‘Ne mutabakatı ulan?!’

Lafı eveleyip gevelemenin âlemi yok. Suriye’de olup biten her şeyin temelinde “Demokrasinin camdan dışarı fırlatılması” vardır.

‘Ne mutabakatı ulan?!’

Lafı eveleyip gevelemenin âlemi yok. Suriye’de olup biten her şeyin temelinde “Demokrasinin camdan dışarı fırlatılması” vardır.

‘Ne mutabakatı ulan?!’
14 Şubat 2020 - 10:05

Çünkü her şeyin temeli demokrasidir. Demokrasinin temelinde de, “Dinlemek, kulak vermek, istişare, müşavere, münazara, müzakere” vardır.

Bütün bunları bir eskimiş yırtık pırtık poşete doldurup, adeta hızla gitmekte olan bir aracın camından, yol kenarındaki çöplüğe atmak, o noktadan itibaren yapacağınız her şeyin ve atacağınız her adımın yanlış olmasını garantilemek anlamına gelir. Tabii ki, “yanlış” derken sadece bir tek şahsı ilgilendiren bir yanlıştan değil, binlerce, on binlerce, milyonlarca canı ilgilendiren ve ülkeyi yüz milyarlarca dolar zarara uğratan bir yanlıştan söz ediyoruz.

Hangi açıdan bakarsanız bakın, Suriye meselesinde AKP iktidarının ve onun bu yanlışlara sürüklenmesinde birincil derecede söz sahibi olan “Washington D.C. aklı”nın (akıl lafını “çarpık” anlamda kullandım) payı büyüktür. Büyük Ortadoğu Projesi konusunda bin türlü yorum yapılabilir. Ama bu proje için taşeron arayan “tasarım sahipleri” aklıselimden uzak, hisleri ile hareket eden ama en önemlisi de meseleleri çözebilecek yeterli donanıma sahip olmayan sözde danışmanlarla kuşatılmış yöneticileri, ne kadar da güzel seçmişlerdir. Gerçekten göz yaşartıcı bir başarıdır bu.

Gelin şimdi, “lafı” somutlaştıralım:

İşi, ta 1998 yılına kadar götürelim.

Neydi o yılın ekim ayında imzalanan Adana Mutabakatı’nın temelinde yatan ana “essence”?

Komşu iki ülkenin (zaten bütün komşu ülkeler arasında olması gerektiği üzere) birbirlerinin başına bela olan terör örgütlerinin faaliyetlerine izin vermemesi ilkesi değil mi? Adana Mutabakatı ve bunun devamı niteliğindeki ilgili sonraki metinlerde de altı hassasiyetle çizildiği gibi “Tarafların güvenliği ile istikrarını tehdit eden terör ve terör örgütlerine karşı ortak mücadelede yasal ve kapsamlı bir çerçevenin oluşturulması. Bu amaçla bilgi ve istihbarat paylaşımı. Terör örgütlerine karşı etkin güvenlik önlemleri alınması… vesaire…”

Gerek, 1998 senesindeki “Öcalan - PKK odaklı krizin” aşılmasında etkin olan 20 Ekim 1998 tarihli Adana Mutabakatı, gerek 23 Aralık 2009 tarihli Türkiye- Suriye Güvenlik İşbirliği Anlaşması, gerekse 21 Aralık 2010 tarihli Ortak İşbirliği Anlaşması, hep bu (yukarıdaki) gerekçeleri net ve açık biçimde ortaya koyan metinler değil miydi?

Anahtar kelime: Terör.

Anahtar gereklilik: Terörle mücadele.

Anahtar anlayış: “Senin teröristin iyi benimki kötü” bakış açısından arınmak.

Aradan geçen süre içinde geldiğimiz noktada eğer İdlib’de, iki ülke silahlı kuvvetlerinin (yani resmen iki komşu ülkenin) büyük bir savaşa girişmesi riskine varan bir durum oluştuysa, arkasında bu anlayışın terk edilmesi yatmaktadır.

Benim teröristim kötü. Onu ezerim. Ama senin teröristin benim arkadaşım müttefikim yoldaşımdır. Senin rejimini yıkmak için ben onunla işbirliği yaparım” fikrine saplanmak ya da bunu terk etmek. Bunu aşamadığın sürece orada dökülen kan, uğranılan zarar bitmez.

Bütün bunlara, bir de sen istediğin kadar kabullenmekte zorlansan da, “ev sahibi” ülke (Suriye) ile eni konu “kapı gibi” savunma işbirliği anlaşmaları bulunan bir Süper Güç (Rusya) ile çatışmayı bile göze alacak kadar gözün dönmüş ve onların (müttefik ev sahibi ve dostu Süper Güç) sahasında at (tank ve zırhlı diye okuyunuz) koşturmaya çalışıyorsanız.. Üstelik bütün bu saydıklarımı, o Süper Güç’le vardığınız mutabakatları da “unutup, yırtıp, yakıp” sonra da “Tanımıyorum. Kendi göbeğimi keseceğim” diye meydan okuyorsanız.. Nasıl çözeceğinizi umuyorsunuz bu düğümü?

Bir yandan “Senin kötü (VayPiiCii - PiiVayDii - PeKaKa oluyor) teröristine” oluk oluk, uçaklar ve TIR’lar dolusu ölüm malzemesi akıtan, askerlerini 5’er 10’ar şehit eden bir emperyalist Süper Güç’ten yani ABD’den medet umarak bu “meydan okumaya” kalkışıyorsan?..

Kusura bakma. Bunun adı, bu ülkenin güvenliğini ve esenliğini düşünen dış politika olamaz. Kimsenin de bunu desteklemesini ve arkanda “kayıtsız koşulsuz” durmasını bekleyemezsin.

Meselenin üzerine bir “İlahi ve Milli” örtüsü örtüp, üzerine de böyle bir sos dökmeseye kalkıp da tartışılmaz hale sokmaya yeltenmek, karşı çıkana da “hain yaftası” takmaya çalışmak bu milletin aklı ile alay etmek, yani daha açık söylemek gerekirse “demokrasi”den iyice uzaklaşmak demektir.

Olayın asıl muhtevası “Ne mutabakatı ulan?!” tavrıdır.

Gerek en basit (evde - apartmanda - sitede bile) komşuluk ilişkilerinde, gerekse uluslararası diplomatik ilişkilerde kendini ahidlere, anlaşmalara, sözleşmelere, mutabakatlara vs. bağlı hissetmemek ve hatta yukarıda ayrıntılı biçimde değindiğimiz üzere “Senin teröristin benim dostumdur” gibi zehirli bir anlayışa angaje olmak, başını sürekli belaya sokmak demektir.

Şahsının” başı olsa belki sorun değil de..

Milletin başından söz ediyoruz.

Ve müsaadenizle..

Bunu hak etmiyoruz. 
Zafer Arapkirli
Cumhuriyet

Bu haber 358 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum