Tecavüze uğrayan çocuklar neler yaşıyor

Yıllarca adli psikolog olarak çalışan Özge Özdemir Köz Odatv'ye konuştu.

Tecavüze uğrayan çocuklar neler yaşıyor

Yıllarca adli psikolog olarak çalışan Özge Özdemir Köz Odatv'ye konuştu.

Tecavüze uğrayan çocuklar neler yaşıyor
14 Temmuz 2019 - 13:44

Adlı psikolog olarak çalıştığı yıllarda travma yaşamış birçok çocukla ilgilenen Özge Özdemir Köz’ün kaleme aldığı “Kendime Kaçış” adlı kitap Klaros Yayınları’ndan çıktı.

2015 yılından itibaren Norveç’te yaşayan Özge Özdemir Köz, Türkiye’de adli psikolog olarak çalıştığı süre içerisinde her birinin hikayesi iç burkucu olan travma yaşamış çocukların hikayesini yazdı. Yazar, Kendime Kaçış adlı romanda, 10 yaşında amca tecavüze uğrayan Duygu adlı kurgu karakterin hikayesini anlattı.

Özge Özdemir Köz ile, Türkiye’de adli psikolog olarak çalıştığı süre zarfında yaşadıklarını, Türk adalet sisteminde gördüğü çarpıklığı, cinsel istismara uğrayan çocuklara gerekli yardımların yapılıp yapılmadığını konuştuk.

İşte Özge Özdemir Köz ile gerçekleştirdiğimiz o söyleşi:

-Genel olarak Türkiye'de çalıştığınız dönemlerde neler yaşadınız? Sizi en çok rahatsız eden çarpıklıklar neydi?

2012-2015 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları anabilim dalında, ‘Psikolog’ olarak ağırlıklı olarak 0 – 18 yaş adli vakalarla çalıştım. Adli psikolog olarak görevim, mahkeme kararıyla, ruh sağlığının ve/veya  mental kapasitesinin değerlendirilmesi için bize gönderilen çocuk ve ergenlerin (büyük bir kısmı cinsel taciz ve istismara uğramış mağdurlardı. Küçük bir kısım ise velayet davaları veya hırsızlıkla ilgili vakalardı) psikometrik değerlendirmelerini yapmak (çeşitli zekâ, projektif ve nörobilişsel testleri) ve 3 çocuk psikiyatri ve 2 adli tıp uzmanından (profesör ve doçentlerden) oluşan kurula değerlendirme ve görüşlerimi sunmaktı. Kuruldaki uzmanlar ise vakanın tıbbi değerlendirmesini yapmakta ve mahkemeye gönderilecek raporda nihai kararı vermekteydi. Bizler olayın ruh sağlığı ile ilgili kısmındaydık. Adli tıp ise bir de beden sağlığı ile ilgili kısımda yer almaktaydı. Şunu itiraf etmeliyim ki kurul çalışanları hiçbir zaman herhangi bir iktidarın gölgesinde yer almadı. Şükür ki dışarıdan hiçbir görülmeyen el üzerimize dokunmadı. Kurulumun aldığı her karar, bilimsel verilere uygun, titiz bir inceleme ve değerlendirme sürecinden geçmiş objektif kararlardı.

 

“BU BENİM PROFESYONEL MESLEĞİM DE OLSA NETİCEDE İNSANIM”

Sıradan bir vatandaşken gazetenin üçüncü sayfasında okuduğunuz bir ‘çocuk tecavüzü’ haberi tüylerinizi diken diken ederken; masum bir çocuğa yapılan bir haksızlığa öfke ve kin kusarken ‘o mağdur’ çocuğun, -siz değerlendirme yapacakken- karşınızda ağladığını ve tir tir titrediğini düşünün. Bu benim profesyonel mesleğim de olsa neticede insandım. O çocuğa yapılmış haksızlık içimi ezse de işimi layıkıyla yapmalı ve değerlendirmelerimi mesleki bilgime ve objektif kriterlere dayandırmalıydım. Çünkü yazılacak bir raporda ‘Normal zekâ sahibidir’ ifadesi yerine ‘Hafif düzeyde mental geriliği’ vardır denmesi, karşı tarafın alacağı cezanın ağırlaşmasına ya da hafifleşmesine yol açıyordu.

“İFTİRA SONUCU YOK YERE AYLARDI HAPİS YATAN MASUM BİR BABA”

Bir de işin başka bir boyutu vardı. Babası sırf akşam dışarı çıkmasına izin vermediği için o anlık kızgınlıkla ve ergenliğin verdiği gitgelli halle ‘Babam bana tecavüz etti’ diyebilen bir vaka düşünün… (Sonrasında pişmanlık tabi). Bu iftira sonucunda yok yere aylardır hapis yatan masum bir babayı… Yine bizim verebileceğimiz bir rapor, boş yere hapis yatan babanın cezası konusunda mahkemeye yön veriyordu. Veya bu raporunun mahkemeye zamanında gitmemesi, o adamın içeride kaldığı günlerin vebalini bize veriyordu.

Özge Özdemir Köse

“DUYGUSAL YÜKÜ AĞIR BİR İŞTİ”

Duygusal yükü ağır bir işti yaptığım…İşimi bitirip eve gittiğimde uyuyamadığım ya da hayata isyan ettiğim gecelerin haddi hesabı yok (Şu an bile yazarken gözlerim doldu). O daha 5 yaşındaydı, o daha 12 yaşındaydı diye yastığı ıslattığım gecelerin de… Öğretmeni, komşusunun oğlu, babası, kuzeni ya da hiç tanımadığı biri bunu nasıl yapabilmiş dediğim yüzlerce vaka… Her birinin hikayesi iç burkucu. Bu hikayelerin bende bıraktığı iz, ilk romanım olan ‘Kendime Kaçış’ ta ana kahramanlardan birinin (Duygu’nun) hikayesine ilham oldu. 10 yaşında amca tecavüzüne uğramış Duygu’nun tepetaklak olmuş hayatını herkesler görsün, herkesler okusun istedim.  Belki de yaşadığım duygusal yüklülüğü kendimce hafifletmek… O çocukların ortak sesini bir kitap aracılığıyla onlarca insana iletmek…

Seksenlerde doğmuş bir birey olarak ne kadar güzel bir çocukluk geçirdiğimi düşünürüm hep. Hepimiz sokaklardaydık. Komşu Amca baba yarısıydı. Öğretmenlerimiz ise koruyucu meleklerimiz. Bakkal amcalar sevecendi, kuzenlerimiz ise kardeşten öte…  Ne ara bu kadar insafsız, ne ara cinsel isteklerimizi masum bir beden üzerinde gerçekleştirebilecek kadar ahlaksız, ne ara bu kadar gözü dönmüş olduk? Kim bu hale getirdi bizi? Neden?

Beni en çok rahatsız eden çarpıklıklara gelince… İlk olarak hem adli tıp uzmanını hem de çocuk ve psikiyatri heyetini aynı anda bünyesinde bulunduran Türkiye’deki sayılı kurullardan biri olduğumuz için mahkemeden bize gönderilen bir adli vakayı değerlendirmemiz (sıra ve bekleme kuyruktan dolayı) altı ayı bulabiliyordu. O altı ay içinde sanık belki dışarda özgürce gezebiliyor belki de sanık suçsuz bir şekilde hapis de yatıyor olabilirdi. Vaka bize değerlendirmeye gelene kadar, gerekli psikolojik yardımı alamayabiliyor ve travmasıyla tek başına mücadele etmek zorunda da kalabiliyordu. (Hele ki o sırada sanık dışardaysa, çocuğun vay haline). Keza, bize gelen her vakanın raporunu mahkemeye iletmek ana sorumluluğumuz olmakla beraber, bu rapordan bağımsız her çocuğun tedavisini ve izlemini bizler yapamıyorduk. (Sınırlı yatak kapasitesinin olmasından ve binlerce adli vaka olmayan hastanın da haklarını ve önceliklerini göz önünde tuttuğumuzdan her adli vakanın tedavisini üstlenemiyorduk).

“’RUH SAĞLIĞI BOZULMUŞ MUDUR’ SORUSUNUN CEVABINA GÖRE CEZA BELİRLENİYORDU”

İkinci olarak gözüme çarpan en büyük aksaklık, mahkemenin bize ‘Ruh Sağlığı bozulmuş mudur’ diye saçma bir soru sormasıydı. Çünkü bu sorunun cevabına göre vereceği cezayı belirliyordu mahkeme. Ne saçma bir soru değil mi? Kendi rızası olmadan biz yetişkinler bile böyle bir durumla nasıl bahşedebileceğimizi bilemezken, bir çocuğun ruh sağlığının bozulup bozulmamasının sorulması? Bozulmaması mümkün müdür sizce? Ruh sağlığının bozulup bozulmadığına karar verilebilmesi için bazen 6 aylık ya da yıllık takip önerip, izlediğimiz vakalar oluyordu. (Çünkü ‘ruh sağlığı bozulmuştur’ denilirse bu kesin karardı. Belki birkaç yıllık takip ve tedaviyle çocuğun ruh sağlığı düzelecek ve bozulmuştur raporuna göre ağır ceza alan sanığın cezası bu düzelmeden etkilenmeyecek. Ya da tam tersi ‘ruh sağlığı bozulmamıştır’ dediğimiz bir vaka, birkaç yıl sonra depresyona girip intiharın eşiğine gelecek…Hayatı darmadağın olacak. Bozulmamış ifadesinden dolayı daha az ceza alan sanığın cezasında ise bir artış olmayacak). Benim Norveç’e geldiğim 2015 senesinde, kanunda bu konuda değişikliğe gidilmiş ve ‘Ruh Sağlığı bozulmuş mudur’ sorusu kaldırılmış. Bu da mahkemeden sırf bu soru için bizlere gönderilen yüzlerce vakanın azalmasına yol açmış.

“NEREDEYSE TÜM VAKALARIMIZ VE AİLELERİ POLİS EŞLİĞİNDE GELİYORDU”

Üçüncü olarak en üst kurul olarak vakanın, bize yönlendirilene kadar (karakol, hastane, çocuk izlem merkezi, adli tıp vs.) hikayesini tekrar tekrar karşısında duran bir yabancıya (her ne kadar polis, doktor, psikolog da olsa) anlatması çocuk için çok yorucu ve hırpalayıcıydı. Her anlatış o kötü anılarını canlandırıyor ve her anlatış travmasını tetikliyordu… Tabi ki birçoğu da yılgındı… ‘Ne olur bu son olsun, bitsin artık bu işkence mi’ diyen dersiniz ‘sinir krizi’ geçiren mi? Yoksa ‘Vazgeçtim, davamdan çekiliyorum, artık yeter! Konu kapansın’ diye kendine yapılan haksızlığı içine sindiren mi? Karakolda başlayan, hastane hastane, kurul kurul gezen bir çocuk ve aile düşünün… Tabi bütün vakalar İzmir’den gelmiyordu. Afyon’dan ya da Aydın’dan randevu gününe otobüs parasını bulamadığı için gelemeyen vaka ve aileleri de hesaba katmak gerek… (Düşünün bu randevuya gelemediğiniz için ve yeni randevunuz da 6 ay sonrası olacağı için, davanız 6 ay daha attı ileriye). Neredeyse tüm vakalarımız ve aileleri polis eşliğinde gelirdi. Polis arkadaşlarla güzel iş birliğimiz oldu.

Dördüncü olarak, bazı vakalar (özellikle çocuk hırsızlar ve cezaevinden gelenler) 4 tane jandarma ile getirildi. Vakayı değerlendirecekken 4 jandarma birden odamda beklemek istediklerini söyler (talimatları böyleymiş) ve o jandarma ile ‘hasta mahremiyeti ’ne saygı göstermeleri gerektiği için kıran kırana kavga ederdim. Onlar da emir kulu, biliyorum ancak suçlu da olsa, çocuk da olsa, ‘mahremiyeti’ olmalı değil mi o kişinin? O odada sadece o ve ben olmalıyım. Bana saldırma ya da o küçücük pencereden kaçma ihtimali olsa da…

“KENDİSİNİ RAHAT HİSSETMESİ İÇİN KALKTIM KAPIYI KİLİTLEDİM”

Son olarak Roman vatandaşlarımız ile ilgili anlatmak istediklerim var. Gözlemlediğim kadarıyla bu grupta erken evlilikler (12-13 yaşlarında) oldukça geleneksel ve normalleştirilmiş. Polis eşliğinde kucağında bebeğiyle değerlendirme yaptığım onlarca vaka oldu. Bir keresinde hiç unutmuyorum değerlendirme yaparken ben, karşımdaki vakanın kucağında bebeği ağlamaya başladı. (Yaşı 14 ya var ya yok. Yaşını kendisini de bilmiyor… Kemik yaşı değerlendirilecek). ‘Acıkmıştır belki, emiyorsa emzirebilirsin. Sonrasında devam edebiliriz’ dedim. Verdiği cevap ‘Gerçekten emzirebilir miyim Abla, Allah razı olsun senden’ oldu. (Bizi artık nasıl bir otorite olarak görüyorsa, bu da incelenmesi gereken ayrı bir sosyolojik konu) Kendisini rahat hissetmesi için kalktım kapımı kilitledim. Kapının orada arkamı döndüm ve emzirmesini bitirmesini bekledim. Bu grubun ortak sorunu şu: Bu çocuklar o küçücük yaşlarda severek kaçıyor ve cinsel birliktelik yaşıyorlar. Ve genelde hemen bebekleri oluyor. Doğumu hastane tarafından bildirilenler (çocuk doğumu diye), adli vaka oluyor ve yine çocuk olan babamız cezaevini boyluyor. Çoğundan ne duydum biliyor musunuz‘Abla biz birbirimizi seviyoruz, bu çocuk babasız mı kalsın? Abla ne olur yardım et de çıksın kocam hapisten… Biz mutluyuz Abla’.Onlara karar verenin ben olmadığını ve yapmış oldukları evliliklerin (mahalle arasında düğünü kastediyorum) kanunlara uygun olmadığını anlatmaya çalıştım ve çaresizliğimle baş başa kaldım. Maalesef ki bu bizi aşan toplumsal bir sorun!  Çocuk babalar hapiste. Kucaklarında bebekleriyle çocuk anneler çaresiz.

-Cinsel istismara uğrayan çocuklara gerekli yardımlar yapılıyor muydu?

Yukarıda da bahsettiğim gibi çalıştığım yıllarda, Ege illerinden ve İzmir’den yüzlerce adli vaka başvurduğu için, bizlerin her birine tek tek yardım etme şansımız yoktu. Ancak çok ivedikli vakalarda (kendi hayatına zarar verme riski taşıyanlarda mesela) adli klinikten sorumlu hekim gerekli tedaviyi başlatıyor; yataklı servisimiz ve ilgili polikliniklerimiz ise kapasitesine göre öncelik tanımaya çalışıyordu. Bizler vakanın geldiği illerde, kendisine yakın bir hastanede, varsa Çocuk İzlem Merkezlerinde tedavi görmesinden yanaydık. (Yol masrafları, şehirler arası ulaşım vs. gibi sorunları asgariye indirmek ve bir an önce tedaviyi başlatabilmek için)

Cinsel istismara uğrayan çocuğa yapılan ya da yapılacak yardım aslında çok boyutlu bir mesele. Bu yardımda psikiyatristi, ailesi, psikologu, okulu ve sosyal çevresi bir bütünlük oluşturuyor. Tabi çocuğun kendi kişilik özellikleri de büyük rol oynuyor. Çocuğun tedavisinde süreklilik ve takip çok önemli, sosyal destek de… Bilinçli aileler çocuğun iyileşmesinde ve yaşamış olduğu izlerinin hafiflemesinde önemli bir rol oynuyor. Nice vakalar biliyorum, cinsel ilişkiye (bildiğiniz tecavüz) maruz kalmış ve ailesi ve öğretmenlerinin ilgi ve desteği sayesinde bu olayı unutmaya, okuluna, hayata tutunmaya çalışan. Yine nice vakalar biliyorum, otobüste dokunulması sonucu hayata tutunamayan, büyük bir bocalama yaşayan, yaşamak istemiyorum diye bağıran.

Bununla beraber bazı hastanelerin ‘Çocuk İzlem Merkezleri’ (ÇİM) bulunmakta. Bu merkezler, cinsel istismara uğramış çocukların ikincil örselenmesini asgariye indirmek, adli ve tıbbi işlemlerin bu alanda eğitimli kişilerden oluşan bir merkezde ve tek seferde gerçekleştirilmesini temin etmek üzere kurulmuştur. Yukarıda da bahsettiğim gibi, bu merkezlerden de nihai rapor için bizlere vaka geliyordu. Ne kadar iyi ve efektif çalıştığı hakkında bir fikrim yok. Eminim oradaki uzmanlar ellerinden gelenin en iyisini yapıyordur. Bu konuyu da detaylı araştırabilirsiniz.

-Bu vakaların altında ne yatıyor?

Bir psikolog kesin ve net bir cevabım yok. Ama birkaç ihtimal sıralayabilirim. Öncelikle ‘eğitimsizlik’ diyebilirim. Başarının ve başarısızlığın notlarla ölçüldüğü bir sistemde, ahlak değerlerinin öğretisi maalesef ki öteleniyor ya da önemsenmiyor. Çocuklarımıza (geleceğimizdeki yetişkinlere) başkalarının düşüncelerine, haklarına ve vücutlarına saygı duymamız gerektiğini; onların izni olmadan onların vücutlarına dokunamayacağımızı evvelden aşılarsak, bu çocuk yetişkin olduğunda karşısındaki her canlıya ve her vücuda (çocuk, hayvan veya kadın vs.) saygı duymayı öğrenmiş olacak. Bununla beraber, aileler cinsel organları tabu olarak görmekten vazgeçip çocuklarının vücutlarını tanımasına yardım ederse; kimsenin -dayı, dede, baba hatta anne bile olsa- onların cinsel organlarına dokunamayacağını öğretirse; istismara uğrayan çocukların her şeyi ailesine olduğu gibi anlatmasına olanak sağlayan sağlıklı bir iletişim kanalı yaratsa (çünkü bir çok saldırgan, istismar ettiği çocuğu ‘bu aramızda yaşananları ailene anlatırsan anneni babanı öldürürüm’ diye tehdit edip çocuğu ikilem de bırakıyor), mikro düzeyde yani ailede bu işi kolaylamış oluruz. Makro düzeyde ise, devletimizin çocuk istismarı ile mücadeleyi sosyal bir politika haline getirmesi, cezaları caydırıcı olarak tekrardan yapılandırması (Elbette ki idam değil ama iyi hal indirimini kaldırma gibi) faydalı olabilir görüşündeyim.

NEDEN BENİM BAŞIMA GELDİ”

Norveç’teyim, huzurun içindeyim ama kulaklarımda zaman zaman o çocuk mağdurlarımın sesi var: “Neden ben? Neden benim başıma geldi?” Bu soru çok can alıcı ve çok iç delici… Her ne kadar bir kısmı tedavi olsa da her ne kadar bir kısmı hayata tutunsa da yeniden, hafızalarındaki bu olay gelecek hayatlarını nasıl şekillendirecek diye düşünürüm. Güven problemleri yaşayacaklar mı? Evlilik hayatları nasıl gidecek? Bir nesnede, bir kokuda veya kendilerini istismar eden kişinin ismiyle aynı ismi taşıyan biriyle tanıştıklarında nasıl tepki verecek gözleri, sesleri, elleri? Bu olay onların başına gelmeseydi olası hayatları nasıl şekillenecekti gelecekte. Bunları düşünmem ‘olası hayatları’ yazdığım romanımı da şekillendirdi açıkçası. Romanımda da yazdığım gibi “Hayat denilen şey garip bir şeydi. Başına bir şeyin gelmesi, başka bir şeyin gelmemesine yol açabiliyordu ya da tam tersi, başına bir şeylerin gelmemesi başka bir şeyin gelmesini sağlayabiliyordu. Başına bir şeyin gelmesi ya da gelmemesinde ise, insanoğlunun pek de tercih şansı yoktu.”

Eminim Norveç’teki işleyişi de merak ediyorsunuzdur. Burada kreş yaşlarında (ki genelde 1 yaşında çocuklar başlıyor kreşe) çocuklara ‘vücutlarının sadece kendilerine ait olup, başkalarının dokunamayacağı’ eğitimi veriliyor. Tabi temel vücut bilgisi eğitimi ile birlikte. Her belediye bünyesinde çocuk koruma birimleri ve çalışanları mevcut. Bu birim okullardaki rehberlik ve psikolojik merkezlerle ortaklaşa çalışıyor. Amaçları çocuğun her türlü fiziksel ve psikolojik istismarın farkına varmasını sağlamak ve gerekli durumlarda şikâyet takibi yapıp çocuğu koruma altına almak. Çocuklar zaten kreş zamanlarından beri bu bilinçle yetiştiği için istismarın ne olduğunun ve istismarla nasıl mücadele etmeleri gerektiğinin az çok farkında.

“ĞRETMENLERE BÜYÜK GÖREV DÜŞÜYOR”

Bununla beraber, fiziksel veya psikolojik taciz ya da istismara uğrayan çocukların (tokat, hakaret veya cinsel istismar) arayıp yardım alabilecekleri özel hatlar bulunmakta.

Aynı zamanda ülkede öğretmenlere büyük görev düşmekte. Öğretmenler, öğrencilerini sıkı bir gözlem altında tutarak (tabiyki belli etmeden) onların psikolojik veya fiziksel bir şiddete ya da istismara uğrayıp uğramadığını takip etmekte; olumsuz durumlarda ise erken uyarı sistemi ile çocuk koruma birimlerini devreye sokmaktadır (Çocuğun kollarındaki morluk, çocuğun son zamanlarda içine kapanması vs. gibi durumları gözlemlemek ve takip etmek mesela).  Bununla beraber çocuğun direkt gidebileceği 24 saat açık ‘kabul merkezleri’ bulunmaktadır. Burada uzmanlarca çocuğun şikâyeti dinlenmekte; gerekli durumlarda DNA analizi, jinekolojik muayene gibi bir çok adli işlem gerçekleşme ve işlemler burada tek elden yürütülmektedir.

Burada yasalar çok sıkı. Çocuğa sözlü bir hakarette bile çocuk koruma birimi devreye girip çocuğu himaye altına alabilmektedir. Bu özellikle, farklı aile yetiştirme tarzlarına sahip göçmenler için (mesela bizleri düşünün, popoya ufak bir şaplak bizler için etkin bir terbiye yöntem!!!) problem yaratma ve devlet ile aileleri karşı karşıya getirmektedir. Hatta bazı vakalarda çocuk aileden alınıp çocuk devlet koruması altına alınmaktadır.

Söyleşi: Furkan Karabay

Odatv.com

Bu haber 382 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum