'Aşk-buddy'ler ve canlı yayında DNA testleri!

Sıfır sorumluluk içeren, az zamanda bol eğlence vadeden bir "ilişkilenme" pratiğiydi "aşk-buddy"lik. Hatta kafa dengi olmayı, aynı kültürden gelip iki çift laf edebilmeyi bile gerektirmiyordu. Ama nereye kadar gidebilirdi böyle?

'Aşk-buddy'ler ve canlı yayında DNA testleri!

Sıfır sorumluluk içeren, az zamanda bol eğlence vadeden bir "ilişkilenme" pratiğiydi "aşk-buddy"lik. Hatta kafa dengi olmayı, aynı kültürden gelip iki çift laf edebilmeyi bile gerektirmiyordu. Ama nereye kadar gidebilirdi böyle?

'Aşk-buddy'ler ve canlı yayında DNA testleri!
19 Ocak 2020 - 10:04

Cumhurbaşkanı ısrarla "evlilik" diyedursun toplumun her kesimi aklını cinsellikle fena halde bozmuş durumda.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın insanları genç yaşta evliliğe ve bolca çocuk yapmaya "davet eden" sözleri bir haftadır çok tartışıldı. T24 Haftalık'ta Tayfun Atay, bu "tavsiye"nin ne kadar çağ dışı olduğunu tüm bilimselliğiyle analiz etse de muhalefetin asıl odaklandığı, işin ekonomik boyutuydu. Böyle bir finansal krizde, fiyatlar uçmuşken "yuva kurmak" kolay mıydı?

Türkiye İstatistik Kurumu verileri ise bize başka bir gerçeği gösteriyordu. Evet, ülkemizde evlenme oranı 2015'ten beri istikrarlı olarak düşmekteydi. Yeni nikâh sayısı üç yılda neredeyse yüzde 10 azalmıştı. Peki boşanma oranlarının sırf bir yılda yüzde 10 artmasına ne diyecektik?

Evlenmek kolay da...

Sayılar bir yana; çevremize şöyle bir baktığımızda, boşanmış insanların, tek çocukla bekârlığa dönüş yapan genç anne / baba sayısının hızla arttığını görüyorduk. Demek ki ekonomi dışında başka sorunlar da vardı. Kaldı ki Türkiye'de gençler hâlâ "ailelerin desteği", 120 aya varan (!) konut kredileri, beyaz eşyada "şok kampanya" ve düğünde takılacak altınların hayali derken; bir çırpıda evlenebiliyorlardı. İşin içine Erdoğan'ın da işaret ettiği "20'li yaşların cesareti" girince, yüzüğü takar takmaz mutlu olunacağı fikri gözleri karartıyordu. Ve "çocukluk aşkımız"ın ilgisiz bir adama, "ilk sevgili"mizin kaprisli bir kadına dönüştüğü süreç böylece başlıyordu.

Ya boşanmalar ne olacak?

Türkiye'nin modernleştiği gerçeği de asıl burada ortaya çıkacaktı. Her ne kadar Portekiz ve İspanya gibi yüzde 60'larda, Hollanda ve Belçika gibi yüzde 50'lerde olmasa da Türkiye, yüzde 22'yi yakalayan bir oranla boşanmanın giderek kolaylaştığı bir ülkeydi. Ama yıkılan ilişkilerden geriye 30'unu aşmış ve aşka inancını kaybetmiş, hüznün buğuladığı kadınlar ile "ilişki" sözcüğünden bile korkan, sisler ardına gömülü adamlar kalıyordu.

Önce bir "özgürlüğe kavuşma" hissi sarıyordu ruh ve bedeni... Ardından yeni arayışlar baş gösteriyordu. "Takılma" tabiri hayatımıza giriyor ve günübirlik cinsel paylaşımların (one night stand) resmî adı haline geliyordu.

Yoksa aşk, 'değeri abartılmış' bir his mi?

Oysa bu da mutlu etmeyecekti "buğulu kadınlar" ve "sisli adamlar"ı... Tanışılan her yeni kişi, hayatımıza geçmişin yüklü bir bagajıyla giriyor; o bagajdan çıkacakları ancak kozmos bilebiliyordu! Herkes birbirinin cep telefonunu "kurcalasa" istemediği şeyler bulacağından emin; yatak odalarında şüphe kol geziyordu.

En romantik kişileri kılı kırk yaran savcılara dönüştüren bir süreçti bu. Herkeste bir "gizli ajanda", defo arıyor; "Nasılsa aldatır, terk eder!" diye yola çıkıyorduk. Aşkı "değeri abartılmış" (overrated) bir his görmeye başlıyor, mantıklı sularda yüzmek istiyorduk.

Bu durumda en güzeli, ortak bir gelecek düşünmediğimiz, hiçbir söz vermediğimiz, sadece ara sıra "görüşüp" cinsel hazzı paylaşacağımız kişilere yönelmekti ki bunlara (İngilizce orijinali biraz ayıp kaçacağı için!) en hafif tabirle "aşk-buddy" diyecektik.

Çok eşlilikten kıskançlığa: "Aşk-buddy"lik...

Sıfır sorumluluk içeren, az zamanda bol eğlence vadeden bir "ilişkilenme" pratiğiydi "aşk-buddy"lik. Hatta kafa dengi olmayı, aynı kültürden gelip iki çift laf edebilmeyi bile gerektirmiyordu. Ama nereye kadar gidebilirdi böyle? Bırakalım muhafazakâr çevrede yetişenleri, en Batılı eğitim görenler dahi bir noktada "Ben ne yapıyorum?" diye kendine soruyor, "Kullanılıyor muyum?" endişesine kapılıyordu. Dahası, toplumun içimize zerk ettiği "kırsal" değerler zamanla ortaya çıkıyor, "poligami heyecanı"nın yerini "kıskançlığın" alevi alıyordu. Şimdi gerek içimizde yaşayan, gerekse yanımızda yarı çıplak uzanan "aşk-buddy"ler ile yüzleşme zamanıydı.

En romantik film de bizim olsun, en "tutkulu" porno da!..

Elbette tüm bu zorluklar ve "dikiş tutmama" durumu, ilk bakışta eğitimli ve ekonomik özgürlüğünü sağlamış "kentli" insanlara özgü gözüküyor. Oysa durumun tam tersi olduğu, biraz Müge Anlı tarzı TV programlarına baktığımızda ortaya çıkıyor! Dört ayrı Facebook hesabından dört ayrı erkekle yazışan "kapalı" teyzelerimiz, "genç kadınla evlilik" vaadiyle dolandırılmış amcalarımız ekranda cirit atıyorlar. Üstelik mahcubiyet bir tarafa, bebeklerine yaptıracakları DNA testini canlı yayında gülümseyerek tartışabiliyorlar!
 

Bu anlamda sosyal medya ve nice uygulamayla 15 dakikada "yeni ilişki" başlatabilen teknoloji, "milli irade"yi çok daha derinden teslim almış görünüyor. 

"Aşk emek ister" klişesi çok tartışılsa da sağlam ilişkilerin bir hikâyesi olması gerektiği, bunun da zaman istediği bir gerçek. Oysa şimdi kimsenin beklemeye tahammülü yok.

"Hız"ın baş tacı edildiği seyir çağının insanı, hayatı da bir film gibi, her an dolu dolu olsun istiyor. Kendini prenses / prens gibi hissedeceği romantizmle ancak pornolarda şahit olduğu "tutku"nun kişisel filminde iç içe geçmesini bekliyor. Beklenti böyle yüksek olunca da "buğulu kadınlar" ve "sisli adamlar"a parodilerden trajedilere savrulmak düşüyor.

YORUMLAR

  • 0 Yorum