Galiba dindar nesil hikayemizde bir sorun var…
Türkiye, genellikle sorunlarını belli dini değerler ve ideolojik aidiyetler üzerinden tartışan bir ülke. Son yıllarda çokça duyduğumuz şu sorular, bunun en önemli göstergesi: “Toplum sekülerleşiyor mu, Dindarlık artıyor mu, Gençler dinden uzaklaşıyor mu?”
Çünkü, yaklaşık çeyrek yüzyıldır ülke dindar-muhafazakar bir iktidar tarafından yönetiliyor ama buna rağmen toplumsal çürüme giderek derinleşiyor ve memlekette ciddi bir ahlaki kriz var.
En son Maraş’taki elim okul katliamıyla da ortaya çıktı ki bütün alanlarda olduğu gibi eğitim sistemimizde de büyük problemler var. Bu da bize, o çok önem verdiğimiz “dindar nesil” hikayemizin hiç de iyi sonuçlar üretmediğini bir kez daha göstermiş oldu.
Nitekim yapılan araştırmalar da durumun vahametini net bir şekilde ortaya koyuyor. Geçtiğimiz ay, Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması kapsamında, Marmara Üniversitesi’nden Zübeyir Nişancı ve Hüseyin Sağlam tarafından yapılan Türkiye’de İnanç ve Dindarlık araştırması, endişelerimizi derinleştiren bir nitelik taşıyor.
Araştırmaya göre, Allah inancı yüzde 94 gibi oldukça yüksek bir orana sahip. Kendisini “Çok dindarım” veya “Dindarım” olarak tanımlayanların oranı ise yüzde 67. Ateizm ve agnostisizm gibi eğilimlerin toplam yaygınlığı sadece yüzde 4 seviyesinde.
Bana göre, bu araştırmada ortaya çıkan iki çarpıcı sonuç var. Birincisi, kutuplaşma tartışmalarına rağmen toplumun ezici bir çoğunluğu olan yüzde 84’lük bir kesimin “Laik bir ülkede din rahatlıkla yaşanabilir” olarak değerlendirmesidir.
İkincisi ise, dindarlığın yüksek olmasına karşın, halkın dini kurumlara ve otoritelere duyduğu güvenin diplerde seyretmesidir. Araştırmaya göre, cami imamlarına “Hiç güvenmiyorum” ve “Güvenmiyorum” diyenler yüzde 40 iken, güvenenler sadece yüzde 32 seviyesinde.
Bu araştırmanın en düşündürücü sonucu, Diyanet’e ve tarikatlara olan güvensizlik meselesidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na yönelik güvensizlik yüzde 58 gibi çok yüksek bir orana ulaşmış durumda. Dini cemaat ve tarikatlara duyulan güvensizlik ise yüzde 70 ile araştırmanın en yüksek güvensizlik oranı olarak kayıtlara geçmiş bulunuyor.
Bu konuda adeta itiraf niteliği taşıyan en çarpıcı açıklama, geçtiğimiz dönem Diyanet İşleri Başkanı olan Ali Erbaş’tan geldi. Erbaş, Kur’an-ı Kerim ve Siyer gibi derslerin tercih edilmesi için Diyanet’in tüm imkanlarını seferber ettiklerini, ancak buna rağmen seçilme oranlarının yüzde 30’lardan yüzde 4-5’lere kadar gerilediğini açıkladı.
Bu sonuçlar bize gösteriyor ki dindarlık oranının yüksek olmasına rağmen, insanlar dindarlara ve dini kurumlara güvenmiyor.
Galiba bu sonuçlardan sonra, şapkamızı önümüze alıp ciddi anlamda bir içsel sorgulama yapmamız gerekiyor. Özellikle de kendilerini ‘dindar’ olarak tanımlayanların, “Acaba biz nerede yanlış yaptık” diye sormaları gerekmiyor mu?
Kim ne derse desin, bu işte bir yanlışlık olduğu kesin. Malum AK Parti, iktidara geldiği günden bu yana ‘dindar nesil’ yetiştirme projesi yürütüyor. Demek ki bu proje, toplumdaki dindarlık anlayışını dinin asıllarıyla buluşturma konusunda ciddi bir başarı hikayesi oluşturamamış. Tam aksine, dindarlaşmayı arttıralım derken, toplumdaki ahlaki savrulmayı daha derinleştirerek adeta sekülerleşmeye hayat vermiş gibi görünüyor.
Çünkü iktidarın, ’dindar nesil’ yetiştirme hedefleriyle iktidar erkinin sergilediği icraatlar arasında derin bir uçurum var ve toplum bu çarpıklığı izah etmekte zorlanıyor.
Neden böyle bir tablonun ortaya çıktığını anlayabilmek için buraya gelişimizin hikayesine daha dikkatlice bakmakta yarar var.
Kabul edelim ki iktidarla birlikte büyük imkanlara kavuşan günümüz dindarlarının önemli bir kesimi, kelimenin tam anlamıyla güce ve ranta iman eder hale gelmiş bulunuyorlar.
Maalesef yolsuzluk, rüşvet, haksız kazanç sağlamak, ‘öteki’ olarak gördüklerini itibarsızlaştırmak gibi davranışlar ‘iktidar dindarları’nın günlük rutini haline gelmiş sanki…
Adalet, hakka-hukuka riayet, liyakat ve ehliyet ise para etmediği için dindarlarımızın gündeminde hiçbir şekilde yer almıyor artık…
Doğal olarak insanlar, ülkenin büyük çoğunluğunun evine ekmek götürme derdine düştüğü bir ortamda, iktidar çevresinde yer alan kesimlerin “haram-helal” ilkesini bir tarafa bırakarak çılgın bir ekonomik savurganlık yaşadıklarını gördüklerinde asıl meselenin ‘dindarlık’ değil, başka bir şey olduğunu rahatlıkla anlıyorlar.
Sonuç itibariyle bizim büyük iddialarla ortaya koyduğumuz ‘dindar nesil’ projesi, ilahi kelamın bizden istediği ‘iyi insan’ olmaya ve dinin özüne bağlı ‘dindarlık bilinci’ ile donanmış nesillerin yetişmesine değil, ‘görsel dindarlık’ ritüelleriyle sekülerleşmeye savrulan nesillerin yetişmesine vesile oluyor.
Mehmet Ocaktan
karar.com







YORUMLAR