Hayat ve ölüm üzerine biraz karamsar bir yazı
Almodovar'ın ölümü kabullenmek konusunu işleyen Yandaki Oda filmi ve T24'ün bir haberi
Ölüm hayatın en büyük gizemi gibi görünüyor.
Bu cümle olmadı galiba.
Hiçbir şekilde “görünen” bir şey değil ki o…
Üstelik “hayat” ve “ölüm”, biri diğerinin içinde sığabilecek iki kavram değil gibi; en fazla alfabetik usulle sıraya dizilebilirler.
Velhasıl bilmiyoruz işte, bilmeyip bir de inanmayınca da hapı yutuyorsunuz tam olarak.
Elinizde bir tek merak kalıyor.
O merakla bir sürü şey okudum, izledim bugüne kadar.
En çok aklımda kalan Arthur Schopenhauer diye bir muhterem.
O da pek karamsar.
Karamsarlığı eleştirir gibi yapsam da aslında gerçekçilikle ve akılla bağlantısı bakımından kendisine gizli bir bağlılığım olduğunu itiraf edeyim.
* * *
Önceki gün Pedro Almodovar’ın ölümü kabullenmek ve ona hazırlanmak konusunu işleyen son filmi Yandaki Oda’yı izledim.
Julianne Moore ve Tilda Swinton gibi yıldızların başarıyla oynadığı, ustaca görüntülerin yer aldığı bir film.
Elbette hayat ve ölüm konusunda cevapsız bıraktığı çok fazla soru var ama yine de akılda kalacak sahneleriyle görülmeye değer.
Hastalığı yakın zamanda ölümü kaçınılmaz kılan bir kadın ve yıllardır görmediği ama yakın arkadaşı olarak kalan bir başka kadın, doğanın içinde harika bir evde birkaç gün geçirirken geçmişi, bugünü ve çözemedikleri bazı sorunları konuşuyorlar.
Yandaki Oda filminden bir kare
Bir sevdiğinizin ölümcül hasta olduğunu öğrenseniz ne yaparsınız?
Ya da çok kısa bir süre sonra öleceğinizi bilseniz?
Hayatın anlamını -onun en sonunda bile olsanız- çözmeyi dener misiniz?
Günlük hayatınızın büyük bölümünü işgal eden işler, para kazanma kaygıları, ego savaşları, telaffuz edilmeyen sözler ve ortaya çıkarılmayan duygular bakımından yeni kararlar almaz mısınız?
Yoksa kalan zamanı sadece kendinize acıyarak ve ağlayarak mı geçirirsiniz?
* * *
Apple’ın kurucusu ve CEO’su Steve Jobs’un ölmeden önceki son sözlerini biraz kısaltarak paylaşayım:
“İş dünyasında zirveye ulaştım. Diğer insanların gözünde, benim hayatım tam bir başarı örneği. Şu anda hasta yatağımda hayatımı gözden geçirirken, kıvanç duyduğum tüm zenginlik ve şöhretin ölümün karşısında anlamsızlaştığını anlıyorum.
Asıl önemli olan şeyler, belki dostluklar, belki sanat, belki de gençlik yıllarında kurduğumuz hayaller… Gerçek zenginlik sevgi dolu hatıralar...
Ailenizin, eşinizin ve dostlarınızın sevgisine değer verin. Kendinize iyi bakın. Diğer insanlara şefkat gösterin.”
* * *
Bu kadar zengin bir insanın hayatının sonunda sevgi ve dostluğun önemini keşfetmesi son derece etkileyici.
Ve yazıyı böyle bitirmek yerinde olurdu.
Ama şu anda iyi yazı yazma peşinde değilim, daha çok ilgilendiğim okuru rahatsız etmek.
Dün sabah T24’ü açtığımda manşetlerin başında korkunç bir fotoğraf ve haber gördüm.
“İçler acısı tablo: Türkiye'de yoksul çocuk sayısı 10 milyona yaklaştı.”
Yazının başında sözünü ettiğim o muhterem Schopenhauer’in belki biraz da ukalalık kokan haklı cümlesini hatırlatmak geliyor içimden:
“İnsanların çoğunun hayatı öylesine sefil, öylesine önemsizdir ki, öldükleri zaman herhangi bir şey kaybettikleri söylenemez.”
Onu yoksulları önemsememekle suçlamaya girişmeyin hemen ve şu kısacık hayatta o güzelim çocukların payına düşen giysilere, ayakkabılara (daha doğrusu ayakkabısızlığa), deliklere ve yamalara hiç olmazsa birkaç saniye bakın!