Başlayan her şey biter!

Bu salgın günün birinde başladığı gibi bitecek. Bittiği gün, bu kayıp günlerimizin acısını çıkaracağız nasıl olsa...

Başlayan her şey biter!

Bu salgın günün birinde başladığı gibi bitecek. Bittiği gün, bu kayıp günlerimizin acısını çıkaracağız nasıl olsa...

Başlayan her şey biter!
28 Mart 2020 - 11:11

Dün sabah, uzun süredir görmediğim ve sonra düşününce niye bunca zamandır görmediğime de bir anlam veremediğim bir arkadaşım, mesaj yolladı.

Samuel Taylor Coleridge’in, Kadim Denizcinin Ezgisi (*) şiirinden küçük bir parça:

"Birden rüzgar dindi, tüm yelkenler indi

Yoğun bir hüzün çöktü her şeye,

Ağırlığı hissettik, rastgele sözler ettik

Sırf denizin sessizliği bozulsun diye."

Coleridge, romantik dönemin önemli şairlerinden biridir. Orhan Pamuk’un Kar isimli romanındaki Şair Ka karakteri, ilhamını ondan almıştır.

Coleridge, şair arkadaşı Robert Southey ile birlikte bir ütopya peşindeydi.

Herkesin eşit şekilde yönetip, yönetileceği bir toplum ütopyası.

Böyle bir toplumun, yozlaşmış ve çürümekte olan bir toplumun içinden çıkması konusunda tereddütleri vardı ama ütopyanın çöküşüne neden olan şey iki arkadaşın, bu ütopik hükümetin kurulacağı yer konusunda bir türlü anlaşamamış olmalarıydı.

Bu ütopik fikrin yaratılması sürecinde bir yazar arkadaşları, George Burnett de onlara katılmıştı.

Coleridge, Kadim Denizcinin Ezgisi’nde, Burnett’den bir alıntıya da yer veriyor. Birlikte okuyalım:

"Evrende görünmeyen varlıkların sayısının görünenden daha fazla olduğuna inanmakta güçlük çekmiyorum. Ama bunların familyalarını bize kim söyleyebilir? Ve her birinin önem derecesini, diğerlerine benzeyen ve onlardan farklı yanlarını ve işlevlerini kimden öğrenebiliriz? Ne yaparlar? Nerede yaşarlar?"

Sanırım, günlerdir bir virüsün "hayatı, sanatı, eserleri" konulu haberlere ve konuşmalara maruz kaldıktan sonra "evrende görünmeyen varlıkların sayısı" konusunda oldukça tecrübe kazandık.

Durumumu aşırı romantize mi ediyorum bilmiyorum ama açık denizde rüzgarsız kalmış gibiyim.

Boğaz’dan geçip giden tankerlerin, kuru yük gemilerinin, tankerlere eşlik eden kıyı emniyeti gemilerinin makinelerinden yükselen sesleri eskiden duymazdım, şimdi onlarla uyanıyorum.

Sokaktaki sessiz boşluğun nedeninin, sert poyraz ile gelen soğuk olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum.

Bunun bir yanılsama olduğunu idrak etmem için kapıyı çalan kargo görevlisinin elindeki eldivenleri ve yüzündeki maskeyi görmem yeterli oldu.

Her sabah yataktan kalkınca ilk işim Boğaz’ın karşı kıyısındaki tepede dalgalanan bayrağa bakmak oluyor.

Rüzgarın yönünü gösteriyor bana, o gün havanın nasıl olacağını, nasıl giyinmem gerektiğini ona bakarak tayin edebiliyorum artık, cep telefonuma bakmam gerekmiyor.

Coleridge’in rüzgar dindiğinde, yelkenin boşalması metaforu, içinden geçmekte olduğumuz günleri anlatıyor sanki.

İşte gördüğünüz gibi "sırf denizin sessizliği bozulsun diye" konuşup, duruyorum.

* * *

Fortuna’yı Roma mitolojisinden hatırlarsınız.

Yunan mitolojisindeki Tykhe’nin, Latin karşılığı.

Ben Fortuna’yı kullanmayı tercih ettim, çünkü Yunan versiyonunun adı burnuma kebap kokuları getiriyor ki şu işler geçtikten sonra Adana yolları da gözükecek gibi!

