Zayıflama iğneleri gerçekten işe yarıyor mu
Yediklerimize kim karar veriyor ve zayıflama iğneleri gerçekten işe yarıyor mu: John S. Allen 'Obur Zihin'i anlatıyor"Ne yediğimiz üzerindeki kontrolümüz hiçbir zaman bütünüyle bize ait olmadı; her zaman dış etkenler tarafından şekillendirildi"
Ne yiyeceğimize gerçekten biz mi karar veriyoruz? Açlık, tercih ve haz duygularının ne kadarı kişisel ne kadarı yönlendirilmiş? Bugün yiyecek yalnızca beslenme meselesi değil; teknolojiyle, ekonomiyle ve bedenle kurduğumuz ilişkinin tam ortasında duruyor.
Dünyanın önde gelen nöro-antropologlarından John S. Allen, Yapı Kredi Yayınları’ndan Türkçede Obur Zihin: Yiyeceklerle İlişkimizin Evrimi adıyla yayımlanan kitabında bu soruların peşine düşüyor. Allen’a göre insan, yalnızca yiyen bir tür değil; yediği üzerine düşünen, anlam yükleyen ve bu anlamları kültürle birlikte taşıyan bir tür.
Allen, bu yıl ilki düzenlenen XXI. Yüzyıl Konuşmaları kapsamında İstanbul’a geldi. Ocak ayında Yapı Kredi Kültür Sanat’ta gerçekleştirdiği “İnsan Gözüyle: Çıtır” başlıklı konuşmada, yeme alışkanlıklarımızın evrimsel ve bilişsel kökenlerini ele aldı; Obur Zihin’de açtığı tartışmayı canlı bir zemine taşıdı.
Bu ziyaret vesilesiyle Allen’la bir araya geldik. Algoritmaların ve yapay zekânın yeme alışkanlıklarımızı nasıl dönüştürdüğünü, obezitenin nedenlerini ve pişirmenin insanlık tarihindeki yerini konuştuk.
John S. Allen
- Bugün algoritmaların ne yiyeceğimize karar verdiği, uygulamaların açlık hissimizi yönettiği bir çağdayız. Yiyeceklerimizi beynimizle yiyorsak beynimizi kim yönlendiriyor?
Yemek yemek nihayetinde zihnin bir işlevidir. Zihin de biyolojimizin, nasıl büyütüldüğümüzün, içinde yaşadığımız kültürlerin ve kişisel deneyimlerimizin bir ürünüdür. Ne yediğimiz üzerindeki kontrolümüz hiçbir zaman bütünüyle bize ait olmadı; her zaman dış etkenler tarafından şekillendirildi. Diyeti, tabiri caizse, bir uygulamanın eline bırakmak durumu daha görünür kılar. Bu, dini ya da ideolojik nedenlerle belirli bir beslenme biçimini benimseyen birinin, ne yiyeceğine dair kişisel tercih alanının bir bölümünü devretmesine benzer.
- Yapay zekâ hayatımıza girerken, zihnimizde ne değişecek?
Yapay zekâ ise teknolojinin insanları yönlendirme gücünü şimdiye kadar görülmemiş bir düzeye taşıyor. Uygulamaların, bilgimiz ya da açık rızamız olmadan ne yediğimizi sessizce ayarlaması fikri özellikle yiyecekle ilgili kendi düşünsel çerçevesini henüz oluşturmamış gençler açısından dikkatle izlenmesi gereken bir durum.
- Evrimsel geçmişimiz kıtlık üzerine kurulu ancak bugün bolluk içindeyiz. Anlamsızca tüketiyoruz. Sizce obezitenin nedeni nedir? Kapitalist düzen obeziteyi besliyor diyebilir miyiz?
“Biyolojik uyumsuzluk”tan söz etmen ilginç; çünkü son birkaç yıldır bu kavramın evrimsel tıpta fazla kolay bir açıklama olarak kullanıldığını düşünmeye başladım. Genel çerçevede bunda bir doğruluk payı var, ama çoğu şeyi gerçekten anlamak açısından bizi çok ileri götürmüyor. Obezite bunun iyi bir örneği. Elbette atalarımızın çoğuyla karşılaştırıldığında bugün, özellikle yüksek yoğunluklu biçimlerde, çok daha fazla kaloriye erişimimiz var ve bu durum insanları obeziteye daha açık hâle getiriyor. Aynı zamanda çok daha hareketsiziz; zamanımızın büyük bölümünü yapay olarak iklimlendirilmiş ortamlarda geçiriyoruz; bağırsak parazitleri taşıma ihtimalimiz çok daha düşük. Bir de ortalama olarak daha uzun yaşıyoruz. Bu da obezitenin etkilerini gerçekten yaşayacak kadar hayatta kalmamız anlamına geliyor; bu durum modern öncesi toplumlarda yaşayan insanların çoğu için geçerli değildi.
- Bu durumda kapitalist sistemin payı yok mu?
“Müşteri her zaman haklıdır” mantığıyla insanlara satın alabilecekleri kadar rafine şeker, tuz ve yağ sunuluyor. Dolayısıyla bazı açılardan bir uyumsuzluktan söz edebiliriz; ama başka açılardan bakıldığında, bedenlerimizin evrimsel olarak şekillenmiş duyusal tercihleri karşısında adeta geride kaldığını da görmek gerekiyor.
- Antropolog Richard Wrangham ‘pişirme insanı insan yaptı’ derken bugün yemek pişirmek güngeçtikçe azalıyor. Ve garip şekilde tüm toplumlarda şiddet, artıyor. Aralarında bağlantı kurabilir miyiz?
Ebru, bu durumu genel bir önerme olarak kurmak bana fazla zorlama geliyor; ama bazı koşullarda ikisi arasında bir ilişki olamayacağını da söyleyemem. Öncelikle, toplumlarda şiddetin arttığı iddiası büyük ölçüde hangi başlangıç düzeyini esas aldığınıza bağlıdır. Nüfus yapısı, özellikle genç erkek oranı, şiddeti nasıl tanımladığınız ve başka etkenler bu değerlendirmeyi ciddi biçimde değiştirir. Belki bu konuya karşı daha duyarlıyım; çünkü şu anda, şiddet suçlarının arttığı iddiasının devlet şiddetini meşrulaştırmak için kullanıldığı bir ülkede yaşıyorum. Oysa uzun vadeye bakıldığında, şiddet suçları genel olarak azalmış durumda. Bugünkü oranlar, benim 1960’lar ve 70’lerde çocuk olduğum döneme kıyasla belirgin biçimde daha düşük.
- Peki, tarımın ve uygarlığın yaklaşık 12 bin yıl önce ortaya çıkmasından önceki iki milyon yıl boyunca insan türünün genel olarak daha az şiddet eğilimli olduğunu söyleyebilir miyiz?
Buna dair elimizde herhangi bir kanıt olduğunu düşünmüyorum. Wrangham’ın pişirme argümanını ben her zaman öncelikle bir teknoloji meselesi olarak gördüm: ateş. Ateşin kullanımı, atalarımız için belirli bir gıda işleme biçimini, yani pişirmeyi mümkün kıldı. Bu da büyük hayvanlardan elde edilen yağsız kas dokusunu ve nişasta açısından zengin yumru ve kökleri değerlendirebilme kapasitesini doğurdu. Artan kalori alımı, evrim sürecinde büyüyen ve gelişen, üstelik büyümesi ve sürdürülmesi görece yüksek enerji gerektiren daha büyük beyinlerin desteklenmesini sağladı. Bütün bunları söyledikten sonra şunu ekleyebilirim: Pişirmenin bir aile ve toplumsal etkinlik olarak azalması, bazı açılardan parçalanmaya başlayan bir topluma işaret ediyor olabilir. Daha kaygı verici olan ise, bunun birlikte yemek yeme pratiğinde de bir gerilemeye yol açması olurdu. Her iki durumda da bu tür değişimlerin şiddette bir artışla örtüşmesi mümkün; ancak bunun doğrudan nedensel bir ilişki olduğunu düşünmem.
John S. Allen
- Ultra-işlenmiş gıdalar tat, haz ve ödül sistemlerini hedeflerken, yiyecek hâlâ ‘besin’ mi? Bu kısmı biraz açıklar mısınız?
Hayır, bu onların besleyici olmadığı anlamına gelmiyor. Elbette besliyorlar. Ultra işlenmiş gıdalarla uzun süre yaşamak mümkün, bunun doğru olduğunu biliyoruz. Ama mesele şu: Yiyecek, çoğu insan ve kültür için hiçbir zaman yalnızca besin olarak görülmedi. Açlık anında yemek elbette beslenmedir. Ama besin değerinden bağımsız olarak, neyin yiyecek sayılıp neyin sayılmadığı etrafında şekillenen güçlü kültürel kimliklerimiz var. Bu daha yerleşik bakış. Senin işaret ettiğin nokta ise gıda kimyasıyla zihin arasındaki ilişki. Evet, şeker ve tuz beynimizde hazla ilişkili düğmelere basıyor ve bu zamanla başlı başına bir haz arayışına dönüşebiliyor. Bu durum her zaman mümkündü, ama modern bolluk sonuçlarını ağırlaştırıyor. Ultra işlenmiş gıdaya dayalı bir beslenmenin etkileri uzun vadede ortaya çıkıyor. İnsanlar ise zihinsel olarak kısa vadeye çok daha duyarlı.
- Yeme davranışları, düşünme biçimimizi de basitleştiriyor diyebilir miyiz?
