Faiz değil, asıl dev kriz kapıda

Hepimiz faizle, kurla, enflasyonla yatıp kalkarken, gözden kaçan çok daha büyük bir sıkıntı var. Üstelik bu sıkıntı geri dönülmez bir noktaya doğru gidiyor.

Faiz değil, asıl dev kriz kapıda
22 Mayıs 2026 - 16:04 - Güncelleme: 23 Mayıs 2026 - 11:30
Selçuk Geçer
Selçuk Geçer

TÜİK’in açıkladığı son nüfus verisi ülkenin nasıl bir çıkmaza sürüklendiğini açık açık gösteriyor. 2001 yılında 2,38 olan toplam doğurganlık oranı, bugün 1,42 seviyesine düşmüş durumda.

Dünya ortalaması belli. Bir ülkenin verimli nüfusunu koruyabilmesi için doğum oranının en az 2,1 olması gerekiyor. Bizde bu oran 1,42.

İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde durum daha da dramatik.

Kiraların ve yaşam maliyetlerinin uçtuğu; maaşlarla geçinmenin neredeyse imkansız hale geldiği bu kentlerde oran 1,1'e kadar çakılmış durumda.

Kürsülere çıkıp "En az üç çocuk yapın" diyenlere karşı; vatandaş doğal olarak mutfağına ve cüzdanına bakıyor.

Çünkü herkes biliyor ki çocuk sahibi olmak, aile planından çok; ucu açık ve sonu karanlık bir "finansal risk analizi"...

Birileri ısrarla görmezden gelse de gençlerin gelir seviyeleri hayat pahalılığını karşılamıyor.

Geçmiş kuşakların tek bir maaşla bile ev alabildiği, çocuk okutup üstüne bir de emeklilik planı yaptığı o “Eski Türkiye” artık yok.

Bugün iki üniversite mezununun çalıştığı evler bile borç batağında.

Özellikle büyük şehirlerdeki fahiş kira yüküfaturalar ve mutfak masrafları tüm kazancı alıp götürüyor; üzerine bir de borçlandırıyor.

Mamadan beze, kreşten eğitime, sağlıktan giyime yepyeni bir maliyet zincirini ise çoğu kişi göze alamıyor.

Aslında bu bir tercih değil, ekonomik sistemin gençler üzerinde kurduğu ağır baskı ve geçim derdinin çıktısı.

Bir başka mesele ise geleceği görememek. Çocuk yapmanın birinci kuralı; "geleceği görebilme duygusu”… Oysa Türkiye’de mutlak bir öngörülemezlik krizi var.

Gençler haklı olarak şu soruları soruyor: Üç yıl sonrada bu evde oturabilecek miyim, yoksa fahiş kira yüzünden sokağa mı atılacağım? Yarın işimden olursam yeni bir iş bulabilir miyim? Çocuğa nitelikli, ücretsiz bir kamu eğitimi aldırabilir miyim?

Bu soruların hepsinin cevapsız kaldığı, sisli ve karanlık bir iklimde haklı olarak herkes düşünüyor. İlk doğum yaşının 29'lara dayanması ve ailelerin tek çocukla yetinmesi bundan. Çocuk yapmaktan tamamen vazgeçenleri saymıyorum bile.

Sonuçta çocuk sahibi olmak, geleceğe doğru açılan bir umut kapısı; ülkede gelecek inancı yoksa, o kapı da kendiliğinden kilitleniyor.

Peki, şimdi asıl can alıcı soruyu soralım: Bir ülke gençliğini kaybederken, ekonomik büyümesini nasıl sürdürebilir? Tabii ki sürdüremez!

Genç nüfus bir ülkenin sadece fabrikadaki iş gücü değil; aynı zamanda tüketim dinamizmi, inovasyon kapasitesi ve en önemlisi sosyal güvenlik sisteminin yegane sigortasıdır.

Sosyal güvenlik sistemlerinde ideal aktüeryal denge, 4 aktif çalışanın 1 emekliyi finanse etmesi üzerine kurulu. Türkiye’de bu oran 1,61 seviyelerine kadar düştü.

Önümüzdeki 10 ila 20 yılda gelecek genç işgücü havuzu büsbütün kuruduğunda, neredeyse 1 çalışanın 1 emekliye bakmak zorunda kalacağı bir iflas tablosuyla karşılaşacağız.

Ne yazık ki biz gelişmiş Batı ülkeleri gibi önce zenginleşip, refahı yakalayıp sonra yaşlanan bir ülke değiliz.

"fakirleşerek yaşlanan" ve bu yaşlılık yükünü taşıyacak ekonomik altyapısı olmayan bir ülke olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Bu devasa yapısal krizi üç beş kuruşluk "çeyiz yardımıyla" ya da hamasi nutuklarla çözülmez.

Bu krizleri dipten döndürmeyi başarmış Fransa ve İskandinavya gibi ülke ve bölgelerde çözüm için adam gibi adımlar atılmış.

O ülkeler parayı nakit olarak dağıtarak değil; kadının kariyeri ile anneliği arasında bir seçim yapmak zorunda kalmayacağı bir sistem kurarak sorunu çözmüş.

Hane halkı gelirini çocuk sayısına bölerek ve orta sınıfın vergisini sıfırlayarak "Aile Katsayısı" sistemini kurmuş.

Mahalle bazlı, tamamen ücretsiz ve 24 saat esaslı kamu kreş devrimini başlatmış.

Devredilemez, zorunlu babalık izinleri vererek kadının işgücü piyasasında ezilmesini engellemiş.

En önemlisi eğitimi ailelerin sırtında bir finansal kambur olmaktan çıkarıp, devlet okullarını ihya ederek fırsat eşitliğini getirmiş.

Devasa bütçe kaynaklarını boşa harcamayı bırakmış.

Beton odaklı yandaş projeler ve lüks harcamalar yapmayıp; doğrudan insana, adil gelir dağılımına, barınma güvencesine ve eğitime aktararak gençlerine bir "gelecek güveni" sunmuş.

Kısacası önünde iki yol var;

Ya aklını başına toplayıp sen de bu adımları atacaksın ya da yarınını inşa edecek tek bir genç bile bulamayarak, sosyal güvenlik sistemi çökmüş, hantal ve fakir bir üçüncü dünya ülkesi olmaya razı olacaksın!

Hamasi nedenlerle oy veren emeklilere duyurulur.

Tercihiniz iktidarı değil, faturayı ödeyen torunlarınızın geleceğini belirleyecek.

YORUMLAR

  • 0 Yorum