Gazetecilik mi, Kabadayılık mı?

Medya Ahlakında Çöküş: Tehditler, Hakaretler ve Beddualar! CNN Türk ekranlarında yaşanan yayıncılık faciası, Türk medyasının geldiği içler acısı hali bir kez daha gözler önüne serdi. ‘CNN Türk Masası’ programında, Ankara’nın su sorunu tartışılırken, ekranlar bir anda gazetecilikle bağdaşmayacak bir şov ve nobranlık gösterisine sahne oldu.

Gazetecilik mi, Kabadayılık mı?
11 Ocak 2026 - 12:02

Ankara’nın ‘su sorunu’ bir Angaralı olarak beni de doğrudan etkilediği için, yayını baştan sona pür dikkat izlemeye başladım.

Ankara Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Melih Gökçek, kendi dönemini öve öve bitiremezken, Mansur Yavaş’ı sert bir şekilde eleştiriyordu. Programda Gökçek’in sözcülüğünü üstlenen Türk Medya Ankara Temsilcisi Melik Yiğitel, adeta bir gazeteci değil de Gökçek’in avukatı gibi hareket ediyordu. Ancak asıl skandal, gazeteci Gürbüz Evren’in söz aldığı anda yaşandı. Gürbüz Evren, son derece saygılı bir şekilde konuşmaya başlarken, Yiğitel’in tahammülsüzlüğü tavan yaptı.

Gazetecilik mi, Kabadayılık mı? Medya Ahlakında Çöküş: Tehditler, Hakaretler ve Beddualar! - Resim : 1

Evren’in “Melik, ne olur bak, sözümü kesme, senin adetin, ben sustum bu ana kadar” sözleriyle yaptığı uyarıya rağmen Yiğitel“Keseceğim” diyerek araya girdi. Ortam giderek gerilirken, Yiğitel’in ağzından “Sana bunu ödetirim” tehdidi çıktı.

Melik Yiğitel’in bu çıkışları, gazetecilik mesleğini bir kenara bırakıp, ekranları bir tür sokak kavgası arenasına çevirdiğini gösteriyor. “Sana bunu ödetirim” gibi tehditkar ifadeler, gazetecilikle bağdaşmadığı gibi, toplumun önünde sergilenen bu nobranlıkmedya etiğine de ağır bir darbe vuruyor.

Hele ki “Allah onların bin türlü belasını versin” gibi bir söylem, sadece gazetecilik mesleğinin değil, ekran başındaki izleyicilerin de zekasına hakarettir. Bu tür ifadeler, bir gazetecinin tarafsız duruşunu değil, kin ve nefret söylemini yayma çabasını ortaya koyar.

Gazetecilik mi, Kabadayılık mı? Medya Ahlakında Çöküş: Tehditler, Hakaretler ve Beddualar! - Resim : 2

Albert Camus’nün dediği gibi: “Yanlış bir dünyada doğruyu söylemek, devrimci bir eylemdir.”

Şimdi sormak lazım: “Yiğitel, ‘sana bunu ödetirim” derken neyi kastettin acaba? Bu tehditkar üslubunu, gazetecilikle nasıl bağdaştığını bir zahmet açıklar mısın?”

Haklı olduğunu düşünüyorsan bunu da, tehditlerle, hakaretlerle ve nobranlıkla değil; bilgiyle, dürüstlükle ve nezaketle yaparsın… NOKTA!

Melik Yiğitel’in Gazetecilik Anlayışı!

Melik Yiğitel’in bu tavrı, ne yazık ki bir ilk değil değerli okurlar. Daha önce de Hande Fırat ile yaşadığı bir tartışmada, “Türkiye ABD’ye teslim olmuş gibi bir fotoğraf çizemezsin Hande Fırat!” diyerek bağırmış, Fırat ise ona “Şov yapma, bağırma, uzaylı mısın?” yanıtını vermişti.

Ancak bu kez iş, sadece bağırıp çağırmanın ötesine geçti. Gürbüz Evren’e yönelik “Sana bunu ödetirim” tehdidi, gazetecilik mesleğinin onuruna yapılmış bir saldırıdır.

Gazetecilik mi, Kabadayılık mı? Medya Ahlakında Çöküş: Tehditler, Hakaretler ve Beddualar! - Resim : 3

Melik Yiğitel’in bu tavırları, gazetecilik kisvesi altında iktidara yaranma çabalarının ve ekranlarda şov yaratma arzusunun bir sonucudur.

Ancak bu tür davranışlar, ne iktidara fayda sağlar ne de izleyicinin gözünde bir itibar kazandırır. Aksine, hem temsil ettiği medya grubuna hem de desteklemeye çalıştığı siyasi kesime zarar verir.

Bu, gazeteciliği bir meslek olmaktan çıkarıp, kişisel hırsların tatmin edildiği bir sahneye dönüştürmekten başka bir şey değildir.

Gazetecilik mi, Kabadayılık mı? Medya Ahlakında Çöküş: Tehditler, Hakaretler ve Beddualar! - Resim : 4

Ruşen Çakır: Nobranlığın Sınır Tanımayan Hali

Melik Yiğitel’in ekranlardaki kibirli ve nobran tavırları bir yana, gazetecilik adına utanç verici bir diğer olay da Ruşen Çakır’ın sergilediği insanlık dışı davranıştı. İki küçük çocuğu evde bekleyen bir kadını, Silivri’nin dondurucu soğuğunda, montsuz, parasız ve anahtarsız tam dört saat boyunca bırakmak… Üstelik bunu yaparken, “Banane, Maslak’tan gel al” diyebilmekti!

Haberi MedyaRadar’dan okuyunca kan beynime sıçradı..!

Avukat Baver Karakuş’un anlattıkları, insanlıktan nasibini almamış bir zihniyetin dışavurumu gibiydi.

Her şeyini arabasında bırakan avukat bir kadın, çaresizlik içinde “Arabamın anahtarı nerede?” diye feryat ediyor. Çok geçmeden bu sorunun yanıtı için kameralara bakılıyor.

Kamera kayıtları net: Gazeteci Ruşen Çakır almış, İsmail Saymaz’ın yanında X-Ray’in üzerinden keyifle kapmış ve yürümüş gitmiş.

Durum netleşiyor… Avukat Hanım, o sırada Silivri Cezaevi’nde bulunan eski CHP milletvekili ve gazeteci Mustafa Balbay’ı görüyor ve ondan yardım istiyor. Balbay, durumu anladıktan sonra hemen Ruşen Çakır’ı arayarak konuyu çözmeye çalışıyor.

Gazetecilik mi, Kabadayılık mı? Medya Ahlakında Çöküş: Tehditler, Hakaretler ve Beddualar! - Resim : 5

Balbay aradığı Çakır’a basit bir soru yöneltiyor: “Sende yabancı bir anahtar var mı Ruşen?”

Gayet rahat olan Çakır: “Evet,” diyor!

Balbay“Neden aldın, neden geri getirmedin?”

Çakır: “Çıkarken İsmail’in sandım, aşağıda uzattım, ‘benim değil’ dedi, devam ettim gittim.”

Balbay: “Peki ya o kadın? Eksi derecede, parasız, yardımsız, çaresiz?”

İşte burada perde yırtılıyor:

“Banane. Maslak’tayım. Çok istiyorsa gelsin buradan alsın kanaldan.”

Ruşen Çakır Efendi ‘Telefon numaramı vermeyin’ diye de uyarıyor Balbay’ı!

Bu cümle, sadece bir ukalalığın özeti değil; yıllardır bize “hak, hukuk, adalet, insan hakları” diye nutuk çekenlerin nasıl bir ahlaki çöküntü içinde olduğunun en çıplak belgesidir. NOKTA!

“Ey ekranlarda erdem tacirliği yapanlar! Sözüm sizlere…

Mağdur bir kadının çaresizliğine karşı dudaklarınızdan ‘banane’ kelimesi bu kadar kolay dökülürken, vicdanınız hangi sahnede alkış bekliyordu?”

Bir kadını, iki küçük çocuğun annesini, cezaevi kapısında, Silivri’nin dondurucu soğuğunda saatlerce donarak bekletmeyi “sorun değil” addeden zihniyet, sonra kalkıp utanmadan “demokrat”, “vicdanlı”, “hukuk savaşçısı” etiketiyle ortalıkta dolaşabiliyor. Avukat Baver Karakuş’un tek suçu neydi?

O gün yanlış zamanda, yanlış yerde olmak mı?

Hayır. Asıl suç, yıllardır yüksek perdeden ahlak dersi verenlerin, gerçek bir mağdurun karşısında aynı anda hem bu kadar kibirlice, hem bu kadar acımasızca, hem de bu kadar pişkin olabilmesidir.

Maskeler düştü.

Ve ortada kalan tek şey: kendi erdemini sattığını sananların çıplak ikiyüzlülüğü.

Son Söz: Çürüme ve Vicdan

Bu olaylar bizlere bir kez daha gösteriyor ki, medya sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda toplumsal vicdanın bir yansımasıdır. Ancak bu vicdan, şovmenlik, nobranlık ve tahammülsüzlükle kirletildiğinde, toplumun çürümesi de kaçınılmaz hale gelir.

Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi: “İnsan, yaptıklarıyla kendini tanımlar.”

Eğer gazetecilik mesleği bu kadar ayağa düşürülürse, toplumun vicdanını kim temsil edecek? Hak, hukuk ve adalet kavramlarına bu kadar yabancılaşmış bir medya, topluma ne verebilir? Bu soruların cevabını bulmak, sadece gazetecilerin değil, bu mesleği izleyen herkesin görevidir.


EKRAN KEDİSİ[email protected]

YORUMLAR

  • 0 Yorum