Genel olarak böyle düşünmüyorum. Ama yiyeceğin nasıl yapıldığını ve nereden geldiğini düşünmediğimizde, yiyeceğe dair düşünme biçimimizin gerçekten basitleştiği doğru. Oysa yemek yapmak, yiyecek seçmek ve mümkünse onu yetiştirmek hayatımıza haz veren bir bilişsel karmaşıklık katıyor. Bunlar son derece tatmin edici deneyimler. Önümüzde duran gıda bolluğu ve çeşitliliğinden gerçekten yararlanmalıyız. Bunları sadece doğru yerde ve doğru zamanda doğmuş olmanın doğal bir hakkı gibi görmekle yetinmemeliyiz.
- Farklı bir nokta daha dikkatimi çekti. Obur Beyin, büyük ölçüde bolluk içinde yaşayan toplumlara odaklanıyor. Oysa dünya nüfusunun önemli bir bölümü hâlâ açlıkla yaşıyor. “Obur zihin” kavramı, yoksulluk içinde yaşayanlar için de geçerli mi?
İnsan evrimi boyunca, farklı gıdalarla beslenebilme becerisi büyük ölçüde yoksunluk koşullarında gelişti. Bu sayede insanlar tropikal anavatanlarımızdan çok uzak, bambaşka çevrelere uyum sağlayabildi; aynı zamanda tropikal bölgelerin farklı türlerinden de yararlanabildi. Bolluk ise bu durumu tersine çevirir. Seçenekler arttıkça, insanlar yalnızca ne yiyeceklerine değil, neyi yememeyi seçeceklerine de karar vermeye başlar. Bu yüzden yiyecekle kurduğumuz zihinsel ilişkinin, yoksunluk koşullarında da bolluk koşullarında da geçerli olduğunu düşünüyorum, ama işleyişi aynı değildir. Hatta bazı açılardan, yoksunluk koşullarında bu ilişki çok daha belirleyici bir hâl alır.
- Bugün “gerçek gıda”, “sahte gıda”, “temiz beslenme”, “zehir” gibi keskin ayrımlar var. Bu yeni dil, sağlıklı bir bilinç mi yaratıyor, yoksa yeni bir kaygı türü mü üretiyor?
Kesinlikle yeni kaygılar üretiyor. Bu ikilikleri besleyen, medya tarafından yönlendirilen diyet akımları çoğu zaman kişinin kendisiyle ve başkalarıyla yaptığı, gerçekçi olmayan karşılaştırmalara dayanıyor. Bazı insanlar için kaygı, ilerlemenin ve değişmenin bir itici gücü olabilir. Yeni bir yaşam biçimini benimsemek ya da daha sağlıklı olmak için bu tür bir baskıya ihtiyaç duyabilirler. Ama sağlığı sürdürmek başka bir şey. Fazla kiloyu kaygılı ve stresli bir hayatla değiştirmek iyi bir sonuç değil. Üstelik kaygılı olmakla sakin olmak arasındaki karşıtlık da başlı başına bir ikilik. Burada da, pek çok alanda olduğu gibi, denge gerekiyor. İnsanların diyetlere yalnızca değişim arayışıyla değil, aynı zamanda denge arayışıyla yaklaşması gerektiğini düşünüyorum.
- Yeni dönem zayıflama iğneleri obur beyni durdurabilir mi?
Bence bunun yanıtını henüz bilmiyoruz. İnsanlar gerçekten de açlıklarının ya da arzularının susturulduğunu söylüyor. Ama bu arzuların uzun vadede gerçekten yatıştırılıp yatıştırılamayacağını ya da sadece bastırıldığını zaman gösterecek. Asıl belirsizlik de burada. İnsanlar bu ilaçları bir noktada bırakabilecek mi, yoksa bu durum ömür boyu sürecek bir bağımlılığa mı dönüşecek, bunu da henüz bilmiyoruz.
- Son olarak gelecek öngörünüz nedir?
Bu gerçekten büyük bir soru. Şu kadarı doğru gibi görünüyor: Ülkeler ve ekonomiler geliştikçe, ucuz ve yüksek derecede işlenmiş gıdalar yaygınlaşıyor; aynı dönemde ölüm oranları düşüyor ve yaşam süreleri uzuyor. Ancak obezite arttıkça, sağlıklı geçirilen yaşam süresi kısalıyor. Bu nedenle, bu zincirdeki bir sonraki aşamanın yeni nesil zayıflama ilaçlarının kullanımının artması olacağını öngörebiliriz. Bunun ötesinde, farklı bir beslenme biçiminin ortaya çıktığını da görebiliriz. Bir grup insan, yiyeceği yalnızca besin olarak ele almayı seçebilir; ne yiyeceklerine yalnızca kimyasal içerik, sağlık ve kendi genetik profillerine göre yaşam süresini en üst düzeye çıkarma hedefiyle karar verebilir. Geri kalanlarımız ise, evrimsel olarak geliştirdiğimiz biçimiyle yiyecekten keyif almaya devam edebiliriz: haz veren, sosyal ve romantik bağları güçlendiren, yaratıcılığı besleyen ve hayatı yaşamaya değer kılan bir şey olarak.







YORUMLAR