Medya düzeninin ahlâk sorunu: Adabın çöküşü Soner Yalçın yazdı...
Türkiye’de hafıza kısa, arşiv ise fazlasıyla utandırıcı. İster adı Emin Pazarcı olsun… İster adı Rasim Ozan Kütahyalı olsun… “Dava” arkadaşları neler yazdı, söyledi şaşkınlıkla takip ettim.
Oysa mesele hiç kişiler değil; bu ülkede yıllardır değişmeyen medya düzeni. Çünkü iktidardan nemalanma yalnız bugüne ait mesele değil...
Türkiye’de her dönemin kendi “makbul kalemleri”, kendi “ekran savaşçıları”, kendi “gönüllü muhafızları” oldu...
Gücün etrafında kümelenen “gazeteciler” değişti ama güce yakın durarak itibar, imkân ve nüfuz devşirme alışkanlığı hiç değişmedi…
Dün başka iktidarların gölgesinde yürüyenler vardı, bugün başka isimler aynı yolu izliyor.
İşte… Bu yüzden mesele tek tek şahıslar değil.
Mesele iktidarın çevresinde oluşan rant ve nüfuz ilişkisi… Türkiye’de bazı kişiler fikir üretmekten çok, iktidara yakın durmayı meslek haline getirdi.
Ki politik rüzgar hangi yönden eserse essin, aynı çeviklikle pozisyon alabilmek artık “entelektüel maharet” gibi sunuluyor!
Oysa gerçek entelektüel tavır, gücün yanında değil, gerektiğinde ona mesafe koyabilmektir. Düşünceye- ilkeye sadık olma insanı değerli kılar…
Belki de tam burada, Türkiye’nin giderek kaybettiği/unuttuğu bir kavramı hatırlatmam gerek: Adab…
ADAB İKTİDARA SINIR ÇEKER
Bugün neredeyse yalnızca “görgü” anlamında kullanılıyor “adab”... Oysa kavramının, İslam düşünce tarihinde derin anlamı var:
İnsanın, bilgiyle-ahlâk arasındaki dengeyi kurabilmesi, gücün karşısında ölçüsünü kaybetmemesi, konuşurken de susarken de sınırını bilmesi demek adab…
8’inci yüzyılda yaşayan İbnü’l Mukaffa, Abbasi döneminin en etkili alimlerinden biriydi. Siyaset, devlet yönetimi ve insan karakteri üzerine yazdığı eserlerde “adab” fikrini sistemleştirdi.
Özellikle, Sanskritçeden çevirdiği “Kelile ve Dimne” hikayeleri yalnız bir edebiyat eseri değildi. İktidar sahiplerine ahlâki sınırlar çizen politik metinlerdi...
İbnü’l Mukaffa’ya göre insanın gerçek terbiyesi, güçlü olduğu anda ortaya çıkardı:
Öfkeyi kontrol etmek, düşene vurmamak, makam karşısında kişiliğini kaybetmemek adabın parçasıydı...
9’uncu yüzyılda yaşayan Basralı büyük düşünür El Cahiz ise adabı yalnız davranış değil, zihinsel olgunluk olarak tanımladı.
Mizah olur, ironi olur, eleştiri olur ama hakaret olmazdı.
Cahiz’e göre konuşmanın-susmanın bir zamanı vardı. İnsan, bilgisini başkasını ezmek için değil, hakikati aramak için kullanmalıydı.
Cahiz’in metinlerinde sık sık kibir eleştirisi görülür çünkü ona göre kibir, insanın aklını çürüten ilk hastalıktır...
Yine aynı dönemin önemli düşünürlerinden İbn Kuteybe ise ilim-ahlâk arasındaki bağın kopmasının toplumları çürüteceğini yazdı. Bilginin tek başına fazilet üretmeyeceğini, aksine ahlâkla birleşmeyen bilginin insanı daha tehlikeli hale getireceğini savundu.
Kuteybe’ye göre adab, insanın yalnız bildiği ile değil, bildiğini nasıl taşıdığıyla ilgili…
Toparlarsam:
DÖRT YANIMIZI SARDI
Dikkat edilirse üç büyük İslam düşünürün ortak meselesi şu:
İnsan yalnız zekasıyla değil, tavrıyla da imtihan edilir.
Adab; haklıyken bile ölçüyü kaybetmeme terbiyesidir.
Güce yakınken dalkavuk olmamak…
Düşene tekme atmamak…
Öfkeyi, hakikatin yerine koymamak esastı…
Ah! Ülkemizde bugün ise tam tersini yaşıyoruz…
Bilgi çağında olduğumuz söyleniyor ama hikmet çağından hızla uzaklaşıyoruz; vasatlaşmadır bu. Herkesin elinin altında sonsuz veri, sonsuz yorum, sonsuz ekran var. Fakat karakter aynı ölçüde büyümedi. Tam tersine, düşüncenin yerini refleks, sağduyunun yerini öfke aldı...
İnsanlar ne söylediğinden çok, hangi saf için söylediği ile ilgileniyor. Artık söz, hakikati aramanın değil, karşı tarafı ezmenin aracı haline geldi.
Eskiden insanlar fikirlerle tartışır, düşünceyle karşılık verirdi.
Bugün ise farklı düşüneni anlamaya değil, sosyal medyada linç ederek susturmaya çalışılıyor.
Artık haklı olmaktan çok güçlüye yakın durmak, düşünce üretmekten çok kalabalığa karışmak değer görülüyor.
Televizyon ekranlarında, köşe yazılarında, sosyal medya tartışmalarında en çok dikkat çekenler; en sakin düşünenler değil, en sert bağıranlar oluyor…
Günümüz, derinliği değil yüzeyselliği, zarafeti değil saldırganlığı teşvik ediyor.
Belki de bu yüzden geçmişin “adab” geleneği bugün bize kaybettiğimiz medeniyet duygusunu hatırlatıyor. Medeniyet yalnız büyük binalar, yollar, teknolojiler kurmak değildir; insanın öfkesine sınır koyabilmesi, güç sahibi olduğunda kibirlenmemesi, haklıyken bile insafını koruyabilmesidir...
Bugün mesele ne Emin Pazarcı, ne Rasim Ozan Kütahyalı...
Dört yanımızı sardı; sığlık, niteliksizlik, bayağılık, kalitesizlik...
Soner Yalçın
Odatv.com







YORUMLAR