Dedektif Dergi den Sessiz İtiraf

Hızla turnikelerin üstünden atladı, koşarak merdivenlerden indi ve kapıları tam kapanırken, son bir gayretle vagona girebildi. Nefes nefese kalmıştı. Tren hareket etti.

Dedektif Dergi den Sessiz İtiraf

Hızla turnikelerin üstünden atladı, koşarak merdivenlerden indi ve kapıları tam kapanırken, son bir gayretle vagona girebildi. Nefes nefese kalmıştı. Tren hareket etti.

Dedektif Dergi den Sessiz İtiraf
02 Ekim 2019 - 09:12

Yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Kalbi hala deli gibi atıyordu. Sakinleşmeye çalıştı. Yaşadığı son bir saati düşündü. Arkadaşlarıyla birlikteydi.  Eğleniyordu. Telefonuna bir mesaj geldi:

“Hatırla”

Numaraya baktı. Tanımıyordu. Soru işareti gönderdi. Cevap geldi:

“Hatırla”

“Kimsin?” diye cevapladı mesajı yine cevap geldi:

“Hatırla”

Numarayı aradı. Böyle bir numara olmadığı anonsunu duydu. Telefonu kapattı. Bir anda sayısız bildirim sesi geldi. Telefonu eline aldı. Aynı numaradan yüzlerce aynı mesaj geldi bir anda.

“Hatırla”

Tekrar “kimsin” diye yazdı. Cevap gelmedi.

Bir süre sonra yine bilinmeyen numaradan bir mesaj geldi:

“Cezanı çekeceksin”

Çok sinirlendi. Numarayı tekrar aramayı denedi, ama yine sonuç alamadı. Bir anda kafasında sorular belirdi. Kim, niye ceza vermek istiyordu? Neyi hatırlaması gerekiyordu? Tüm keyfi kaçmıştı. Arkadaşlarının yanından ayrılarak eve doğru yürümeye başladı.

Aklında sürekli gelen mesaj vardı. Birisi bir şaka yapıyordu ama artık fazla uzamıştı. ‘Bunu yapanı bir bulsam!’ diye geçirdi içinden. Tam o sırada bir mesaj daha geldi:

“Yürümeye devam et”

Elindeki telefona bakakaldı. Kafasını kaldırdı. Hızla etrafına bakmaya başladı. Lanet olası mesajları kim gönderiyordu? Nerede olduğunu nasıl biliyordu?

Sorular zihninde yankılanırken bir mesaj daha geldi:

“YÜRÜMEYE DEVAM ET”

Bu sefer büyük harf ile yazılmıştı. Birisi ya kendisiyle fena halde eğleniyordu ya da…  Hayır, kesinlikle saçma şakalar yapan münasebetsiz bir arkadaşıydı. Emindi bundan. Yine de etrafına bir daha ve dikkatli şekilde bakındı. Ama şaşırtıcı şekilde sokakta kimse yoktu. Araba dahi geçmiyordu. Bu kadar ıssızlık biraz fazla tuhaftı.  Kafasını kaldırıp, arkadaşlarının oturduğu apartmana baktı. Onlardan birisi yapıyor olabilir miydi? Üst katlara bakmaya ve birilerini görmeye çalıştı. Kimseler yoktu. Hatta, ‘Binada yanan ışık sayısı ne kadar az,’ diye düşündü. Yandaki binaya baktığında, orada da hemen hiçbir katın ışığının yanmadığını fark etti. Hatta neredeyse hiçbir apartmanın ışığı yanmıyordu. Sadece sokağın başında, kendinden bir hayli uzaktaki lamba ile sokağın sonundaki lambalar soğuk sarı bir ışık yayıyorlardı.  Şu son saatte ne çok tuhaf şey olmuştu. Gelen anlamsız mesajlar, ıssız sokaklar…

Birisi, her hareketini izliyor olmalıydı. Yürümesini emretmişti. Ama neden? Korkmalı mıydı? İyi ama neden? Kime ne yapmış olabilirdi?

Kafasında “Hatırla, cezanı çekeceksin” cümleleri dönüp duruyordu.

Telefonu tamamen kapatıp yürümeye başladı. Mesaj sesi geldi. Durdu. Yanıldığını düşündü. Elindeki telefona baktı. Mesaj bildirim ışığı yanıp sönüyordu. Mümkün değildi. Az önce telefonu tamamen kapatmıştı. Mesajı okumadı.  Telefonun pilini çıkarttı ve adımlarını hızlandırdı. Taksi bulmak umuduyla etrafına bakındı. Ama sokakta ne taksi vardı, ne geçen bir araba, ne de bir tek insan vardı.

Gelen mesaj bildirim sesiyle irkildi. Durdu. Bu mümkün değildi. Telefonu kapatmış hatta pilini dahi çıkartmıştı. Telefon bilinçsizce sımsıkı tutuyordu. Telefon ekranına bakakaldı.

“CEZANI ÇEKECEKSİN”

Telefonu karşı kaldırımdaki apartmanın duvarına fırlattı. Telefon çarpıp parçalanarak dağıldı. Koşar adımlarla uzaklaşmaya başladı.

Birdenbire aniden bastıran bir huzursuzluk hissetti. Huzursuzluk, zihnini esir aldı. Aklında sadece “CEZANI ÇEKECEKSİN” cümlesi yer alıyordu. Başka hiçbir soru gelmiyordu aklına. Sanki telefonun kırılması ile mesajlar zihnine gönderilmeye başlanmıştı. Ayakları gitmeleri gereken yerin talimatını önceden almışçasına ilerliyorlardı. Nereye gittiği hakkında en ufak bir fikri dahi yoktu. Yardım ister şekilde etrafa bakındı. Bir tek ama bir tek insan görebilseydi, rahatlayacaktı. En azından ışık olsaydı. Daha fazla ışık olsaydı. Sokak lambasından iyice uzaklaşmıştı.

Korkuyordu. Daha önceki korkularına benzemeyen bir korkuydu bu. Önceleri, sadece denemediği şeylere karşı heyecanlı bir duygu oluyordu içinde.  Ama şu an hissettiği kendi varlığının devamlılığına ilişkin bir korkuydu. Ne olacağını bilmiyordu, olabilecekleri tahmin dahi edemiyordu ama işte tam olarak da bu yüzden korkuyordu.

O mesajlar nasıl gelmişti? Aklı almıyordu, açıklayamıyordu, inanamıyordu ve çok korkuyordu.

Bir anda, arkasından izlendiğini hissetti. Arkaya dönmek istedi ama yapamadı. Bir şey engelliyordu. Sadece yürüyebiliyordu. Ama hissediyordu. Biri, bir şey arkasından geliyordu. Adımlarını duymuyordu ama kesinlikle peşinden birinin ya d abir şeyin geldiğinden emindi.

Korkusu daha da arttı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Kendine gittikçe yaklaştığını hissedebiliyordu. Duyamıyordu, göremiyordu ama biliyordu. Arkasındaydı işte.

Hızla yağan yağmur altında sırılsıklam oldu. Hava çok soğuktu ama korkusu, tenine değen soğuk yağmur damlalarını buharlaştıracak kadar ısıtmıştı vücudunu. Ne olduğunu bilmediği, görmediği şey, gittikçe daha yaklaşıyordu.  Hiçbir insan kendine bu korkuyu tattıracak şeyleri yaşatamazdı. Bu, başka bir ‘şey’ olmalıydı. Bu şey, sokağın ıssızlığına, karanlığa, sessizliğe ve korkuya sebep olmuştu. Sahip olduğu tek şey, kalbinin kontrol edemeyeceği şekilde deli gibi çarpmasına sebep olan korkuydu. Korku benliğini o kadar ele geçirmişti ki, bunu nasıl durdurabileceğini bilmiyordu.

Attığı her adımda korkusuna sebep olan durumdan uzaklaşacağına, daha da yaklaştığını hissediyordu. Arkasındaydı. O kadar yakınında hissediyordu ki, kafasını çevirse göz göze gelebilecekti.

Göz göze gelmek. Bu gerçekleşirse, oracıkta kalbinin duracağını biliyordu. Bu korkuya dayanamazdı.

Ansızın arkasında kendisine yaklaşan şeyin varlığını hissedemez olmuştu. Sayısız soru geçiyordu aklından. Ama rahatlamamıştı. Korkuyordu hala. Hem de çok korkuyordu. Aklı artık kendi kontrolüne geçmiş olmasına rağmen ne korkusu azalmış ne huzursuzluğu bitmişti.  Az ileride metro istasyonuna inen merdivenleri gördü. Merdivenleri aydınlatan ışıklara doğru koşmaya başladı. Merdivenlere ulaştı. Basamakları ikişer üçer atlayarak aşağıya kadar indi. Gişe kapalıydı.

Hızla turnikelerin üstünden atladı, koşarak merdivenlerden indi ve kapıları tam kapanırken, son bir gayretle vagona girebildi.  Nefes nefese kalmıştı.

Tren hareket etti.

İnanamıyordu. Olanların hiçbirisine inanamıyordu. Bir şeyler yaşamıştı ancak yaşadıkları akıl alır şeyler değildi. Kafası karma karışıktı. Kendine gelmeye çalışıyordu.

Birden gişecinin olmadığı aklına geldi. Peronda da kimseyi görememişti. Gözlerini açtı ve vagona boydan boya baktı. Vagon bomboştu. Bir tek insan yoktu. Bu akşam tuhaf diyebileceği onca şey yaşamıştı, ama bunun bir sonu gelmeliydi. Ayağa kalktı ve vagonda ilerlemeye başladı. Diğer vagona geçti ama o da tamamen boştu. İçindeki huzursuzluk artıyordu ve tekrar korkmaya başlamıştı. Gelecek istasyonda inmek için Vagon kapısında heyecanla beklemeye başladı. Tren yavaşladı. Perona girdi. Gözleriyle peronu baştan sona süzdü, yine kimse yoktu. Bu olamazdı. ‘Lanet olası tren dursun artık’ diye geçirdi içinden. Tren sonunda durdu. Ama kapılar açılmadı.

Ne olduğunu anlamadı. Kapılar açılmadı. Sağa sola baktı. Hemen sol tarafta acil durumda kapının açılmasını sağlayan bir kol gördü. Tüm gücüyle asıldı. Ama kapılar açılmadı. Tekrar denedi. Yukarı aşağıya defalarca kaldırıp indirdi kolu. Ama kapılar açılmadı.

İki eliyle camları yumrukladı, tekmeledi. Yardım için bağırdı. Ama kapılar açılmadı. Tren yavaşça hareket etti.  Trenin hareketiyle aynı hızda korkusu da artmaya başladı.  Az önce yaşadıkları yüzünden, öncekinden de fazla korkuyordu. Camdan, trenin perondan ayrılışını izlemek zorunda kaldı. Tren hızlanarak perondan ayrılıp karanlık tünelde yol almaya başladı.

Bir an, karanlık tünele giren kapının camında bir karaltının yansımasını gördüğünü sandı. Gözlerine inanamadı. Olduğu yerde kaldı. Göğsünü yırtıp dışarı çıkacak kadar güçlü atıyordu kalbi. Gözlerini kırpmadan cama bakıyordu. Görmüştü. Bir karaltı. Şekli belirsizdi. Camdaki yansıması dahi şekilsizdi. Tam omuz hizasında duruyordu. Arkasını dönmekten korkuyordu. Bu gece gerçek olamayacağını düşündüğü her şeyin gerçekliğini fazlasıyla hissetmişti. Her yeri titriyordu.

İşte yine o his. Bir şey yanındaydı. Hissedebiliyordu. Oradaydı. Gözleri kapalıydı ama vagonun içinde olduğunu hissedebiliyordu. Nefesini, sesini ya da hareket ettiğini duymuyordu ama biliyordu.  Dizleri tutmuyordu. Elleri hareket edemiyordu. Vücudu soğuyordu.

“CEZANI ÇEKECEKSİN”

Tüm vagon bu ses ile inledi. O kadar güçlü bir sesti ki, yankıları neredeyse dakikalarca devam etti. Derin bir dehşete düşmüştü.  Ceza çekecekti. Şu an yaşadığı şey ceza değil miydi zaten? Üstelik bugüne kadar kimsenin yaşamadığı, yaşayamayacağı kadar ağır bir ceza değil miydi?

Trenin yavaşlamaya başladığını hissetti. Küçük bir sarsıntı oldu. Gözlerini açmaya başladı. Artması gereken aydınlığın yerini karanlık alıyordu. Gözleri tam olarak açıldığında trenin ışıklarını tamamen söndüğünü anladı. Hiçbir şey göremiyordu.

Tren iyice yavaşladı. Ama istasyona gelmemişti. Peron da gözükmüyordu. Sessizce bekliyordu.

Tren durdu. Kapı açıldı.

Yavaşça başını sağa sola çevirdi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kafasını vagondan uzattı. Ama karanlık o kadar ışıksızdı ki, hiçbir şey göremiyordu.

Tünele girerken camdan gördüğü karaltının varlığını hissedebiliyordu. Vagondaydı. Bu düşünce karar vermesini hızlandırdı. Trenden aniden ve hızla aşağıya atladı. Dizleri üstüne düştü. Canı çok yanmıştı ama korkusu, acısından baskındı. Trene tutunarak ilerlemeye başladı. Adımlarını küçük küçük atıyordu. İçindeki korku tırmanıyordu.

İşte yine varlığı hissetmeye başladı. Tam arkasındaydı. Soğukluğunu hissediyordu. Karanlıktı. Hiçbir yeri göremiyordu. Adımlarını hızlandırdı. Bir an sırtına dokunulduğunu hissetti. Buz gibi bir histi. Dokunmuştu. O kadar soğuktu ki dokunuşu. Canlı bir varlığın dokunuşu olamazdı. İçinde can taşıyor olamazdı, etten kandan oluşuyor olamazdı. Tüm gücüyle koşmaya başladı. Önünü göremiyordu ama durmaksızın koşuyordu. Hiçbir şeyi umursamadan tüm gücüyle koşuyordu. Tren artık gözükmüyordu.

Koştukça korkusu azalacağına, daha fazla artmaya başladı. Nereye koştuğunu bilmeden, peşindeki varlığın ne olduğunu bilmeden, daha ne kadar koşması gerektiğini bilmeden koşuyordu. İleride çok zayıf bir ışık huzmesi gördü.

Işığa doğru daha da hızlanarak koşmaya başladı. Işığa yaklaştıkça umutsuzluğu azalıyordu. Çok yaklaşmıştı. Tünelin içinde küçük bir çıkış olmalıydı burası. Çıkış. Bu kelimenin, bunca yaşananları bitirmesini umuyordu.  Artık hürriyetine kavuşacaktı.

Işık tünelin sol tarafında, yerden bir basamak kadar yüksekten, aralık bir kapıdan içeriye doğru süzülüyordu. Son gücüyle kapının kolun tutunarak zıpladı ve girişe ulaştı. Kapıyı biraz zorlayarak iyice araladı ve sürtünerek içeriye girdi.

Kapı sertçe kapandı. Arkasını döndü. Kapanması zaten mümkün değildi. Omuzuyla yüklenerek ancak aralığı artırabilmiş ve girebilmişti. Nasıl kendiliğinden kapanabilirdi ki? Tekrar önüne döndüğünde korkudan bakakaldı.

Ancak bir kol genişliğinde, kendi boyundan sadece birkaç santim yüksek bir koridorun önünde duruyordu. Koşamayacak kadar dar ve alçaktı koridor. Koridor tabandan tavana kadar kirli beyaz fayans kaplıydı ve tavandaki soğuk buz mavisi soluk ışık veren floresan ile aydınlanıyordu. Tavandaki lamba sadece durduğu yerin en fazla birkaç santimetre önünü aydınlatıyor, aslında sadece karanlığı biraz daha katlanabilir hale getiriyordu. O kadar zayıf, buz mavisi bir ışık veriyordu ki, kendi gölgesi bile oluşmuyordu. Birkaç santim sonrası tamamen karanlıktı.

Akşam yaşadıklarının sonlanacağının umudunu yeşerten bu ‘çıkış’, iyiden iyiye ‘umutsuzluğa’ hapsetmişti kendini.

Kapıya yüklenme sesiyle irkildi. Biri, bir şey, kapının önündeydi ve İçeriye girmeye çalışıyordu. Herhangi bir zorlanma yoktu. Bilerek ve isteyerek henüz kapıyı açmıyordu. Sanki kendine devam etmesi için zaman veriyor gibiydi. Ama peşinde olduğunu da hissettirerek. Peşindeydi, ‘cezasını çektirecekti’. ‘Hatırlamasını istediği suçun cezasını çektirecekti.

Hatırlamaya o kadar zorladı ki kendini. Suçlandığı şeyi bir hatırlayabilse, belki telafi edebileceği bir yolu da bulabilirdi. Ama kimsenin bilebileceği bir hatası olmamıştı ki…

Durdu. Bunu biliyor olamazdı. Bu dünyada yaşayan hiç kimse bunu biliyor olamazdı. Kendi bile, aklından o kadar uzaklara itmişti ki, artık hiç hatırlamıyor, düşünmüyordu.

Kapıdan gelen ses ile attığı ilk adım sonrası tavandaki lamba, attığı adımın önünü aydınlatıyor ancak arkasını tekrar karanlığa gömüyordu. Koşamıyordu. Koridor bunun için çok fazla dardı. Kolları duvarlara sürtünüyordu. Başı neredeyse tavandaki floresana değiyordu. Kendisini tabuttaymış gibi hissetti. Bunu düşünmek istemiyordu. Saçma sapan düşünceler geliyordu aklına. Attığı her adımda kapıdan uzaklaşıyordu. Birkaç adım daha attığında, kapının sürtünme sesi yankılandı koridorda. Birisi kapıyı açmış, koridora giriyordu. Artık adımlarını hızlandırmaya hatta zorla da olsa koşar adım ilerlemeye başlamıştı. Birisi, bir şey, bir karaltı koridora girmişti. İçerideydi.

Kurtuluşu olduğunu düşündüğü bu koridorda, peşinde ne olduğunu bilmediği bir şeyden, yaşamı pahasına kaçmak zorundaydı artık. Kapı kapandı.

Artık ilerlemek dışında hiçbir seçeneği yoktu. Hapsedilmişti. Korkudan nefes almakta zorlanıyordu. Koşmaya başladı. Ölümüne. Ölümüne koşmak. Ölümden kurtulabilmek için tüm gücüyle koşmak ya da ölmeye koşmak. Koridorun sonu bunu belirleyecekti.

Birden koridorda ayak sesi yankılandı. Çok korkuyordu. Koştukça adım sesleri daha da yakından gelmeye başlıyordu. Bir yere gidemeyeceğini, tüm kaçışın anlamsız oluğunu kabul etmesini, bunun sonu olmayacağını anlamasını sağlamaya çalışır gibi yankılanıyordu.

“HATIRLA”

Koridor bu kelime ile çınladığında, yere yığıldı. Duvara tutunarak doğrulmaya çalıştı. “HATIRLA” diye tekrarlandı. Daha doğrulamamışken yeniden yere yığıldı. Sadece birkaç adım kalmıştı. Korkuyordu.

İşte o an, başladı. O, unutmak için aylarını, yıllarını alan, kimsenin bilmediği, şeyi hatırlamaya başladı.

O aya hiç yakışmayan şiddette yağmur yağıyordu. Hava çok soğuktu. Akşam saatiydi. Sokaklar kararmıştı. Tek tük koşturan birkaç kişi ve seyrek geçen birkaç araba dışında kimsecikler yoktu.

Aceleyle çıkmıştı iş yerinden. Koşar adımla evine doğru yürüyordu. Sırılsıklam olmuştu. ‘Bu yağmur da nerden çıktı, lanet olsun,’ diye geçirdi içinden. Zaten ıslanmış olan yeni aldığı takımın daha da kirlenmemesi için, adımlarını o kadar dikkatli atmaya çalışıyordu ki, neredeyse parmak ucunda yürüyordu. Bu takım için neredeyse beş ay  fazla mesai yaparak deli gibi çalışmıştı.

Mağazaya girip takımı ilk defa denediğinde, kendini baştan aşağı süzmüştü. Gözlerini alamamıştı. Bu takım sadece onun için dikilmiş gibiydi. Yakışmak ne kelime, kendi için ‘biçilmiş kaftan’dı. Satış görevlisi bile, aynadaki yansımaya hayranlıkla bakmıyor muydu? Sadece o mu, mağazadaki neredeyse tüm müşteriler dönüp bakıyorlardı. Çok pahalıydı ama kendisine zaten ancak bu yakışırdı. Bunu hak etmişti. Her şeyden vazgeçmişti, birçok masrafını kısmıştı. İşe otobüs yerine bir saat erken kalkarak yürüyerek gitmeye başlamıştı. İş dışındaki zamanının hepsini evde geçiriyor, parasını bu takım için biriktiriyordu.

Bugün iş yerindeki herkes ne çok bakmıştı kendisine. Ama takım da bakılacak takımdı. Kumaşı ile, kesimiyle tamamen farklılaşmıştı. Artık saygı görecekti. Artık kabul görecekti. Evet, kendisiyle alay eden herkes buna pişman olacaktı. Hak ettiklerini almaya başlayacaktı. Bu takım elbise, ona ikinci bir şansı verecekti. Tüm bunları düşünerek hızla yürümeye devam ediyordu.

Birden nerden çıktığını anlamadığı bir çocuk bacağına sarıldı. Şaşırmıştı. Ama daha çok, sinirlenmişti.  Zaten yağmur yağıyordu, yürümesi gereken daha yolu vardı. Çocuğa baktı. 5-6 yaşlarında, yüzü yağmurdan ıslanmış ama bunca yağmura rağmen yine de kir içindeydi. Koyu kahverengi gözleriyle kendisine bakıp bir şeyler söylüyordu. Ama o, ceketine asılmış olan küçük kızın ellerine baktı. Tırnakları uzun zamandır kesilmemiş, ama içleri ve kenarları sokağın tüm pisliği ile simsiyah olmuştu. Bu görüntü, kendisini çılgına çevirdi.

O akşama, o çocuğa ait tüm detaylar en ince ayrıntısına kadar aklına gelmeye başladı.

İnanamıyordu. Bu olamazdı. Yaklaşan adımlarla ilerleyen o varlık, bunu hatırlamasını istiyor olamazdı. O akşam yaşananlara ait olan hiçbir şeyi, hiç kimse biliyor olamazdı. Bir tek görgü tanığı yoktu ki. Kimse biliyor olamazdı. Yıllarca unuttuğu bu kahrolası geceyi nasıl hatırlatmıştı. Neden? Bunu nasıl bilebilirdi?

