İstanbul'um, iki gözüm!

Dünyanın öbür ucunda, üç gün boyunca, işi gücü bırakıyor, kendimizi bir sinema salonuna kapatıp, memleketimizin dertlerini, acılarını, güzelliklerini, tarihini, doğasını kalbimizin merkezine koyuyoruz

İstanbul'um, iki gözüm!

Dünyanın öbür ucunda, üç gün boyunca, işi gücü bırakıyor, kendimizi bir sinema salonuna kapatıp, memleketimizin dertlerini, acılarını, güzelliklerini, tarihini, doğasını kalbimizin merkezine koyuyoruz

İstanbul'um, iki gözüm!
20 Kasım 2019 - 09:51

"Benim doğduğum şehrin adı İstanbul!

Doğduğum semtin adı Taksim!

Anladın mı?

Ben oranın çocuğuyum.

Bırak milliyetçiliği, bilmem neyi...

Ben oranın çocuğuyum."

Yukarıdaki sözler geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz, ustaların ustası dünyaca ünlü fotoğraf sanatçısı ve tarihçi Ara Güler'e ait.

İstanbul'umdan binlerce kilometre uzakta, Vancouver'da, Simon Fraser Üniversitesi Goldcorp Centre for Arts salonunda, yarı Türk yarı Kanadalı yüzlerce insan beyaz perdede onu izliyoruz. Ölmeden önce çekilen "İstanbul'un Gözü- Eye of Istanbul" belgeselini...

 

15-18 Kasım tarihleri arasında, 8 uzun metrajlı film (Kız kardeşler, Saf, Nuh Tepesi, Anons, Müslüm, Sibel, Kardeşler, Çınar), 10 Kısa film, 1 "Film Sektöründe Kadın" konulu panele ev sahipliği yapan, 6'ıncı Vancouver Türk Filmleri Festivali kapsamında oradayız.

Yaşamadan ölmeye, itirazım var!

Dünyanın öbür ucunda, üç gün boyunca, işi gücü bırakıyor, kendimizi bir sinema salonuna kapatıp, memleketimizin dertlerini, acılarını, güzelliklerini, tarihini, doğasını kalbimizin merkezine koyuyoruz.

Müslüm'ün annesinin karnına saplanan her bıçak darbesinde, salondan bir "Ah!" sesi yükseliyor! Ülkemizde gerçekleşen milyonlarca kadın cinayetinden biri o da... Bir ara da Müslüm sahnedeyken insanların "Yaşamadan ölmeye, itirazım var!" diye mırıldanarak kendisine eşlik ettiğini fark ediyorum.

Parasızlığın, yoksulluğun, çaresizliğin filmi "Saf". Kentsel dönüşüme kurban verilen mahalleler, toplum baskısı, ucuza çalışan Suriyeli işçilerin dramı derken, o koca inşaat taşlarından biri bizim boğazımıza takılıyor, yutkunamıyoruz.

49 yıllık ağaç, oldu mu size Nuh Peygamber'in ağacı!

"Nuh Tepesi"nin üç kağıtçı din tacirleri, buradan sinirlerimizi bozuyor. Ölmeden önce yakınlaşma fırsatı bulan baba oğulu canlandıran Haluk Bilginer'in ve Ali Atay'ın oyunculukları ise bizi mest ediyor.

Yozgat’ın bir dağ köyünde geçen, annelerinin kaybından sonra şehre besleme olarak verilen, birbirinden çok farklı karakterlere sahip, üç kız kardeşin öyküsünü anlatan "Kızkardeşler"i izlerken, biz de çocukluğumuzu pas geçiyoruz. "Delilik ve akıllılık" arasındaki ince çizgi üzerinde düşünürken buluyoruz kendimizi...

"Anons" filmiyle Türkiye'nin acılı ve zorlu politik gündemine bir bakış atıyoruz. 1963 yılına giderek bir darbe girişimi daha yaşıyoruz.

İstanbul'um, İki Gözüm!

Memleket gerçekleriyle dolu bunca ödüllü film içerisinde benim en çok göz yaşı döktüğüm ise yönetmenliğini Binnur Karaevli ve Fatih Kaymak'ın yaptığı, çekimleri Ara Güler'in ölümünden kısa süre önce tamamlanan "İstanbul'un Gözü" belgeseli oluyor.

Ben fotoğraf sanatının baş tacı edildiği bir evde büyüdüm. Dedem, amcam, babam iyi birer fotoğrafçı ve arşivciydi. Ara Güler'e sevgi, saygı evimizde büyüktü. Babam bizzat tanırdı.

Bilmiyorum nedeni babama ve onun fotoğraf tutkusuna olan hasretim midir, Kanadalı dostlarımızın büyülendiği İstanbul'umun güzelliği ve ona duyduğum özlem midir,  yoksa yeri doldurulmayacak usta Ara Güler'in kaybı mıdır, ama ben salya sümük ağlıyorum bir saat süren belgesel boyunca.

Ara Güler

Ben tarihçiyim oğlum

"Bana fotoğrafçı diyorlar. Bir yaşıma daha girdim. Ben tarihçiyim oğlum. Tarihi kaydederim." diyor Ara Güler. Atölyesindeki milyondan fazla dia ve negatif adeta İstanbul'un görsel hafızasını tutuyor. Ezilmiş halkın, hamalın, işçinin hikayesini, yaşadığı zorlukları anlatıyor bize fotoğraf diliyle. O dil ki, dünyadaki tüm insanları birbirine bağlıyor.

Hiç ben Ermeni olduğumu hissetmedim

"Öyle bir mahallede büyüdüm ki... Rumlar, Ermeniler, Türkler, Yahudiler... Hiç ben Ermeni olduğumu hissetmedim ya... Hiç hissetmedim. Ahmet kimse, ben de oydum. Sonuna kadar öyle hissettim" diye ekliyor usta. İnsanların birbirine düşürülmediği, dinlerin, dillerin, ırkların ayrılmadığı eski Türkiye'me özlemim daha da artıyor.

Muzip bir çocuk, canlı bir tarih kitabıydı

Belgeselin yönetmeni Binnur Karaevli ile, gösterim sonrasında sohbet ediyoruz. 2-3 aylık bir hazırlık sürecinin ardından, belgesel toplam 3 ayda çekilmiş.

Ara Güler'le çalışmanın nasıl bir şey olduğunu soruyorum Karaevli'ye; "Tutkusundan çok etkilendim ve filmde de onu göstermeye çalıştım. Kozmopolit ve zengin bir aileden gelen bu adam, o devir için olabilecek en zor mesleklerden birini seçiyor. Filmde de gördüğünüz üzere, arzuladığı kareyi elde etmek için, 2 saat boyunca sokaktan bir kedinin geçmesini bekleyen biri" diyor ve ekliyor, "Muzip ve çocuk ruhlu biriydi. Bana ve ekibe alıştıktan sonra hep bizi güldüren hikayeler anlattı. Onunla birlikte olmak hem çok eğlenceliydi, hem canlı bir tarih kitabıyla baş başa kalmak gibiydi." Ara Güler, belgeseli bittikten sonra izlemiş ve çok beğenmiş. Şakayla Karaevli'ye takılıyorum. "Beğenmese yanmıştınız" diye... Gülüyoruz.

Kaçtığımız için mi geldik, kovaladığımız için mi?

6'ıncı Vancouver Türk filmleri Festivali'ni üç gün boyunca yarı Türk, yarı Kanadalı 1500'den fazla kişi izliyor. Kanadalıların da biliyorsunuz en eskisi iki jenerasyon önce göç etmiş buraya. Müslüm Gürses'in hayatını değiştiren bağlama hocası, adeta hepimizin gözünün içine bakarak soruyor: "Kaçtığın için mi geldin, kovaladığın için mi?"

Herkesin hikayesi farklı. Kendi adıma "Kovaladığım için" cevabını vermek istiyorum. Zira artık çok iyi biliyorum ki, fiziksel olarak uzaya gitse bile, insanın memleketinden, toprağından kaçması mümkün değil.

 

Not 1: 6'ıncı Vancouver Türk Filmleri Festivali gönüllü bir organizasyon. Başta, bundan yaklaşık 20 sene önce Sabah Gazetesi'nin reklam servisinde yollarımızın kesiştiği ve hayatın yıllar sonra bizi tekrar Vancouver'da buluşturduğu Festival Direktörü arkadaşım Eylem Sönmez'e, ailesinden işinden gücünden vakit ayırarak çalışan gönüllülere ve festivalin gerçekleşmesini mümkün kılan tüm sponsorlara emekleri için binlerce teşekkür... İnsan, bu kadar büyük bir organizasyonun gönüllü olarak gerçekleştirilebileceğine inanamıyor.

Not 2: Festivalin bu yıl ki konuğu Saadet Işıl Aksoy'du. Onunla olan sohbetimiz ayrı bir yazı konusu. Los Angeles'a göç hikayesini, "Saf" filmini ve yeni çalışmalarını önümüzdeki haftalarda kaleme alacağım.
ayşe acar

Ayşe Acar

Twitter[email protected]-


YORUMLAR

  • 0 Yorum