Fortuna, Jüpiter’in (Zeus’un, Romalı olanı) ilk çocuğudur.

Heykellerini hemen her arkeoloji müzesinde görebilirsiniz. (Muazzam bir örneği Bergama Arkeoloji Müzesi’nde var.)

Bazı eski Roma paralarının üzerinde de resmi vardır.

Güzel, çok güzel bir kadındır.

Heykellerinde üzerinde tülümsü bir elbise ile canlandırılmıştır ki siz beyaz deyin, ben uçuk mavi şifon bir elbise olduğunu hayal ederim hep.

Rüzgârda uçuşan eteğiyle, narin vücutlu genç bir kadın.

Kendisine sorsak "Nereni beğenmiyorsun?" diye, eminim şunu söyleyecek: "Keşke burnum daha küçük, kalçam daha ince olsaydı!" (Gördüğüm heykellerine istinaden!)

Kadınların tümünün bilmediğini o da bilemeyecek tabii ki. Tanrıça bile olsa! Oysa "seven göz, kusur görmez!"

Onun için hanımlar, evde oturdum, kilo alıyorum diye kafanıza takmayın pek. Bu iş bittiğinde herkes bir – iki kilo almış olacak, göreceli olarak hep aynı durumda olacağız yani.

Fortuna, bir elinde boynuz, öteki elinde bir gemi dümeni taşır. Boynuz onun dilekleri yerine getirme gücünü temsil eder. Dümen ise insanların kaderini değiştirme gücünü.

Şakacı bir tabiatı vardır, tanrıların dağında büyüyen, şımartılan bütün çocuklar gibi. Bütün dilekleriniz yerine geldi zannettiğiniz anda dümeni kırıverir.

Zaten bu yüzden çok mutlu olduğumuzda içimizi bir korku kaplar: Kötü bir şey mi olacak acaba diye.

Bir yerlerde okumuştum, bu tarih öncesi uzak akrabalarımızdan genlerimize miras kalmış bir durumdur diye.

Kaynağını söyleyemiyorum, günlerdir evde oturmak beni o denli miskinleştirdi ki kitaplığımı karıştırmaya bile takatim yok.

Fortuna, herkesle de ilgilenmez zaten. Bazı insanlar onu hiç görmezler. Kadersiz, umutsuz, bomboş bir hayat yaşar giderler. Romalılar buna inanırlarmış.

Gözlerinin görmediği de söylenir ki "kör talih" deyimi de buradan geliyor.

Coleridge’nin "denizin ortasında rüzgarsız kalıp, yelkenleri sönmüş" teknesi, elindeki dümen ile Fortuna’yı çağrıştırdı bana.

Ve Nietzsche’den not ettiğim şu sözleri:

"Keyif ile keyifsizliğin birbirinden asla ayrılmaz şeyler olduğunu düşünelim, öyle ki insan birinin ne kadarına sahip olmak isterse ötekinin de ancak o kadarına sahip olacak. Seçim sizin: (1) Mümkün olduğu kadar az keyifsizlik, kısacası acısız bir yaşam mı? (2) Yoksa o ana kadar hiç tadılmamış zevkleri tatmanın, keyifleri yaşamanın bedelini ödemeyi göze alarak mümkün olduğu kadar çok keyifsizlik mi? Eğer ilk seçeneği yeğler ve acılarınızı azaltmayı, hatta yok etmeyi isterseniz, o zaman zevk alma kapasiteniz de azalacak, hatta yok olacak."

Fortuna’dan ne dileyeceğinizi şimdi seçebilirsiniz. Benim tercihim ikincisi.

* * *

Seneca, toprağı bol olsun, "başlayan her şey biter" demişti.

Bu salgın da günün birinde başladığı gibi bitecek.

Bittiği gün, bu kayıp günlerimizin acısını çıkaracağız nasıl olsa.

Bir de görmeyi, aramayı ihmal ettiğim arkadaşlarımı arayacağım, salgın bittiğinde bu sözlerimi hatırlatın bana lütfen!

Leros adasındaki arkadaşım Takis de dün sabah bana, çok sevdiğimi bildiği bir şarkıyı yollamıştı: Kokkino Garifalo. Yannis Paros ve Haris Aleksiyu düeti. Ben de sizlere yolluyorum.
 

Mehmet Y. Yılmaz | Hafta Sonu

[email protected]

Bu haber 459 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum