Koşun koşun! Amerikalılar geliyor!

Amerikan zırhlısı Missouri, puslu bir nisan gününde İstanbul'a yanaştı. Takvimler 1946 yılını gösteriyordu. Cumhuriyet gazetesi "Dost Amerika'nın denizcileri" diye karşılamıştı Amerikalı askerleri.

 

 Halk çok heyecanlıydı. Camilerin mahyalarında "Welcome" yazıyordu. Beyoğlu'ndaki ve Karaköy'deki genelevlerin duvarları boyandı, odalar temizlendi, çarşaflar yıkandı. Kadınların tamamı hamama ve berbere giderek bu özel karşılaşmaya hazırlandılar

Tabii "Dost Amerika" yazanlar kadar, "Niye buradalar?" diye soranlar da vardı. Amerika, belli ki sıcak denizlere kavuşmak arzusundaydı. Akdeniz'e bir dostluk mesajı, Türkiye'ye bir barış çubuğu uzatmıştı. Devrin gazetecileri ve bürokratları gemiye davet edildiler. Hatta Burhan Felek savaş gemisini o kadar beğendi ki, ertesi gün yazısı "Ben Missourili'yim" başlığıyla çıktı gazetede.

Neyse, benim olayım savaş gemisi ziyaretinin önemini anlatmak değil. Zaten Thompson ziyaretin amacını gayet güzel özetlemiş. Yıllar içinde de bu ziyaretin Türkiye'nin kaderinde ne derece önemli olduğu konusunda yazılmış onlarca yazı, araştırma var. Türkiye'nin NATO üyeliği ile sonuçlanan yolun başlangıcı. İlgilenenler için, özellikle araştırmaların çok enteresan olduklarının bilgisini vereyim sadece.

Abanoz sokağı ve Missouri sigarası

Bütün odalarının boyandığı genelevlerin olduğu Abanoz sokağının bugün adı "Halas" sokağı. Sakızağa caddesi ile Balo sokak arasında. 1970'lere kadar en çok genelevleri ve daha üst düzey olan randevu evleri ile ünlü. Tuncer Cücenoğlu'nun "Kadıncıklar" oyunu, tam o zamanı, bir genelevin içindeki kadınların gözünden anlatır. Bir de oyundaki Parlak karakterinin çok güzel bir tiratı vardır.

Abanoz sokağının adının değişmesi belki de genelevler yüzünden. Neden sokakların ismi değişir, bunu da bir türlü anlamam. Bin yıllık Abanoz sokağı işte, böyle bir bellek neden sarsılır?

Konudan sapıyorum yine. Çok sinirlendiğim bir durum bu da, o yüzden. Bir de Tünel'e doğru giderken "Nuri Ziya" sokağını görüp Beyoğlu Belediyesi'nin cehaletine ve vurdumduymazlığına çok gülerim. Herkes bilir; "Nur-u Ziya" sokaktır orası. Tabelalar değişirken yanlış yazılıp ismi değişiverdi. Mason Locası'nın olduğu sokak orası. Ziya Gökalp o kadar severmiş ki Mason Derneği'ni, "Ziya'nın nur bulduğu yer" anlamında verilmiş bu isim. Helloooo?

Amaaan, boşvereyim, bunu da boşvereyim.

İstanbul ne güzelmiş o zamanlarda, değil mi? İstanbul da, insanlar da…

"Nerede yaşamak istersiniz" diye sorarlar hep. Gezi programcısı, yazarı, gezginim ya; o hesap. Hep aynı cevabı veririm: 1940'lar ve 50'lerin İstanbul'unda. Ahh, içim gider. O eski fotoğraflara bakıp, bir cıgara yakasım gelir. İnceden bir fasıl, bir kadeh rakı…

O zamanlar, şimdiden çok farklı zamanlar. "Sigara zararlıdır" bilgisi bile yok daha ortalıkta. Çok öksürene "Birkaç gün az sigara içerseniz iyi olur" diye öğüt veriyor doktorlar. Bazı evlere telefon bağlanmış, radyodan "Ajans" dinleniyor. Spor salonu falan yok pek tabii, garip diyetler icat edilmemiş. Yürünüyor ve dans ediliyor. Ve fakat herkes acayip fit ve şık. Herkes derken, belli bir kesimden bahsediyorum tabii. Balolar, cazlar, valsler, tiyatro, Cahide Sonku falan. Yazarken bile heyecanlanıyorum. Bence dünyanın merkezi, o tarihlerde kesinlikle İstanbul!

Dağıttım yine, çok fena hem de. Konuya dönelim…

Velhasıl Türk Hükümeti de çok heyecanlanmış olsa gerek Amerikan zırhlısının gelişinden. Tekel, "Missouri" marka bir sigara sürmüş piyasaya. Teneke kutu içinde. O kutulara tek tük müzayedelerde rastlıyorum. Bir seferinde gözümü kıstırıp alacağım, onu da biliyorum.

Bodrum'a cruise gemisi geldi

Bazen yaşımın çok gerisinde bir geçmişi taşıdığımı hissediyorum. Önceki hayatlar, genler, ne derseniz artık. Benim topraklarımın bende yarattığı rezonansı seviyorum. Biraz didiklemeyi, okumayı, soruşturmayı da…

Neyse; efendim geçen hafta Bodrum'a a kocaman bir kruvaziyer yanaştı. Hatta iki tane. Öndeki büyük olanın adı da "Resilient Lady" idi.

O gün Bodrum sokakları çok kalabalıktı. Kent, bir nevi "Missouri" sigarası üretmiş, tüm güler yüzüyle konuklara sevimlilik yapıyordu. Esnaf, ki çoğu artık Bodrumlu değil, her tür apaçi tekniğiyle gemiden bir günlüğüne inenleri dükkanlarına buyur etmeye çalışıyorlardı.

Devir çok değişti. Ben çok fena huysuz ihtiyara bağladım. Her şeyin doğrusunu bilen, bildiğini de öğretmeye son derece kararlı bir huysuz ihtiyar!

Bodrum dükkanlarının yarısı, taklit ürün satıyor; görüyorsunuz zaten. Saat, çanta, ayakkabı; ne ararsanız. Çakmanın cenneti burası. Bildiğim bir genelev yok, artık ihtiyaç da yok zaten. App'ler insanların imdadına yetişiyor duyduğum kadarıyla. Sigara üretmeye de pek gerek yok, artık "vape" modası var…

Ama…

Otantik, ilginç, gerçek olan ise her zaman kazanıyor. Belki biraz geç, biraz güç, ama eninde sonunda mutlaka kazanıyor.

Beer Cafe / Bear Cafe

Kumbahçe'deki Happy Beer, ki "Happy Bear" de denilebilir; kocaman oyuncak ayılarla dolu bir işletme. Her masada bir dev ayı var. Mutlu ayılar bunlar. O gün oraya kaç turist uğradı, bilmiyorum. Eminim gidenler çok sevdiler. Ben de şans eseri oralarda yürürken ilgimi çektiği için girdim. Bayıldım. Fikre, ekibe, ambiyansa…

Yürümeye devam ettim. Bir nevi şehre Amerikan zırhlısı gelmiş, bu fırsatı kaçırır mıyım hiç?

Sonrasında, yıllardır görüp hiç girmediğim çok hoş bir mağazayı keşfettim. Bodrum'da, çarşı içinde. İsmi: Blanc du Nil. Sahibesi hanımla çok komik bir sohbetin içinde buldum kendimi. Hiç aklımda yokken çok güzel bir beyaz keten pantolon aldım.

Akşamında nefes kesici bir dolunay vardı. Müdavim'de yemeğe davetliydim. İkinci kattaki balkonda oturduk. Muhteşem bir manzara, şahane bir ay. Kova dolunayıymış. Üstelik bu ay ay başı ve sonunda, iki dolunay olacakmış…

Little little in the middle

Ay, o kocaman haliyle, çok güzeldi. Ama çok çok güzeldi.

Bodrum'un bütün ayıplarını örtecek, parlatacak kadar güzeldi.

Mezeler küçük tabaklarda, masayı kapladı. Altı kişi, bir şişe şarapla birlikte, 4 bin TL hesap ödedik. Ana yemek yok, balık yok. Ama hepimiz gelenlerle çoktan doymuştuk.

Ve çok sarhoştuk.

İçkiden değil de, aydan. Ay çarpması dedikleri şey, bu olsa gerek...

Yemin ederim eve dönerken Missouri zırhlısından inen askerleri gördüm. Kahkahalar atarak, yürüyorlardı. Parmaklarının arasında da sigaraları yanıyordu. Uzaktan bir yerden de kulağıma "Five Minutes More" diye bir şarkı çalındı. Eminim.

Ertesi gün kahve içerken aklıma takıldı. Bilmediğim bir şarkıydı. Buldum. Frank Sinatra söylüyormuş meğer. 1946 yılının en popüler şarkılarından biriymiş üstelik!

Give me five minutes more
Only five minutes more
Let me stay, let me stay
Stay in your arms


T24 Haftalık Yazarı

Fatih Türkmenoğlu | Yola çıktım, yoldan çıktım!

fatihturkmenoglu@yahoo.com@fthturkmenoglu