgenin içinde bulunduğumuz yüzyılda bu denize kıyıdaş ülkeler arasında önemli bir paylaşım mücadelesine sahne olacağına işaret ediyor.

Denizdeki yetki alanlarının sınırları üzerinde patlak veren anlaşmazlıkları yazımızı tamamlayan harita üzerinden açıklamaya çalışacağız. Bu haritada yer alan bir kısmı düz, bir kısmı farklı renklerdeki kesik çizgiler Akdeniz’deki aktörlerin denizdeki yetki alanlarının sınırlarını nasıl tanımladıklarını, bu alanların kapsamını ne kadar genişletmeye çalıştıklarını gösteriyor.

Akdeniz’de büyük çekişmenin perde arkası
 

Akdeniz’deki deniz yetki alanları bazı bölgelerde ikili anlaşmalarla düzenlenmiş durumda. Üçüncü bir ülkeden itiraz gelmediği sürece bu sınırlar geçerli kabul ediliyor. Ancak üçüncü bir ülke karşı çıktığı noktada anlaşmayla çizilen sınırlar da ister istemez bir anlaşmazlığın konusu haline geliyor. Örneğin, Türkiye-Libya anlaşması Yunanistan ve Mısır’ın itirazıyla karşılaşıyor. Benzer şekilde, Türkiye de son Yunanistan-Mısır anlaşmasını tanımadığını söylüyor.

Bir de ikili anlaşmaların dışında kalan, ülkelerin tek taraflı beyanlarıyla ortaya koydukları, Birleşmiş Milletler’e bildirimde bulunarak kayıt altına aldıkları, bu yönüyle daha çok bir hak iddiasını gösteren sınırlar var. Bu şekildeki bildirimler, bir bakıma gelecekte yapılacak nihai çözüme ilişkin müzakereler öncesinde tarafların maksimalist düzeydeki müzakere pozisyonlarını anlatmış oluyor.

BAŞLAMA VURUŞU RUMLARDAN

Şimdi Doğu Akdeniz’deki tabloya yakından bakalım.

* Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (KRY) 2003 yılında Mısır’la ‘Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması’ imzalaması bir ilk oldu. KRY, ardından AB’ye tam üye olduğu 2004 yılında batıda 250 kilometreye kadar genişleyen bir MEB ilan ederek Akdeniz’de önemli bir hak iddiası ortaya attı. KRY, bunu izleyen dönemde 2007’de Lübnan’la ve 2010’da İsrail ile MEB anlaşmaları imzaladı. KKTC bu anlaşmaları tanımıyor. KKTC’nin sismik araştırma faaliyeti için ruhsat verdiği bölgelerle KRY’nin ruhsatlı parselleri birçok yerde çakışıyor. (Haritada beyaz kesik çizgiler KRY’nin Akdeniz’deki MEB iddiasının sınırlarına işaret ediyor.)

* Türkiye’nin de 2011 yılında KKTC ile imzaladığı bir ‘Kıta Sahanlığı Anlaşması’ var. (Haritada sarı çizgi üzerinden giden A-B hattı.) Bunun dışında geçen kasım ayında Türkiye ile Libya arasında deniz yetki alanlarının sınırlanmasına ilişkin bir anlaşma imzalandı. (Haritada E-F hattı.)

* Türkiye ile Mısır arasında bir sınırlama anlaşması yok. Geçmişte iki ülke arasında bu konuda ciddi müzakereler yürütülmüş, ancak siyasi ilişkiler Mısır’da 2013’teki darbeden sonra kopunca bu anlaşma gündemden çıkmıştı.

* İlginçtir ki, Yunanistan ile Kıbrıs Rum Yönetimi arasında imzalanmış bir sınırlama anlaşması da yok. Yunanistan, benzer şekilde Doğu Akdeniz’de bugüne dek MEB de ilan etmedi. Yunanistan, buna karşılık Akdeniz’deki ekonomik yetki alanının Girit ile Kıbrıs Adası’nın ortasında kalan bir hatta kadar uzandığını savunuyor.

MEİS’E  ‘ANAKARA’ STATÜSÜ

Yunanistan, bu tezi savunurken 1982 tarihli Üçüncü Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121’inci maddesine dayanarak, adaların da kıta sahanlığı bulunduğu görüşünden hareket ediyor. Bu çerçevede Girit’ten kuzeydoğu istikametinde Kaşot, Kerpe ve Rodos’a doğru bir hat çekiyor ve yetki alanını bu hattan başlatarak doğuya doğru uzatıyor. Bir anlamda bu adalara ‘anakara’ işlevi atfediyor. Yunanistan, bu bağlamda Kaş’ın bitişiğindeki Meis Adası’nın da yine ‘anakara’ gibi kıta sahanlığının bulunduğunu iddiasını ileri sürüyor ve kıta sahanlığını buradan başlatıp Akdeniz’in ortasına kadar indiriyor. (Haritadaki kesik siyah çizgiler Yunanistan’ın hak iddiasının sınırlarını gösteriyor.)

Yunan tezinde bu adaların kıta sahanlığının doğuya ve güneye doğru bu şekilde genişlemesi Türkiye’nin kıta sahanlığını Akdeniz’e doğru uzanabilmesinin önüne bir set çekiyor. Bu iddia, Antalya Körfezi’nin güneyine doğru açılan bölge hariç tutulursa, kâğıt üstünde Türkiye’nin Akdeniz’in ortasına doğru bir derinlik kazanmasını sınırlandırıyor, ortay hatta yaklaşmasını bile engelliyor. Bu tez kabul edildiğinde Oruç Reis’in bugün araştırma yaptığı bölgeye inmemesi gerekir. (Haritada yeşil renkteki alan.)

TÜRKİYE: ‘ÖNCE HAKKANİYET’

 Avrupa Birliği’nin İspanya’daki Seville Üniversitesi’ne hazırlattığı ve bazı resmi belgelerinde de yer verdiği bir haritada AB’nin deniz yetki alanlarının sınırları tarif edilirken önemli ölçüde Yunan tezinin esas alınması problemli bir durum yaratıyor.

Bu noktada adaların kıta sahanlığına ilişkin tartışma gündeme geliyor. Üçüncü Deniz Hukuku Sözleşmesi adaların kıta sahanlığına sahip olacağını kabul ediyor. Ancak Türkiye bu sözleşmeye taraf olmadığı için bu konuda kendisini bağlı hissetmiyor. Türkiye, ayrıca adaların kıta sahanlığının sınırlandırılmasının hakkaniyet ilkesine göre yapılması gerektiğini, adaların konumlarının, cephelerinin ve ayrıca ülkelerin kıyı uzunluklarının da dikkate alınması gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede adalara sıfır etki verilebileceğini de savunuyor.

Başka ülkeler tarafından Uluslararası Adalet Divanı’na götürülen kıta sahanlığı anlaşmazlıklarına getirilen çözümlerde adalara anakara etkisinin verilmediği, bu yönüyle Türkiye’nin tezini destekleyen birçok örnek var.

TÜRKİYE’NİN AKDENİZ’DEKİ SINIRLARI

 Peki Türkiye’nin resmi tezinde Akdeniz’deki yetki alanlarının sınırları nereden geçiyor? Geçen kasım ayına kadar Türkiye’nin Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırı haritada A-B-C-D hattı olarak tarif edebileceğimiz çizgiden geçiyor ve (D) noktasından itibaren batıya doğru ucu açık bırakılıyordu. 2003 yılındaki KRY ile Mısır’ın imzaladıkları MEB anlaşmasından sonra, Türkiye 2004 yılında BM’ye yaptığı bir bildirimle kıta sahanlığının dış sınırlarının koordinatlarını (C) noktasına kadar getirip, bu noktanın batısındaki sınırların hakkaniyete uygun bir şekilde belirlenmesi gerektiğini bildirmişti. Türkiye, BM’ye daha sonraki bir bildiriminde kıta sahanlığının 28’inci meridyenin geçtiği (D) noktasına kadar getirdi, haklarının bunun batısına da uzandığını belirtti, ancak herhangi bir koordinat vermedi.

Akdeniz’de büyük çekişmenin perde arkası
 

Dikkat edilirse (C–D) hattı büyük ölçüde Akdeniz’de Türkiye ile Mısır arasındaki ortay hattı izliyor.

Türkiye, geçen kasım ayında kritik bir adım atarak BM Daimi Delegesi Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu aracılığıyla BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e ilettiği bir mektupla (D) noktasının batısındaki sınırlarını nasıl gördüğünü ilk kez netleştirdi. 13 Kasım 2019 tarihinde yapılan bu bildirimde, Türkiye, kıta sahanlığının 28’inci meridyenin (D noktası) batısındaki kalan alanlarda Yunan adalarının karasularına kadar uzandığını kayda geçirdi.

Türkiye, daha sonra ikinci bir adım atarak 27 Kasım 2019 tarihinde Libya’da BM’nin tanıdığı meşru otorite olan Ulusal Uzlaşı Hükümeti ile Deniz Yetki Alanları Anlaşması’nı imzaladı. Haritadaki (E-F) noktaları arasındaki 30 kilometrelik hat Türkiye ile Libya arasındaki sınırı çiziyor. Bir başka anlatımla, Türkiye ile Libya’nın kıta sahanlıkları (E-F) hattında kesişiyor.

TARİF HARİTAYA DÖKÜLÜNCE

Ardından Dışişleri Bakanlığı’nın bu dosyadan sorumlu genel müdürü Büyükelçi Çağatay Erciyes, 2 Aralık tarihinde sosyal medya üzerinden bir harita paylaştı. Türkiye’nin daha önce BM’ye kavramlar üzerinden tanımladığı kıta sahanlığı sınırları ilk kez bir harita üzerinde somut bir şekilde gösterilmiş oldu. Bu haritada Yunanistan’a Girit, Kaşot, Kerpe ve Rodos hattında (G-H hattı) kıta sahanlığı olarak yalnızca karasuları kadar yani 6 millik bir yetki alanı bırakılıyor. Böylelikle, Türkiye bu adaların Akdeniz’in doğusuna doğru kıta sahanlığı hakkı kazanmasını kabul etmediğini gösteriyor.

