Örtük bir günah-çıkartma seansı olarak Davutoğlu konuşması

AKP için de dindar-muhafazakâr kesimler için de Türkiye için de bir dönüm noktasındayız ve bu yeni sürecin siftahını yapmak Ahmet Hoca’ya nasip oldu. Yolu açık, şansı bol olsun. Bir daha da Allah şaşırtmasın!..

Örtük bir günah-çıkartma seansı olarak Davutoğlu konuşması

AKP için de dindar-muhafazakâr kesimler için de Türkiye için de bir dönüm noktasındayız ve bu yeni sürecin siftahını yapmak Ahmet Hoca’ya nasip oldu. Yolu açık, şansı bol olsun. Bir daha da Allah şaşırtmasın!..

Örtük bir günah-çıkartma seansı olarak Davutoğlu konuşması
14 Aralık 2019 - 09:16

Prof. Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin "post-AKP" döneminin başlama vuruşunu yaptığı Gelecek Partisi’nin tanıtım toplantısında hayli zor, hatta denilebilir ki paradoksal bir durumla karşı karşıyaydı. Çok içsel, derinden ve iliklerine kadar işlemiş bir ikilemle ya da…

Davutoğlu, Türkiye’de dindar-muhafazakâr başlığı altında, bana sorarsanız "dinbaz-mutaassıp" diye tanımlamanın çok daha doğru olduğu bir otoriteryan iktidar pratiğini hayli örtük, yani "zımnen", (özellikle de isim vermeksizin!) eleştirirken, elbette bir mağdur olarak karşımızdaydı. Ama maalesef gayet açık ki aynı otoriteryan iktidar pratiği bağlamında, mağdur olduğu kadar, hatta mağdur olmaktan çok önce ve daha uzun erimli mahiyette de bir "mimar" olarak karşımızdaydı.

Bu bir bakıma, amiyane deyişle, bir "kendim ettim kendim buldum" tablosudur. Dolayısıyla bu tabloya Davutoğlu itirazı, bir şekilde örtük bir günah-çıkartma seansı olarak da değerlendirilebilir.

2002’den başlayarak Türkiye siyasetinin etkin unsuru haline gelen AKP, Türkiye’de mevcut statüko karşısında "konsolidasyon" sağladıktan sonra, 2007’den itibaren giderek ülkenin siyasal ve toplumsal iklimine daha da hâkim hale geldi. 2011’de de neredeyse ülke nüfusunun yarısının takdirine mazhar olarak, yüzde 49,95 oyla bir egemen (hegemonik) partiye dönüştü.

Bu arada kendini gösteren Suriye Krizi çerçevesinde Amerikancı Büyük Ortadoğu Projesi ile AKP’ci neo-Osmanlıcılığın kesişimi, Türkiye’nin iç sosyokültürel ve etnodinsel dokusunu da tahrip etmeye dönük emareleri dış politika kulvarından başlayarak zaman içerisinde ortaya çıkardı. Avrupa Birliği karşısında ABD güdümünde Suriye-karşıtı ama o ölçüde de Ortadoğucu, bir başka deyişle Osmanlıcılıkla İslamcılığı nev’i şahsına münhasır şekilde cem etmeye dönük dış-politik strateji, unutmayalım, esas olarak Ahmet Davutoğlu’nun tezleri doğrultusunda işlerliğe sokuldu.

Sonuç, AKP iktidarını onlarca yıldır yabancı olunan bir coğrafyada Osmanlı-İslam retoriği üzerinden dış-politik arayışlara sokarken, içeride/iç-politikada iktidarın toplumla ilişkilerinde yabancılaşma ve kopuş yaratacak siyasi tasarrufların önünün açılması oldu ki bu gidişatta Davutoğlu’nun dahlini yok saymak mümkün değildir.

Aynı doğrultuda 2011 seçimlerinin hegemonik-iktidar sonucunu doğurması, adına "inşa süreci" denilen sosyokültürel mühendislik projesinin iktidar sahipleri tarafından siyaseten işlerliğe sokulmasına da yol açmıştır. Türkiye’ye Gezi’yi, 17-25 Aralık’ı, ardından 5 Haziran-1 Kasım 2015 seçim girdabını, sonrasında 15 Temmuz darbe girişimini yaşatan süreçtir bu…

Ahmet Davutoğlu, öncesinde dışişleri bakanı olarak, 2014-2016 arası dönemde de başbakan olarak bütün bu yaşananların içinde, bunların bir parçasıdır.

Şimdi Ankara-Bilkent Oteli’nde yaptığı konuşmada yakındığı pek çok şeyin tohumları yukarıda çerçevelenen dönem içerinde atılmıştır; isterseniz sırasıyla gidelim:

Bir muktedirin tebessüm etmekten uzak, surat asmaya dayalı siyaset çehresi mesela…

İnsan onurunu gözetmeyi ve yüceltmeyi temel alan siyaset anlayışından uzaklaşmak mesela…

Gazeteci ve düşünürlerin keyfî baskılarla karşılaştığı, basın özgürlüğünün yok hükmünde olduğu bir ortam mesela…

Dinî değerlerin "siyasi imtihan"dan geçenlerin elinde oyuncak (aparat) olması mesela…

Özgürlükçü laikliğin yok edilmesi, çoğulcu din anlayışının hak getire olması mesela…

Terörle mücadele söyleminin siyasi bir tuzağa dönüştürülmesi ve terörün hem iç, hem de dış siyasette iktidarda kalma uğruna bir yarara dönüştürülmesi mesela…

Eğitimin nitelikli insan yetiştirme alanı değil, iktidarın kendi çıkarları doğrultusunda bir insan devşirme alanı haline gelmesi mesela…

Nihayet, tevazu karşısında kibrin, tasarruf karşısında israfın, kamu çıkarı karşısında kişisel çıkarın (söz gelimi "ayakkabı kutuları"nın, "Sıfırladın mı?" lakırdılarının, "damatlık ekonomi"nin) öne çıkması mesela…

Şimdi reddedilmekte olan, "Türkiye’ye irtifa kaybettiren lider kültü"nün çatır çatır hayatımıza oturtulması da;

Hukukun ahlaki kontrolden çıkartılıp bir tek-adam patronajına sokulması da;

Güç yozlaşmasının-gücün tekelleşmesinin belirginleşmesi de;

TBMM’nin siyasi etkinliğini kaybetmesinin ve şimdi Ahmet Hoca tarafından "Hiçbir güç tarafından baskı altına alınamaz" dense bile, bal gibi de bir güç, "Tek Güç" tarafından baskı altına alınması da…

Bütün bunlar ya Ahmet Davutoğlu’nun bir parçası olduğu siyasi iktidar sürecinde doğrudan ya da dolaylıca yani daha sonra yeşerecek şekilde o süreçte tohumları serpilerek "şeniyet" (gerçeklik) buldu.

O halde şimdiki durumu nasıl değerlendirebiliriz ki?!..

Ortada bu yukarıda sıraladıklarımızdan "dindar-muhafazakârlık" adına, "muhafazakâr-demokrasi" adına ve "modernist-muhafazakârlık" adına rahatsız bir zihin ve ruh hali ile Gelecek Partisi’ne liderlik eden bir Ahmet Davutoğlu var.

Siyasi pozisyonunun sacayağını gelenek, modernlik ve küresellik olarak belirleyen bir Ahmet Davutoğlu var.

Geleneğe saygılı özgürlükçülükten, süreklilik içinde değişimden, ne yenileşme adına geçmişi yok saymaktan ama ne de geçmişe saygı adına arkaizme düşmekten söz eden bir "modern-muhafazakâr-demokrat" lider var.

Var ama elbette Türkiye toplumunun özellikle dindar-muhafazakâr kesim dışında kalan bileşenleri bu tavrı sorgulayacak, kuşkuyla karşılayacak ve iyi niyetli bulsalar dahi bir özeleştiri talep edeceklerdir.

Benim söyleyebileceklerim ise şunlardır:

Kendisini tanıdığım-bildiğim kadarıyla Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun hakiki siyasi çizgisi, yeni partisine "Vira-Bismillah" dediği Bilkent konuşmasında sarf ettiği sözlerdir.

Yahya Kemal’den, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, Peyami Safa’dan, Şerif Mardin’den mülhem bir muhafazakâr modernizm yani…

Ahmet Hoca, Batılı anlamda bir muhafazakâr-seçkin olarak içeriklenmiş, şekillenmiş, yapılanmış siyasal-ideolojik müktesebatını ne yazık ki taassubî ve avamî bir popülizme, "Kasımpaşalılığa" kurban etti.

Şimdi günah çıkartıyor ve aslına rücu ediyor.

Yapabileceğimiz en iyimser değerlendirme bu.

"Bir musibetin bin nasihatten evla" olmasını halihazırda deneyimlemiş olan dindar-muhafazakâr siyaset erbabı ve toplumsal katmanlar, şimdi laikliğin, cumhuriyetin, parlamenter demokrasinin, modernliğin ve evrenselliğin değerini anlamış olarak 18 yıllık bir hüsrandan çıkma çabasında yol ayrımına gelmiş görünüyorlar.

Sonuç ne olursa olsun, AKP için de dindar-muhafazakâr kesimler için de Türkiye için de bir dönüm noktasındayız ve bu yeni sürecin siftahını yapmak Ahmet Hoca’ya nasip oldu.

Yolu açık, şansı bol olsun.

Bir daha da Allah şaşırtmasın!..
 

Tayfun Atay

[email protected]

Bu haber 434 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum