Cambaza bakarken yaşananlar

Türkiye’nin, iç siyasi çekişmelerin yarattığı olaylara odaklandığı yaşadığımız süreç içinde, ülkemizin bekasını, güvenliğini, yapısını, değerlerini ve prestijini etkileyecek düzeydeki gelişmelerin ikinci planda bırakılarak dikkatlerden uzak tutulduğu bir dönemden geçtiği düşüncesiyle, bunlardan birkaçının, önemine istinaden kamuoyunun dikkatine ve taktirine sunulmasının faydalı olabileceği kıymetlendirilmiştir.

Cambaza bakarken yaşananlar
12 Haziran 2026 - 11:23 - Güncelleme: 12 Haziran 2026 - 11:32

 

Kıbrıs’ta “Birleşik Devlet” politikası işleniyor

Evvelki haftadaki yazımda, BM, AB, ABD, Yunanistan ve GKRY’nin, Kıbrıs konusunu bir sorun olarak nitelendirerek sürekli olarak Türk tarafını müzakere masasına çekip, KKTC’nin varlığına son vermeye çalıştığını ve Kıbrıs konusunu “sorun” olarak kabul ettiğimizde, masaya oturma tuzağına düşeceğimizi belirtmiş ve hakkımız olmasına rağmen önümüze “çözelim” diye sürülen konulara çare arayışlarına girmemiz halinde elimizdekileri de kaybedeceğimize değinmiştim.

Son zamanlarda Kıbrıs konusunda Türkiye’yi müzakere masasına oturtmak için AB ve BM nezdindeki girişimler yoğunlaşmıştır. Bu kapsamda AB Akdeniz Komiseri Šuica, AB’nin Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümüne yönelik sürecin her aşamasını desteklemeye hazır olduklarını ve BM çatısı altında resmi müzakerelerin yeniden başlamasını desteklediklerini ve süreçte “aktif ve yapıcı rol” oynamaya hazır olduklarını belirtmiş, ayrıca BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi Holguin’in 08 Haziran 2026’da Kıbrıs’a gerçekleştirdiği ziyaretin de Kıbrıs sorununun geleceği açısından önemli bir dönemeç olabileceğini sözlerine ilave etmiştir.

Bu gelişmelere, yeni KKTC yönetiminin önceden de bilinen, ‘Kıbrıs konusunun bu çözümsüzlük haliyle devam edemeyeceği, genel hatlarıyla Federasyon konusunun ön planda tutularak, Kıbrıs Cumhuriyeti yapısı altında hareket etmenin sorunları ortadan kaldıracağı’ düşüncesini, son zamanlarda daha açık bir şekilde ortaya koymasını da eklediğimizde durum daha da belirginleşmektedir.

KKTC Cumhurbaşkanı’nın, Kıbrıs Türk halkının çözüm talebinin yüksek seviyede olduğunu, sadece kendisine oy verenler için değil, ondan çok daha geniş bir kesim için bunu söylediğini, kendisini çözüm iradesiyle görevlendirilmiş bir kişi olarak gördüğünü ve halkının dünyadan izole olmak değil, dünyayla buluşmak istediğini açıktan ve bir devlet politikası olarak ifade etmesi, konunun “Birleşik Devlete” doğru şekillenme temayülünde olduğunu göstermektedir.

Rum lideri Hristodulidis’in, BM Genel Sekreteri’nin Türkiye’de en üst düzeyde yaptığı görüşmede, müzakerelere kapı aralandığını ifade etmesinin ve bunu BM Genel Sekreteri’nden de teyit edildiğini açıklamasının, Türkiye’nin müzakerelere başlamayı kabul edebileceği şeklinde algılanmasıyla konunun hız kazandığını söylemek mümkündür.

Müzakereler sonucunda ulaşılması gereken hedefin, Rum tarafının da artık kabullendiği, iki kesimli, iki toplumlu, iki ayrı federe yönetimin, Kıbrıs Cumhuriyet adı altında oluşturacağı Birleşik Kıbrıs Devleti olduğu bilinmeli ve bu arzu edilmeyen sonucu engellemek için hazırlıklı olunmalıdır.

Kıbrıs sorunu, 1974’de çözülmüş ve 1983’de bitmiştir. Türk tarafı, zaten fiilen var olan egemen, eşit, iki ayrı devlet statüsünden başka bir seçeneğin kabul edilemeyeceği sonucuna varmış ve kararlılıkla da bunun arkasında durmuştur. O zamandan beri Adada barış, istikrar ve huzur vardır.

-Kıbrıs Türk Halkı yeni yönetimini, egemenlikten feragat etsin diye değil, eğitim, sağlık, ulaştırma, ekonomi, imar/iskân alanlarındaki sorunları gidersin, ülke düzeninin ve sisteminin işleyişini iyi yapsın diye seçmiştir.

-Dünyaya açılmanın, hakketmediği ve hukuksuz olarak AB üyeliğini almış ve Türk düşmanlığından beslenen bir yönetimin kontrolüne girerek bağımsızlıktan vazgeçmekle değil, mevcut bağımsız, egemen devletine sahip çıkarak hak aramakla ve bu konuda gayret göstermekle gerçekleşebileceği bilinmelidir.

-Bu konuda yanlış düşünenlerin eksikliğinin, Kıbrıs Türkünün tarihi geçmişini bilmemesinden kaynaklandığı söylenebilir. Yaşanan zulmü ve elde edilen bağımsızlığın ne kadar zor şartlar içinde gerçekleştirildiğini bilen neslin üzerinden iki nesil geçtiği ve bu konu görmezden gelindiği için, yaşananların Türk halkına çeşitli vesilelerle hatırlatılması gerekli hale gelmiştir. Gençlere de okullardaki müfredatla geçmişte yaşananların bütün açıklığı ile anlatılması, elde edilen statünün bir nimet olduğunun izah edilmesi faydalı olacaktır. Karşımızdaki Rumların, olayları çarpıtarak Türk düşmanlığını aşıladığı ve kindar bir nesil yetiştirdiği dikkate alınmalı, onlar “Enosis” peşinde koşarken, Türk tarafı birleşme heveslisi olmamalıdır.

-Kıbrıs sadece KKTC’yi değil, ondan daha da fazla Türkiye’yi ilgilendirir. Kıbrıs Türkiye için tarihi mirastır, güvenlik ve güvenirlik konusudur. Kıbrıs; Ada’daki Türkler için, siyasi haklara sahip, güven içerisinde, hür ve egemen olarak varlıklarını devam ettirebilecekleri bir vatana sahip olunması, Türkiye için de ulusal güvenliğinin tehdit edilmesine ve Doğu Akdeniz’deki etki alanının kısıtlanmasına engel olunması ve milli menfaatlerinin korunması konusudur.

-Türk tarafı bu tuzağa düşmemeli, uyguladığı politikadan sapmamalıdır. Aksi durum Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KTC) sonu demektir. Müzakerelerden uzak durulmalı, son tahlilde masaya ancak “Egemen, eşit iki ayrı devlet” statüsünde KKTC’nin tanınması/tescili için oturmalıdır. Bu konuda baskılara karşı konulmalı, bağımsız ve egemen Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığıyla ölçülemeyecek vaatlere itibar edilmemeli, halen azimle, sebatla, kararlılıkla ve cesaretle takip ettiğimiz politikamızın arkasında durulmalıdır.

Türk Devletleri Teşkilatı’ndaki bazı ülkeler nezdinde, GKRY ve İsrail’le olan, Türkiye Cumhuriyeti ve gözlemci ülke olarak da kabullendikleri KTC aleyhindeki tutum ve davranışlarını düzeltmeleri hususunda, yapıcı girişimlerde bulunulmasına ihtiyaç olduğu ortaya çıkmıştır. KTC’yi kösteklemek yerine, tanınması yönünde hareket etmeleri, Türk dünyasının bir unsuru oldukları vurgulanarak, ancak incitmeden, uygun üslup ve davranışlarla hatırlatılmalıdır.

-Cesaretle hareket etmek, elinizdekileri vermek değil, hakkınız, hukukunuz olan ve büyük fedakarlıklarla elde etiklerinize sahip çıkmak, elde edemediklerinizi de almak için çalışmaktır.

Ruhban Okulu açılıyor

Patrikhane, işgal yıllarında Türk milleti aleyhinde Yunan ordusu ve Rum çeteleri lehine hareket etmiştir. Patrikhane'ye bağlı olan Ruhban Okulu ise, yetiştirdiği metropolitlerle Türk vatanına ve milletine defalarca ihanet etmiştir.

Bu nedenle Lozan görüşmelerinde Türk tarafınca kesinlikle yurt dışına çıkarılması talep edilmesine rağmen, müzakere sırasındaki şartlar nedeniyle, sadece İstanbul’da bulunan Rum azınlığın dini vecibelerini yerine getirmesi ve Fatih Kaymakamlığına bağlı olması şartıyla yerinde kalmıştır.

Ruhban Okulu'nu kapanma süreci aşağıdaki gibidir.

-1971'de Anayasa Mahkemesi, özel yüksekokulların kapatılması ve YÖK'e bağlanması kararı almış, Ruhban Okulu, Yükseköğretim Kurulu'na bağlanmayı reddettiği için öğrenci kabul edememiştir. Bu nedenle okulda teoloji/Ruhban eğitimi kaldırılmış, okul yalnız lise düzeyinde eğitim vermeye devam etmiştir.

-1971-1972 eğitim döneminde "Heybeliada Özel Rum Lisesi" adını taşıyan okul, sonraki yıl patrikhane tarafından tamamıyla kapatılmıştır. Bu durumda okulu kapatan, YÖK'ün denetimine girmeyi reddeden Patrikhane’nin kendisidir.

Bu tarihten itibaren, kendisine çizilen sınırlar içinde dini eğitim vermeyi kabul etmeyen, daha geniş anlamda ve uluslararası statüde bir teoloji merkezi olmasına çalışılan Ruhban okulunun açılması için, özellikle ABD Ortodoks kesiminden talep gelmiştir. Bu talep Trump döneminde daha da yoğunlaşmış ve Trump bizatihi takipçisi olmuştur.

-Konu sadece dini bir talep değil, siyasi amacı olan ve Ortodoks dünyasını, Rusya'nın etkisinden kurtarmanın hesaplarının yapıldığı bir durumdur. Bunun için de Fener Rum Patrikhanesi kullanılmakta ve Patriğin Ekümenik olmasının, zaten var olan baskıların ve kabullenmelerin, Ruhban Okulunun Ortodoks dünyasına papaz yetiştiren bir okul olmasını sağlamakla bir noktada resmileştirilmeye çalışıldığı algılanmaktadır.

- Yapılan açıklamalardan ve gözlemlerden yönetimin, Ruhban Okulunun yeniden açılmasını kabul ettiği, teknik hazırlıkların tamamlandığı, büyük bir restorasyon ve genişletme için hummalı bir çalışma içinde olunduğu, bütün faaliyetlerin tamamlanarak okulun faaliyete geçirileceği anlaşılmaktadır. Okulun, bir azınlık lisesi olarak mı yoksa yükseköğretim kapsamında mı açılacağı, statüsünün ne olacağı, nasıl eğitim verileceği henüz kamuoyuna açıklanmamıştır.

-Fener Rum Patriği ve ABD BE Barrack’ın açıklamalarından, Heybeliada Ruhban Okulu'nun Eylül 2026'da törenle açılacağı öğrenilmiştir.

-Ekümenikliğin, “devlet içinde devlet” anlamına geldiği ve bunun da Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedi olan Lozan Anlaşmasına aykırı olduğu unutulmamalıdır.

***

-Bir diğer önemli konu da “Terörsüz Türkiye” ile ilgili çalışmaların, biz cambaza bakarken, ana gayesinden uzaklaşarak, Ülkemizin/Türk Milletinin birliğinin, beraberliğinin, bütünlüğünün, üniter yapısının ve ulus devlet anlayışının zedelemesine, demokrasimizin ve devlet işleyiş sisteminin aşınmasına ve iç siyasete de alet edilmesine imkân vermemesi için hassas ve dikkatli olunmasıdır.

“Terörsüz Türkiye” kapsamında hazırlanan yasa tasarısının, bölücü siyaset yapanlar tarafından terörist başının değerlendirmesine başvurmak için İmralı’ya götürülerek görüş alınmasının Türk Milleti nezdinde sıkıntı yaratacağı düşünülmelidir.

Konuya bütünüyle özen gösterilmesinin bekamız, usulüne uygun olarak yürütülmekte olan devlet sistemiz ve güvenliğimiz için önemli olduğu değerlendirilmektedir.
 

Armağan KULOĞLU

Armağan KULOĞLU[email protected]

YORUMLAR

  • 0 Yorum