Ayrıca, bu haritayla Kaş’a 2.1 kilometre uzaklıktaki Yunan adası Meis’e kıta sahanlığı olarak güneye doğru karasuları dışında sıfır etki veriliyor.

Sonuçta haritada (A-B-C-D-E-F-G-H) hattı üzerinden en batıda Marmaris’e kadar uzanan sınırların içinde kalan gri renkteki bölge Türkiye’nin kendi kıta sahanlığı olarak tanımladığı bölgedir.

YUNANİSTAN VE MISIR’IN KARŞI HAMLESİ

Türkiye’nin bu hamlesine bir yanıt geçen hafta 6 Ağustos’ta (perşembe) Yunanistan ile Mısır’ın aralarında ‘Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması’ imzaladıklarını açıklamalarıyla geldi. Bu anlaşmayla Mısır ile Yunanistan, Girit’in güneyindeki alanı (haritada D-I hattı üzerinden) kendi aralarında paylaşmış oluyorlar.

Bu hat Türkiye ile Libya arasındaki deniz yetki sınırının (E-F hattı) en yakın noktasında yaklaşık 100 kilometre kadar güneyinden geçiyor. Bir başka anlatımla, Yunanistan’ın deniz yetki alanını Türkiye-Libya düzenlemesini tanımayarak bunu da içine alacak şekilde genişlettiğini görüyoruz. Yunanistan, bunu yaparken Türkiye’nin kıta sahanlığı olarak gördüğü gri bölgenin üzerinden geçmektedir. Özetle, Türkiye ile Yunanistan’ın hak iddia ettikleri alanlar çakışmaktadır.

Burada iki kritik ayrıntıya dikkat çekelim. Birincisi, Mısır-Yunanistan sınırı (D-I hattı), Seville haritasında Mısır ile Yunanistan arasındaki sınırı gösteren hattın (siyah kesik çizgili hat) kuzeyine çıkmış oluyor. Bundan, Yunanistan’ın Seville haritasında kendisine ait gibi gösterilen alanın bir kısmını jest olarak Mısır’a bırakmayı kabul ettiği anlamı çıkıyor. (Haritada mor renkte gösterilen bölge.)

İkinci ayrıntı da önemli. Mısır, Yunanistan’la düzenlemesinde (D) noktasının doğusuna dönük bir sınırlama yer almıyor. Bu da Mısır’ın Yunanistan’ın Meis Adası’na ilişkin tezine kendini bağlamak istemediği ve bu kısmı Türkiye’yi dikkate alarak ucu açık bıraktığı izlenimini yaratıyor.

TÜRKİYE’NİN BU HAMLEYE YANITI

Türkiye, Mısır-Yunanistan ikilisinin attığı bu adıma geçen pazar akşamı Oruç Reis sismik araştırma gemisini Akdeniz’in ortasına göndererek karşılık vermiştir. Bunun için Navtex sistemi üzerinden yapılan bildirimle (C-D) hattının hemen kuzeyinde kalan ve haritada yeşil renkte taralı olan alan Oruç Reis’in araştırma alanı olarak gösterilmiştir. Oruç Reis, pazartesi sabahından itibaren savaş gemilerinin refakatinde bu alana girerek Türkiye’nin kıta sahanlığı olarak gördüğü bölgede faaliyetine başlamıştır.

Yunanistan ise Oruç Reis’in araştırma bölgesinin kendi kıta sahanlığı üzerinde olduğunu belirterek yürütülen çalışmaya şiddetle itiraz ediyor. Bu itirazın temel dayanağı, yine Meis adasına kıta sahanlığı atfedilerek buradan başlayan kıta sahanlığın Akdeniz’in ortasına kadar genişletilmesidir.

Türkiye’nin hamlesi Yunanistan’ın bu tezini kabul etmediğini oldukça etkili bir şekilde ortaya koymaktadır.

ULUSLARARASI POLİTİKANIN YENİ GÜNDEMİ

Sonuçta Akdeniz’e kıyıdaş olan ana aktörlerin tezleri arasındaki farklılıklar kolay kolay giderilebilecek gibi durmuyor. Ayrıca, anlaşmazlıkların çok sayıda tarafının olduğu dikkate alındığında bulunabilecek çözümlerin ikili değil çoklu müzakereleri gerektireceği de aşikâr. Gerçekçi bir şekilde bakarsak, diplomasi yoluyla bir çözüm kısa vadede ufukta görünmüyor. Bu durumda Akdeniz’in önümüzdeki dönemde bir yüksek gerilim hattı olarak uluslararası politikanın gündemine yerleşeceğini söylemek hata olmaz.

Bu gerilimin ne kadar kontrol altında tutularak idare edilebileceği de yine önümüzdeki dönemin en hassas, öncelikli sorularından biri şeklinde belirmektedir.
 

Sedat Ergin


[email protected]


Bu haber 1089 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum