2026 yılına girerken Kıbrıs sorunu ve Doğu Akdeniz’deki jeopolitik tablo, artık “ihtimaller” üzerinden değil, sert gerçekler üzerinden okunmalıdır. Yarım asrı aşan müzakere sürecinin ortaya koyduğu en net sonuç; Kıbrıs’ta federasyon zemininin fiilen tükenmiş olduğu, buna rağmen uluslararası aktörlerin, özellikle Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nin, aynı parametreleri tekrar tekrar masaya sürerek çözüm üretmekten çok statükoyu yönetme çabasında olduğu gerçeğidir.
2026’ya girdiğimiz bu günde bu tabloyu değerlendirirken, KKTC Cumhurbaşkanlığı makamında federasyoncu çizgisiyle bilinen Tufan Erhürman’ın bulunduğunu göz ardı etmek de mümkün değildir. Bu durum, Kıbrıs Türk tarafının uluslararası alanda verdiği mesajlarda bir siyasi ikilik yaratmakta; Ankara’nın iki devletli çözüm ve egemen eşitlik temelindeki net duruşu ile Lefkoşa’daki cumhurbaşkanlığı söylemi arasında zaman zaman farklı tonların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
2026’ya girerken Kıbrıs’ta iki ayrı siyasi ve idari yapının kalıcılaştığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Sahadaki bu gerçeklik değişmemiştir. KKTC’de federasyonu savunan bir Cumhurbaşkanı bulunsa dahi, Rum tarafının Kıbrıs Türk halkını eşit egemen ortak olarak kabul etmeyen yaklaşımı, federasyon tezini teorik bir söylem olmanın ötesine taşıyamamaktadır. Dolayısıyla Erhürman’ın federasyon çağrıları, uluslararası camiada karşılık bulsa bile, Rum tarafının siyasi zihniyeti nedeniyle pratikte bir ilerleme üretme kapasitesinden yoksundur.
Doğu Akdeniz’de ise 2026 yılı, enerji denkleminden çok güvenlik ve ittifaklar üzerinden şekilleneceğe benzemektedir. İsrail-Gazze hattında başlayan ve bölge geneline yayılan istikrarsızlık, Doğu Akdeniz’i bir enerji havzası olmaktan ziyade bir güvenlik koridoru haline getirmiştir. Yunanistan–GKRY–İsrail ekseninde geliştirilen askeri işbirlikleri, Fransa ve ABD’nin bölgedeki artan varlığı, Türkiye’yi dışlamayı hedefleyen ancak Türkiye’siz bir denklemin sürdürülebilir olmadığını da her geçen gün daha net gösteren bir tablo ortaya koymaktadır.
Türkiye açısından 2026, Doğu Akdeniz’de “bekle-gör” yılı değil, hak ve menfaatlerin sahada korunacağı bir dönem olmalıdır. Mavi Vatan doktrini artık yalnızca bir stratejik söylem değil, fiili bir devlet politikasıdır ve KKTC’nin bu denklemdeki rolü ise hayati önemdedir. KKTC’nin deniz yetki alanları, hava sahası ve limanları, Doğu Akdeniz güvenliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu noktada Ankara’nın duruşu nettir ve kısa vadede değişmesi beklenmemektedir.
Öte yandan Avrupa Birliği’nin iç sorunları, Ukrayna savaşı sonrası derinleşen güvenlik kaygıları ve ABD’deki siyasi belirsizlikler, Kıbrıs meselesinin Batı için öncelik sıralamasında alt sıralara düşmesine neden olmaktadır. Bu durum Rum tarafının manevra alanını daraltırken, Türk tarafı için de yeni fırsatlar yaratmaktadır. Ancak bu fırsatların etkin biçimde değerlendirilebilmesi, KKTC’de iç siyasi istikrarın korunmasına ve Ankara–Lefkoşa hattındaki eşgüdümün asgari müştereklerde sağlanmasına bağlıdır.
Burada kritik soru şudur: 2026 ve sonrasında, federasyon söylemiyle iki devletli çözüm tezinin aynı anda yürütülmesi mümkün müdür? Mevcut uluslararası ve bölgesel koşullar, bu iki yaklaşımın uzun süre birlikte taşınmasının zor olduğunu göstermektedir. Sahadaki gerçeklik, federasyondan çok egemen eşitliğe işaret etmektedir.
2026’ya giderken Kıbrıs’ta kapsamlı bir çözüm beklemek gerçekçi değildir. Daha olası olan senaryo; iş birliği alanlarının, özellikle enerji, ticaret ve çevre başlıklarında, iki ayrı yapı üzerinden gündeme gelmesidir. Türk tarafının kırmızı çizgisi ise değişmemiştir: Egemenlikten ve siyasi eşitlikten taviz yoktur.
Sonuç olarak 2026, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz için bir “çözüm yılı” olmaktan çok, yeni dengelerin ve gerçeklerin daha görünür hale geleceği bir dönem olacaktır. Bu süreçte belirleyici olan, söylemlerden ziyade sahadaki güç, irade ve kararlılıktır. Kıbrıs Türk halkının geleceği de, romantik beklentilerde değil; gerçekçi, milli ve sürdürülebilir bir stratejide şekillenecektir.

YORUMLAR