Akıl tutulması çağında komploculuk

1945'de başlayan 80 yıllık bir tarihsel çevrimin akıl tutulmasına sahne olan son düzlüğüne nihai çiviyi küçücük bir virüs çaktı

Akıl tutulması çağında komploculuk

1945'de başlayan 80 yıllık bir tarihsel çevrimin akıl tutulmasına sahne olan son düzlüğüne nihai çiviyi küçücük bir virüs çaktı

Akıl tutulması çağında komploculuk
05 Nisan 2020 - 11:30

Önce birileri bu virüsün Amerika'nın Çin'i çökertmesi için laboratuvarda üretildiğini iddia etti. İlaç şirketlerinin virüsü önce üretip, sonra yayarak geliştirmiş oldukları ilaç ya da aşıdan para kazanacağı iddiası da her zamanki yerini baş köşede aldı. Hatta "blockchain" lobisinin bu işin arkadasında olduğunu yazabilecek kadar hayal dünyaları "geniş" insanlar da gördük. Dünyadaki her kötü şeyde bir Yahudi parmağı görenler de ima yoluyla büyük teorilerini savunmaktan geri durmadılar. En yaygın komplo teorilerinden biri de virüsün Wuhan'da bir laboratuvardan bilinçli ya da yanlışlıkla ortaya salınıverildiğiydi. Habertürk kanalının yaptırdığı bir araştırma Türkiye halkının 2020 Mart ayı ortası itibariyle bile yüzde 62'sinin bu virüsün bir biyolojik silah olarak tezgahlandığına inandığını gösteriyordu. Salgın sadece Çin sınırlarında seyrederken Türkiye halkının muhtemelen ezici çoğunluğu meseleyi bir komplo olarak algılamaktaydı.

Oysa tarihte teknolojinin ve biyoloji biliminin gelişmemiş olduğu dönemlerde de salgın hep oldu. 14. Yüzyılın kara vebası dünya nüfusunun üçte birini ortadan kaldırmış, 1918'deki İspanyol gribi Birinci Dünya Savaşı'nda dört yılda ölen insan sayısının üç katından fazlasını öldürmüştü. Yakın zamanlarda da  Sars, Mers ve Ebola gibi salgınlar görülmüştü. Yani salgınları illa da birilerinin tezgahlaması gerekmiyordu, üstüne üstlük  daha önce böylesi tezgahlanmış salgınlar tarihte hiç görülmemişti. 

Dahası var: uzmanlar böylesi salgınların görülme riskinin çok arttığı konusunda sürekli uyarılar yapmaktaydılar. Örneğin, 2018 yılında yapılan bir Dünya Sağlık Örgütü toplantısında Dr. Peter Daszak ve arkadaşları "Hastalık X" isimini verdikleri bir hastalığının kapımızı çalmasının eli kulağında olduğunu, bunun bir hayvandan geçeceğini, insanlığın bu virüse bağışıklığının olmayacağını, muhtemelen solunum sistemini etkileyeceğini, bunun kısa bir sürede pandemiye dönüşebileceğini söylemişlerdi. Nasıl ki 14. yüzyılın kara vebası İpek Yolu üzerinden yayılmışsa, bugünün global dünyasında turizm ve ticaret gibi bağlantılar üzerinden tüm dünyanın etkilenmesi beklenmeliydi. (New York Times, 27 Şubat 2020). Bu araştırmayı yapanlar gizli ve mistik bir grubun üyeleri olmayıp doktorlar ve bilim insanlarıydı ve bilimsel öngörülerini ortaya koyuyorlardı. İnsan medeniyetinin hiç durmadan vahşi hayatı tahrip etmesinin, onların yaşam alanlarına sızmalarının, dolayısıyla insanların ve vahşi hayvanların birbirlerine böylesi yakınlaşmasının, dahası hızlanan iklim değişikliğinin yaşadığımız tarzdaki salgın risklerini artırdığı bilinmeyen bir şey değildi.

Öte yandan böylesi bir virüsün bir komplo olarak bir merkezden tezgahlanması akla da yatkın değildi. Bir kere bu virüs kendi kontrollerinden çıkmaya çok müsait. Değişik mutasyonlar geçirebilir. Dönüp kendilerini, kendi ailelerini de vurabilir. Hadi bunları da geçelim. Tüm dünya devletlerine bu kadar açık saldırı bu devletlerin de sizi yakalama riskini gündeme getirecektir. Bir komplo ile diyelim ki birileri ekonomik ve yahut siyasi rant yaratsınlar. Bugün büyük bir kriz yaşayan tüm dünya devletleri size o rantı yedirmezler. Böylesi büyük bir tezgaha kalkışmaya yeltenenler, bu kadar karmaşık ve sofistike bir virüsü yapabilecek zekadakilerin bu meselelerde aptal olacağını varsaymak pek gerçekçi olmaz.