Çocuğa bağırmaya başladı: “Bana nasıl dokunursun? Pis mahluk! O iğrenç ellerini çek üstümden! Seni yabani pislik!” Her bir kelimeyi, açık şekilde duyabiliyordu. Hatırlıyordu. Tüm detayları hatırlıyordu. O an, o kız çocuğuna bağırırken ne düşündüğünü hatırlıyordu. İtiraf etmek istemiyordu ama o geceye ait her şeyi tüm açıklığı ile hatırlıyordu. O kadar bağırıyordu ki çocuğa, kızın kahverengi gözlerinin korkuyla nasıl açıldığını, korkudan nasıl titremeye başladığını görmüştü. Korkudan titremek. Şu an bu koridorda, hatta bu aksam yaşadıklarının kendine yaşattığı da bu değil miydi? Korkudan titremiyor muydu şu an? O çocukta bu kadar mı korkmuştu, o çocuğu bu kadar mı korkutmuştu? O küçücük bedenin, nasıl sarsılarak titrediğini hatırladı. O gece fark etmemişti ama şu an tüm detayları hatırlıyordu işte. O küçücük kız korkudan sarsılmış, donakalmıştı. Titriyordu.

Bağırmaya devam etti. Birden sol elini havaya kaldırdı. Yağmurda havadaki eli ıslanmış, parlıyordu. Her şey saniyeler içerisinde ilerliyordu. Sokaktaki ıssızlık içinde sadece o ve takımına tutunmuş o küçük kız vardı. Göz göze geldiler.

Öfkeden deliye dönmüş olan bakışları, kız çocuğunun bakışları ile buluştular. O an aklından ne geçtiğini apaçık biliyordu artık. O zaman kendisine itiraf edemediği şeyi biliyordu. O kız çocuğunun ölmesini istiyordu. Sadece takımına, o değerli, son zamanda neredeyse hayatını adadığı takımına, o pis elleriyle dokunduğu için onu öldürmek istiyordu.

Çocuk, kahverengi gözleriyle, içindeki korkuyla bakıyordu. Titriyordu. Korkusundan ölesiye titriyordu. Havadaki elini hızla indirdi. Eli, yağmur damlalarını ikiye bölerek hızla ilerledi ve tüm gücüyle küçük kızın sağ yanağına indi. Elinin, yanağına dokunuşunun çıkardı ses, sokakta yankılanmıştı.

Hatırladı. Küçük kızın yanağının ne kadar yumuşak olduğunu, ne kadar küçük olduğunu hatırladı. Eli, tüm yüzünü kaplamıştı. Yanağına isabet etmişti ama tüm suratına inmişti.  Havadaki eli, o küçük kızın suratına tokat olarak indi. Saniyeler içinde olmuştu tüm bunlar. Tokatın şiddetiyle kızın küçük bedeni, savruldu. Elleri takımından uzaklaştı, ayakları neredeyse yerden kesildi ve kaldırımın kenarından caddeye doğru savruldu. Küçük kızın bedeni, havada birkaç saniye süzüldü.

Kız ile göz göze geldi. Kız yere doğru inerken, bakışlarıyla ‘Neden?’ diye soruyordu sanki. ‘Neden? Bunu neden yaptın?’

O an, caddenin ıssızlığını bozan bir ses duydu. Hızla gelen bir araba yere düşmekte olan kıza çarptı. Her şey, saniyeler içerisinde oldu. Yağmur, yürüyüş, kızın karşısına çıkması, elini havaya kaldırması, küçük kızın caddeye savrulması, arabanın gelmesi, çarpması ve hızla uzaklaşması.

Küçük beden yerde yatıyordu. Her şey durmuştu. Yağmur damlaları dahi düşmüyordu sanki. Caddeyi, yağmurun damlaları değil, kızın bedeninden akan kanlar ıslatıyordu. Bakakaldı. Küçük kızın gözleri açık, caddenin kenarında yerde cansız şekilde yatıyordu. İnanamıyordu. Yaşananlara inanamıyordu. Bunu istememişti. Asla istememişti. Sadece kızmıştı. Evet sadece kızmıştı. Ama bunu istememişti. Arabanın geleceğini bilemezdi. Karanlık cadde de kızı göremeyeceğini bilmezdi. Hala kızın gözlerine bakakalmıştı. Ayıramıyordu. Sanki kanlar içerisinde yerde sessizce yatan kızın gözleri hala canlıydı. Hala neden diye soruyorlardı.

O kadar küçük bir bedenden bu kadar çok kan akmasına şaşırmıştı. Caddenin ortası tamamen kan içerisinde kalmıştı. Sessiz sedasız ölmüştü. Daha henüz birkaç yıldır nefes alan, oyunlar oynayan o küçük beden artık yaşamıyordu. Neden sanki önüne çıkmıştı ki? Daha çok küçüktü. Tek başına evde bile bırakılamayacak kadar küçüktü. Bu saatte sokaklarda ne işi vardı? Lanet olsun! lanet olsun!

Kızın gelişi, bakışları, tokat, arabanın çarpması, kan…Tekrar edip duruyordu gözünün önünde. Kızın bakışları hala üzerindeydi. Hissediyordu. Görüyordu.

Kendine geldi. Sağa sola baktı. Kimse yoktu. Apartmanlara baktı. Kimseler yoktu. Emindi. Hiç kimse.

O halde kimse bir şey görmüş olamazdı. Ne kızı, ne kendini görmüş olamazdı. Son bir defa küçük kızın cansız bedenine baktı. Koşar adımlarla uzaklaştı. Az önceki olay olmamış gibi, hızla yürümeye başladı. Evine doğru koşar adımlarla ilerliyordu. Kızın bedeni, caddenin kenarında, kendi kanının içinde sessizce yatıyordu.

“Ben bir şey yapmadım. O araba, lanet olası araba bu havada ne demeye hızlı gidiyordu ki? Kesin sarhoştu. Tabii bu adamlar yüzünden her gün onlarca insan ölüyordu. Lanet olası sarhoşlar!” dedi. Kendini ikna etmeye çalışıyordu. İnandırmaya çabalıyordu. Suçsuzdu. O kızın ne işi vardı sokaklarda. Bu bir kazaydı. Evet. kazaydı. Bunun olmasını istememişti. Her gün olan kazalardan biriydi.

Duvara tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı.  Ama hatırladıklarının ağırlığı ile yere kapaklanmıştı tekrar. Ayak sesleri artık yanı başın kadar gelmişti. Tam ayak ucunda durmuşlardı. Bakmıyordu. Aklında sadece kız vardı. Küçük kızın kanlar içinde açık gözleri vardı. Kendine ‘neden’ diye soran gözleri vardı. Yağan yağmur kızın yüzünden saçlarına ve bedeninden akan kana karışıyordu. Artık ne karartı ne varlık umurunda değildi.

Yıllarca, kendinden bile sakladığı, her an hatırlayacak olmak korkusuyla unutmaya çabaladığı o anı, o kızı hatırladı. Kızın kanlar içindeki masumiyetini hatırladı. Kalbi yavaşlamaya başladı. Korkusu kayboldu. Sırtüstü yere yığıldı. Gözlerini açtı. Karşısındaki varlığa baktı. Göz göze geldi. Gözlerini tanıdı, bakışını tanıdı. Karaltı yerde yatan bedenine doğru eğildi. ‘Ben suçluyum,’ diye fısıldadı. O son kelime ile kalbi atmayı bıraktı.

dedektifdergi.com

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum