Türkiye’de son yılların en belirgin gerçeği, aynı coğrafyada yaşayan farklı kesimlerin bambaşka gündemlere sahip olması. Sokaktaki vatandaşın derdiyle, Ankara’daki karar vericilerin öncelikleri arasındaki mesafe giderek açılıyor. Bu mesafe yalnızca bir algı farkı değil; ekonomik gerçekliklerin ve siyasi tercihlerin yarattığı somut bir ayrışma.
Halkın gündemi oldukça net: geçim. Enflasyonun uzun süre yüksek seyretmesi, alım gücünün erimesi ve gelirlerin bu artışa yetişememesi, geniş kesimler için hayatı zorlaştırıyor. Maaşlar daha ele geçmeden eriyor, kiralar ve temel ihtiyaçlar bütçeyi belirliyor. Orta sınıfın daraldığı, gençlerin geleceğe dair beklentilerinin zayıfladığı bir tablo var. Bugün Türkiye’de birçok insan için ekonomi, soyut bir kavram değil; doğrudan günlük hayatın kendisi.
Ancak bu tabloya yukarıdan bakıldığında farklı bir öncelik seti görülüyor. İktidarın gündemi çoğu zaman makro dengeler, büyüme oranları, yatırım çekme hedefleri ve jeopolitik pozisyonlanma etrafında şekilleniyor. Büyük projeler, uluslararası ilişkiler, savunma sanayiindeki gelişmeler ya da diplomatik hamleler ön plana çıkıyor. Bunlar elbette bir ülke için önemsiz başlıklar değil; ancak bu büyük anlatının içinde bireyin gündelik sıkıntısı çoğu zaman geri planda kalıyor.
Sorunun temelinde belki de şu var: Ekonomi, yukarıdan aşağıya bir başarı hikâyesi olarak anlatılırken, aşağıdan yukarıya bir geçim mücadelesi olarak yaşanıyor. Rakamlar ile hayat arasındaki mesafe açıldıkça, güven duygusu da zedeleniyor. İnsanlar büyüme rakamlarından çok kendi mutfağına bakıyor; dış politikadaki başarıdan çok kendi cebindeki eksilmeyi hissediyor.
Öte yandan iktidarın da kendi açısından bir denge arayışı içinde olduğu açık. Küresel ekonomik koşullar, finansal kırılganlıklar ve siyasi riskler arasında manevra yapmak kolay değil. Ancak yönetimlerin asıl sınavı, bu büyük denklemi kurarken toplumun geniş kesimlerinin hayatını ne kadar iyileştirebildikleriyle ölçülür. Çünkü ekonomik istikrar yalnızca piyasalarda değil, sokakta hissedildiğinde gerçek anlamını bulur.
Bugün Türkiye’de asıl mesele, bu iki gündemin yeniden birbirine yaklaşabilmesi. Halkın derdi ile yönetimin önceliği aynı zeminde buluşmadıkça, ne ekonomik politikalar tam karşılık bulur ne de siyasi söylem ikna edici olur. Bir ülkenin en güçlü olduğu an, yukarıdan anlatılan hikâye ile aşağıda yaşanan hayatın birbirini doğruladığı andır.


YORUMLAR