CIA artık yapay zekadan brifing mi alıyor?

CIA yöneticileri 300’den fazla yapay zeka projesi yürüttüğünü de söyledi. Yani yapay zeka artık sadece dışarıdan izlenen bir teknoloji değil; istihbarat analizinin masasına oturmuş durumda. Trendleri işaretliyor, taslaklar yazıyor, hipotezler öneriyor.

CIA artık yapay zekadan brifing mi alıyor?
02 Mayıs 2026 - 12:18

Resmi güvence ise tanıdık: “Kararı elbette yapay zeka vermiyor. İnsan analist onaylıyor.”

Kağıt üzerinde bu cümle rahatlatıcı. Ama mesele tam da burada başlıyor. Çünkü istihbaratta asıl güç, her zaman son imzada değil! Bazen gücün en kritik kısmı, karar vericinin önüne gelen tablonun nasıl çizildiğinde saklı ki iki hafta önce ‘Yargının sessiz dönüşümü’ başlıklı yazımda hukukta yapay zeka kullanımında benzeri riskleri anlatmıştım.

Çerçeveleme etkisi!

Evet bir istihbarat raporu yalnızca bilgi aktarmaz kuşkusuz. Veriyi seçer, sıralar, yorumlar, bazı riskleri büyütür, bazı ihtimalleri geri plana iter. Bir telefon dinlemesi, uydu görüntüsü ya da saha notu tek başına anlamlı değil. Analistin işi, bu parçaları bir hikayeye dönüştürmek. İşte yapay zeka şimdi o hikayenin ilk taslağını yazıyor.

Sorun şu; ilk taslak masum olmayabilir. Psikolojide buna çerçeveleme etkisi deniyor. Aynı bilgiyi farklı biçimde sunarsanız, insanların verdiği karar değişebilir. “Bu operasyon yüzde 60 başarılı olabilir” demekle, “Bu operasyonun yüzde 40 başarısızlık riski var” demek aynı matematiğe dayanıyor. Ama zihinde bıraktığı iz aynı değil!

Yapay zeka raporun çerçevesini kuruyorsa, insanın verdiği karar da o çerçevenin içinde şekillenebilir. Bir de otomasyon önyargısı var. İnsanlar, makinelerin güvenle sunduğu cevaplara gereğinden fazla inanma eğiliminde. Hele o cevap akıcı, düzenli ve makul görünüyorsa. Yapay zekanın en tehlikeli yanı da bazen yanılması değil; yanılırken bile çok ikna edici görünmesi.

ABD ordusunun Project Maven sistemi bu tartışmanın erken örneklerinden biri. Drone görüntülerini analiz ediyor, potansiyel hedefleri işaretliyor, nesneleri sınıflandırıyor. Ama yanlış veriyle beslendiğinde yanlış hedefleri de aynı özgüvenle gösterebiliyor. Sorun sadece hatada değil; o hataya kurum içinde kimin, ne zaman ve nasıl itiraz edeceğinde.

CIA’nın kendi yol haritası da bu geçişin hızını gösteriyor. Önce “yardımcı”, sonra “iş arkadaşı”, en sonunda “özerk görev ortağı.” Kulağa verimlilik planı gibi geliyor. Ama aslında devlet aklının bir kısmının yavaş yavaş algoritmik sistemlere devredilmesinden söz ediyoruz.

Bugün insan hala döngünün içinde deniyor. Peki o insan gerçekten denetliyor mu, yoksa yapay zekanın hazırladığı akıcı ve makul taslağı sadece son kez okuyan kişi mi oluyor?

Bu fark küçük görünebilir ama ulusal güvenlikte küçük farkların bazen büyük sonuçlar doğurduğunu biliyoruz.

Asıl soru artık “kararı kim verdi?” değil . karar vericinin önüne gelen tabloyu kim çizdi? Hangi ihtimaller büyütüldü, hangileri küçültüldü? Hangi veriler öne çıkarıldı, hangileri arka planda bırakıldı? Ve bütün bunları gerçekten kim denetledi?

Bir istihbarat analistinin önüne gelen taslağı yapay zeka yazdı, insan okudu, imzaladı. Hangi adımın “karar vermek” olduğunu şimdi siz söyleyin.

YAPAY ZEKA ELEKTRİĞİ YİYOR

Geçen hafta bir arkadaşım ChatGPT’ye yemek tarifi sordu, iki saniyede cevap geldi üstelik yemeğin püf noktalarını da tek tek yazdı. “Vay be,” dedi arkadaşım “teknoloji ne kadar ilerledi.” Haklı! Ama o iki saniyenin arkasında ne döndüğünü görseydi, belki aynı rahatlıkla “vay be” diyemezdi. Yapay zeka son birkaç yılda hayatımıza öyle hızlı girdi ki, çoğumuz onu hala bir uygulama gibi düşünüyoruz. Hani telefonda açılan bir uygulama, bir araç, bir kolaylık…

Yeni petrol veri değil elektrik

Ancak galiba burada küçük bir yanılgı var. Çünkü yapay zeka dediğimiz şey, aslında artık yazılım değil altyapı ve bu altyapının yakıtı elektrik.

Geçen yıl OpenAI’nin Beyaz Saray’a yaptığı bir sunumda geçen bir cümle dikkatimi çekmişti: “Yapay zeka çağında yeni petrol artık veri değil, elektrik.”

İlk duyduğumda biraz iddialı gelmişti sonra rakamlara bakınca, o kadar da iddialı olmadığını fark ediyorsunuz. Üstelik son birkaç ayda ciddi bir tartışma başladı.

Morgan Stanley’nin 2026 başındaki analizine göre, büyük teknoloji şirketleri sadece iki yılda bir trilyon dolardan fazla harcama yapacak. Bu paranın önemli bir kısmı veri merkezine değil o veri merkezlerine elektrik bulmaya gidiyor.

Bir yerde şu örneğe rastlamıştım, bir yapay zeka sorgusu, klasik bir internet aramasından kat kat daha fazla enerji tüketebiliyor. Arkadaşıma bunu söyledim, yemek tarifini bir anda daha az iştahla anlatmaya başladı.

Rakamlar gerçekten biraz rahatsız edici. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre veri merkezlerinin elektrik tüketimi hızla artıyor. Öyle ki, birkaç yıl içinde toplam tüketimin Japonya seviyesine yaklaşması bekleniyor. Bunu şöyle düşünmek belki daha net; eğer veri merkezleri bir ülke olsaydı, dünyanın en çok elektrik tüketen ülkelerinden biri olurdu.

Bir “ülke” düşünün ama içinde insan yok. Sadece makineler var. Bu yüzden teknoloji şirketlerinin son hamleleri artık daha anlamlı geliyor. Son aylarda peş peşe haberler çıktı:

Google, Amazon, Microsoft hepsi nükleer enerjiye yöneliyor.

Neden? Cevap aslında basit yapay zeka durmuyor veri merkezleri ise 24 saat çalışmak zorunda. Bu yüzden şirketler “temiz enerji” tartışmasını bir kenara bırakıp “kesintisiz enerji” aramaya başladı.

Burada küçük bir ironi var. Bu kadar yatırım yapılan küçük modüler nükleer reaktörlerin çoğu henüz ticari olarak çalışmıyor. Yani şirketler aslında biraz geleceğe yatırım yapıyor.

Biraz da mecburen bugünü idare ediyor. Ama asıl sıkıntı başka yerde, şebeke yetmiyor. Bunu açık açık söyleyen raporlar var. ABD’de bazı veri merkezi projeleri, elektrik bulamadığı için gecikiyor. Daha ilginci şu;

bir veri merkezini inşa etmek bir yıl sürebiliyor ama elektriğe bağlanmak için beş yıl beklemek gerekebiliyor.

Bu noktada denklem değişiyor. Şirketler artık “elektriği kimden alırım?” diye düşünmüyor.

“Elektriği kendim üretirim” demeye başlıyor. Bu, küçük bir değişim gibi görünebilir ama değil.

Değil! Bu, teknoloji şirketlerinin enerji şirketine dönüşmesi demek ve zaten burada hikaye biraz rahatsız edici hale geliyor. Çünkü aynı şirketler, bir yandan milyarlarca dolarlık veri merkezi yatırımı yaparken diğer yandan çalışanlarını işten çıkarıyor.

Bu sistem nasıl ayakta kalacak?

Bir şey daha var; enerjiden sonra ikinci büyük maliyet: su. Bazı veri merkezleri günde yüz binlerce litre su kullanıyor. Bu yüzden bazı bölgelerde halk doğrudan itiraz etmeye başladı bile.

Yani mesele artık sadece teknoloji değil yerel ekonomi. Su kaynakları, altyapı… Kısacası fiziksel dünya.

Belki de en ilginç tarafı şu; bu dönüşüm çok sessiz ilerliyor. Kimse bir sabah kalkıp “artık her şey değişti” demeyecek. Ama arka planda, dünyanın en büyük şirketleri aynı soruyla uğraşıyor: Bu sistem nasıl ayakta kalacak?

Ve biz? Biz hala yapay zekaya yemek tarifi soruyoruz, kahve falı baktırıyoruz. Yapay zeka gerçekten dünyayı mı değiştiriyor yoksa biz fark etmeden dünyanın altında çalışan sistemi mi değiştiriyor?

Cevap muhtemelen ikincisi. Ve böyle değişimler genelde fark edildiğinde çoktan başlamış olur.
 

Gülay Erdemli

YORUMLAR

  • 0 Yorum