Aynı gerçekler farklı anlamlar: Beyaz Saray'ın kavrayamadığı
Bambaşka yere bağlayacağım ama önce şunu yazmalıyım. Saussure'den Levi-Strauss'a, Foucault'dan Derrida'ya uzanan bir düşünce hattına, yani 'yapısalcılığa' merak saldım… Basit haliyle yapısalcılık şunu der:
Bir şeyi anlamak için tek tek parçalarına bakmak yetmez. Önemli olan, o parçaların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğudur. Dil, toplum, kültür tek başına değil, içindeki parçaların kurduğu düzen sayesinde anlam kazanır. Yani, bir şeyi gerçekten anlamak için onu oluşturan parçaların nasıl bir araya geldiğine bakmak gerek…
Prof. Yalçın Küçük’ün cenazesine giderken Haluk Hepkon Çince öğrenmeye başladığını söyledi!
Bunu duyunca aklıma doğrudan yapısalcılar geldi. Çünkü onlar için dil, sadece kelimelerden oluşan araç değil, başlı başına sistemdi. İki örnek vereyim:
Saussure, dilin tek tek kelimelerden değil, kelimeler arasındaki farklardan oluştuğunu söyledi: Bir kelimeyi, diğerlerinden ayırarak anlarız...
Foucault ise dilin sadece iletişim değil, aynı zamanda güçle ilgili olduğunu düşündü; neyin nasıl söylenebileceğini bile belirleyen bir düzen olduğunu yazdı...
Kısacası dil öğrenmek sadece kelime ezberlemek değil, o dilin kurduğu dünyayı-ilişkiler ağını anlamaya çalışmaktır…
O halde şu noktaya geçebiliriz:
Diller sadece farklı konuşma biçimleri değil, aynı zamanda dünyayı kavrama yolları...
LATİN ALFABESİ & ÇİN YAZISI
Batı’da kullanılan Latin alfabesi, dili küçük parçalara böler: Harf, kelime, cümle… Yani anlam, adım adım kurulur. Bir nevi lego gibi; parçaları birleştirerek bütünü elde etmek…
Çince ise farklı çalışır. Çince yazıda kullanılan karakterler çoğu zaman bir sesi değil, fikri ya da nesneyi temsil eder.
Yani sadece tek işaret, doğrudan anlam taşır...
Bu yüzden Çince öğrenen biri sadece sesleri değil, aynı zamanda sembolleri ve onların temsil ettiği düşünceleri öğrenir…
İşte… Bu iki fark, dünyayı algılama biçimini de etkiler. Batı dillerinde düşünce daha parçalı ilerlerken, Çince’de anlam çoğu zaman daha bütünsel kavranır…
Bu durum yalnızca dilbilimin değil, nörolojinin de konusudur. Çünkü dil, beynimizin dünyayı nasıl algıladığını ve düzenlediğini de etkiler.
Ki nöroloji de bize şunu gösterir:
Farklı diller ve yazı sistemleri, beynin farklı bölgelerini daha yoğun çalıştırır.
Latin alfabesiyle yazılan dillerde beyin daha çok sesleri çözmeye ve onları birleştirerek anlam kurmaya odaklanır. Bu süreç, özellikle sol beyin yarım küresinde yoğunlaşır…
Çince’de ise durum farklıdır; karakterler görsel ve anlam yüklü olduğu için beyin hem görsel hem de dilsel alanları birlikte kullanır. Bu da sağ ve sol beyin yarım kürelerinin daha dengeli çalışmasını sağlar…
Bu yüzden Çince öğrenenler, yalnızca dil değil, aynı zamanda güçlü görsel hafıza ve farklı düşünme biçimi geliştirir…
Felsefeden, dilden siyasete geleyim:
TRUMP’IN KAVRAYAMADIĞI
Son yıllarda dünya gündemine baktığımızda, Çin’in ekonomik yükselişi ve küresel güç dengelerindeki rolü sürekli tartışılıyor.
Özellikle ABD, İsrail ve İran arasındaki son gerilimde, Çin’in İran lehine dolaylı bir etki alanı oluşturduğu yönünde analizler yapılıyor.
Kısacası Çin, artık yalnızca ekonomik değil, jeopolitik bir aktör olarak da merkeze yerleşmiş durumda.
Ancak bu tartışmaların neredeyse tamamı ekonomi, enerji ve askeri strateji üzerinden yürütülürken, çok daha derin konu gözden kaçıyor:
Çin’in düşünme biçimi...
Ve bu düşünme biçiminin en temel belirleyicilerinden biri olan dil… Çünkü bir toplumun dünyayı nasıl kavradığı, yalnızca politik tercihleriyle değil, diliyle kurduğu anlam dünyasıyla da şekillenir.
Çince’nin dil yapısı, kavramları ele alış biçimi ve anlam kurma yöntemi, Batı dillerinden farklı zihinsel çerçevedir.
Bu dilde anlam çoğu zaman parçaların toplamından değil, bütünün verdiği ilişkilerden doğar. Bu da düşüncenin daha bütünsel, daha bağlamsal, daha esnek şekilde kurulmasına olanak tanır...
Bu yüzden Çin’i yalnızca ekonomik verilerle okumaya çalışmak, bir metni sadece harflerine bakarak anlamaya çalışmak olur ki hatalıdır!
Çin’i gerçekten anlamak istiyorsak, onun sadece ne yaptığını değil, nasıl düşündüğünü, nasıl düşündüğünü anlamak için de dilinin kurduğu dünyayı kavramak gerekir. Bu da salt Batı’nın kavramlarıyla bakarak olmaz...
Beyaz Saray/Trump örneğinde olduğu gibi, gerçekliği kavramakta ısrarla yanılan ve aynı hataları tekrar eden düşünsel körlüğe mahkum olur…
Soner Yalçın
Odatv.com