Tüm bunlar bu kadar açık seçik önümüzdeyken ortalık yine de türlü türlü komplo teorilerinden geçilmiyordu. Eğer komplo teorilerine inanmak ve bunları yaymak masum ve sadece beyin cimnastiğinin ötesinde bir anlama gelmese çok da sorun değildi aslında. Ama gelin görün ki bu salgında şu an gelinen korkunç durumun oluşmasında bizzat komplocu zihniyetlerin de katkısı var. Çünkü şöyle düşünüyorlardı: Bunu birileri tezgahlıyor, demek ki ellerinde aşıları ya da ilaçları var. Öyleyse zamanı geldiğinde mesele çözülecektir. Üstelik o "kötü adamların" böylesi bir felaketten sorumlu olmaları içinde kendimizin de sorumlu olduğu üretim ve tüketim fetişizmi, iktidar hırsı gibi pek çok sosyal ve psikolojik derin meselelerin de üzerini güzelce örtemeye yarıyor. İste bu komploculuğun da katkısıyladır ki virüs meselesi ciddiye alınmadı. Salgın göz göre göre, adım adım, uzmanların uyarıları dinlenilmediği için geldi ve sert vurdu!

Komplocuların bol bol televizyonlarda ve internette zırvalıklarını sergilemeleri zaman ve enerji kaybına da neden oldu. Önlem almak, meseleyi gerçek boyutlarıyla anlamak için gereken enerji ve zamanın bir kısmı olayın biyolojik boyutlarından bihaber bir takım insanların fantezilerini dinlemeye ayrıldı. Meselenin bilimsel değil de "polisiye" bir mesele olduğu algısı yerleşti. 

Peki bütün bunlar böylece açık seçik ortada dururken neden bu kadar çok komplo teorisi var? Komplo teorisi yapmaya neden bu kadar düşkünüz?

Bunun bir nedeni şu: İnsanlar özellikle karmaşık ve açıklamakta güçlük çektikleri meselelerde komplo teorilerine başvuruyor. Bu biraz da insan beynindeki dopamin merkezinin çalışma sisteminin ilginçliği ile alakalı. Dopamin bilindiği gibi beyinde ödül sistemini kontrol eden kimyasal nörotaşıyıcı. İnsan beyni kendisine haz vereceğini düşündüğü bir eylemden hemen önce dopamin salgılıyor. Bu durum bir anlamda beyinde dış dünyadaki şeyler ve olaylar arasındaki korelasyon ve nedensellik algılarının çalıştığını gösteriyor. Böylece de olumsuz deneyimlerden ve yanlışlarından öğrenme mümkün oluyor. Fakat ilginç olan şu ki gelişigüzel, tahmin edilemeyen, korelasyon ve nedenselliğin olmadığı durumlarda bile bu bahsettiğim şartlanma nedeniyle bir nedensellik görmek istiyoruz. Bir buluta baktığımızda orada olmayan türlü türlü şeyleri gördüğümüze inanmak gibi olmayan şeyleri yaratmakta üstümüze yoktur. Halk arasında "illa her şeyin bir nedeni olmalı" yanlış inanışı da biraz buradan geliyor. Hiç beklemedikleri, algılayamadıkları bir sosyal ya da doğal olgu ile karşılaşan insanlar kendilerini "komplo var, komplo var" diye feveran ederken buluyor. Örneğin 1960'larda ve 2010'larda dünyada birdenbire ve beklenmedik kitle hareketlerinin doğuşuna tepki olarak "mutlaka arkalarında birileri vardır" fikrinin öne sürülmesi. Türkiye'de 2013'de kendiliğinden ve sosyolojik saiklerle başlayan  Gezi olayları başladığında ortaya atılan sayısız komplo teorisini hatırlayın. "Ben bulamadım, göremedim, ama mutlaka yine de birşeyler olmalı" anlayışı. Dopamin'in gücü işte.

Komploya düşkünlüğümüzün bir nedeni de insan beyninin evrimleşmiş doğasının bilimsel düşünceye yatkınlığının zayıflığı. Milyonlarca yıl boyunca atalarımız gözlerinin önünde olanla, kısa vadeli olanla uğraştı. Yaşadığı hayat basitti ve o yüzden şeyleri basit algılayarak yaşadı milyorca yıl. Uzun dönemli, dipten gelen ve karmaşık sistemleri analiz etmesine gerek yoktu, zihni böylesi bir şekilde evrilmedi çünkü hayat basitti ve uzun dönemli analize gerek kalmadan zaten insanlar ölüyordu. Ortalama yaş beklentisi son derece düşüktü. Böyle olunca da insan beyninin doğası metropol şehir hayatının muazzam büyüklükteki karmaşık yapısını analiz etmekte haliyle zorlanıyor çünkü milyonlarca yıllık evrimsel tarihinde bu büyüklükte ve yoğunlukta bir nüfus içinde yaşamadı, bu yönde evrilmedi. Bu tür çağdaş sorunların üstesinden gelebilmek için özellikle orta öğretimde iyi bir fen ve matematik eğitimi almak gerekir ki bu ekonomik, siyasal ve dinsel nedenlerle hem ülkemizde, hem de dünyada doğru düzgün yapılmıyor, yapılamıyor. İyi biyoloji, olasılık, istatistik bilmeden karmaşık sistemleri çözümleyebilmek imkansız. Ayrıca da tarih bilmek gerekir ki geçmiş deneyimleri analiz etmek mümkün olsun.

Komploya merakımızın altında yatan nedenlerden bir diğeri sebep sonuç ilişkisini anlayamamak ve sık sık bunları karıştırmak. Ortaya bir kere bir fırsat çıktığında bu fırsatı en iyi değerlendiren aktörlerin meselelerin nedenleri olduğuna dair bir inancımız var. Virüs çıktı ve ilaç şirketleri para mı kazandı, o zaman ilaç şirketleri yaratmıştır bu salgını, ya da bir devlet daha mı çok zarar gördü, rakibi sorumludur salgından. Bu denli basit hipotezleri alıp bunu binbir saçmalıkla süsleyip komplo teorileri yaratıyorlar. Birilerinin krizi fırsata çevirmesi krizi illa da onların çıkardığına kanıt olamaz.

Bu virüs salgını "birileri tarafından bilinçli ya da yanlışlıkla ortaya çıktı" iddiasını yüzde yüz reddetmek imkansız olabilir belki ama çok çok düşük bir ihtimal. Nature gibi dergilerde yayımlanan çok sayıda çalışma insan virüsün insan üretimi olmadığı yolunda. Ancak ortada duran bence en ilginç gerçek komplo teorisyenlerinin ortak bir kabülü paylaşıyor oluşları: Doğanın bir parçası olan, görünmeyecek ölçüde küçük bir virüsün güya "çok gelişmiş" olduğu zannedilen insanlığı bu boyutta dize getirebilmesine insanların inanamaları. Tarihte çok örneği görüldü oysa.

Virüs göz göre göre, adım adım geldi. Neopopülist iktidarların "uzman" görüşüne itibar etmemeleri, gerçeklerin farkında olabilecek bilimsel ve entelektüel kapasiteden yoksun oluşları bu felaketin büyümesinde çok kritik bir rol oynadı. Dünyanın gördüğü en büyük kriz bilimle alakası neredeyse hiç olmayan insanların dünyayı yönettiği bir döneme geldi. Bolsanaro, Trump, Orban ve Johnson en öne çıkanlardan sadece bazıları. Uzunca bir süredir dünyada ciddi bir akıl tutulması yaşanıyordu. 1990'lardan beri rasyonaliteye, gerçekliğin bilinebilirliğine, bilimsel bilgiye savaş açmış postmodernizm gibi akımlarla, internet çağında her şeyi pek bir bildiğini zanneden geniş "okumuş" kesimlerin yarattığı bu akıl tutulmasının ağır bedelini ödemekteyiz. 1945'de başlayan 80 yıllık bir tarihsel çevrimin akıl tutulmasına sahne olan son düzlüğüne nihai çiviyi küçücük bir virüs çaktı ve insan türü için yeni bir dönemin kapısını araladı.
Asım Karaömerlioğlu

T24 Haftalık Yazarı

Asım Karaömerlioğlu

[email protected]

Bu haber 626 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum