Ortaklar arasında derin uçurum

Ankara'nın Kıbrıs politikasındaki “istikameti” anlamak için 24 yıl öncesine gidelim.

Ortaklar arasında derin uçurum

Ankara'nın Kıbrıs politikasındaki “istikameti” anlamak için 24 yıl öncesine gidelim.

Ortaklar arasında derin uçurum
27 Temmuz 2019 - 22:01

1995'te Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği Anlaşması imzalandıktan birkaç gün sonra AB Komisyonu Başkanı bir bildiri yayınlayıp, “Kıbrıs Cumhuriyeti” yani Rum kesimi ile en kısa zamanda üyelik görüşmelerine geçileceğini duyurdu. Bir anlamda bu konu Gümrük Birliği'nin bir şartı olarak ortaya kondu.

Avrupa Parlamentosu da daha önce onaylamadığı bu anlaşmayı 8 ay sonra onayladı. Onayın sebebi, dönemin AB Komisyonu üyesi Sir Leon Brittan'ın Parlamentoya sunduğu iç hizmet raporundaki şu satırlarda gizliydi: 

“Türkiye Gümrük Birliğine sokulunca, Kıbrıs uyuşmazlığı Brüksel'in yaklaşımı doğrultusunda çözülebilecektir.”

Nitekim onayla birlikte daha o zamandan sadece “Türk işgâl güçlerinin Kıbrıs'tan çekilmesi” değil, idam cezasının kaldırılmasından Yunanistan'la sorunların çözülmesine, “Kürt sorunundan” demokratikleşmeye öyle taleplerde bulunuldu ki, Ankara'da “Gümrük Birliği için Kıbrıs'tan taviz mi verildi?” tartışmaları başladı. Muhalefet partileri, Kıbrıs müzakerelerinin AB takvimine dahline karşı çıkılıp, Rum kesiminin AB üyeliğinin veto edilmesini istedi. 

Bunun üzerine MGK'nın aldığı kararla, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın ortak imzasıyla bir deklarasyon yayınlandı. İki lider özetle, “Türkiye-AB ilişkileri ile Ankara'nın Kıbrıs politikası arasında bağ yoktur. Gümrük Birliği başka, Kıbrıs başkadır” dedi.   

İşte bu politika bir takım gayrı resmi ve şifai tavizlere karşın 2002'ye kadar devam etti. Ancak AKP'nin Parti Programı ve Seçim Bildirgesi'nde, “Kıbrıs Rum kesiminin AB üyeliğine alınmasına karşı çıkılacağı” yazıldığı, Erdoğan da, “Türkiye ve Kıbrıs'ın AB'ye eşzamanlı alınmasını istiyoruz” dediği halde AB'den müzakere tarihi alma uğruna, Aralık 2002'deki Kopenhag Zirvesi'nde Rum kesiminin üyeliği veto edilmedi.    

Veto hakkımızın kaynağı neydi; Hemen onu da hatırlatalım. Bugün tüm emperyalistlerin “Çağdışı” olarak niteleyip, ortadan kaldırılmasını istediği 1960 tarihli İttifak ve Garanti Antlaşmalarında, “Kıbrıs'ın Türkiye'nin onayı olmadan hiçbir uluslararası kuruluş veya birliğe üye olamayacağı” öngörülüyordu.

Buna rağmen veto hakkımızı kullanmayan Erdoğan'ın daha o günlerde sıcağı sıcağına, “AB üyelik koşulları içerisinde ‘sınır sorunu olmamak’ koşulu var. Kıbrıs sınır sorunu olduğu, sorunu çözmediği halde nasıl AB üyesi yapıldı?”diye sorduğunu ve sonraki yıllarda da defalarca AB'yi eleştirdiğini hatırlatıp, devam edelim.

AB'NİN GÖREVİ RUM KESİMİNİ TATMİN ETMEK Mİ

İşte o günlerden, bugünlere gelindi. Arkasına önce AB'yi, sonra ABD'sinden İsrail ve Mısır'ına bilumum güçleri alan bir avuç Rum kesimi Türkiye'ye meydan okumaya başladı.

Buna rağmen “Masadan kaçan taraf olmama” adına, kurulan her müzakere masasına oturduk!..

Son olarak 2017'de Cenevre'de yapılan görüşmeler yine Rum-Yunan ikilisi ve destekçilerinin değişmez, “Türkiye'nin Kıbrıs'taki garantörlüğünün sona ermesi ve Türk askerinin Ada'dan çekilmesi” şartlarından dolayı sonuçsuz kaldı.

Ne tesadüf, aynı gün Avrupa Parlamentosu Türkiye'yle olmayan müzakerelerin askıya alınmasını kararlaştırdı. 

Erdoğan karara, “Bunun bir kıymeti harbiyesi yok. Bu karar bizi bağlamaz”sözleriyle tepki gösterdi.

Bilindiği gibi Rum kesiminin Doğu Akdeniz'i gasp etme niyetlerine karşı bölgede doğalgaz sondaj faaliyetlerine başlamamız üzerine de AB önce bunu “yasadışı ve endişe verici bulduğunu” bildirdi, geçtiğimiz 15 Temmuz'da ise Türkiye'ye bazı yaptırımlar uygulanması kararı aldı.  

Manidar bir zamanlamaydı; Çünkü 15 Temmuz sadece Türkiye'de darbe teşebbüsünün ve Yunanistan'ın 1974'te Kıbrıs'ta giriştiği “Enosis” darbesinin değil, aynı zamanda Yunanistan'ın 1959'da o zamanki adıyla AET'ye üyelik başvurusunun tarihiydi!..

AB'nin yaptırım kararına dönersek; Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu şunları söyledi:  

“Ciddiye almaya gerek yok. Saçma sapan dayanışma anlayışıyla, Rum kesimi ve Yunanistan'ın baskısıyla böyle kıytırıktan kararlar aldılar. Rum kesimini tatmin etmek için alınmış kararlar. Rum kesimi de AB'yi arkasına almasın, Türk tarafıyla masaya otursun.”

Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada da şu tespitler yer aldı: 

“Bu kararlarda, Kıbrıs Adası'nın doğal kaynakları üzerinde eşit haklara sahip Kıbrıs Türklerinden hiç bahsedilmemesi ve Kıbrıs Türkleri yokmuş gibi hareket edilmesi, AB’nin Kıbrıs konusunda ne kadar önyargılı ve taraflı olduğunu göstermektedir. Bu kararlar Rum/Yunan ikilisinin AB üyeliklerini kendi maksimalist pozisyonları doğrultusunda nasıl suistimal ettiklerinin ve diğer AB ülkelerinin de buna nasıl alet olduklarının en son örneğidir. Bu hususta Kıbrıs Türklerine verdiği sözleri 26 Nisan 2004'ten beri tutmayan AB’nin bize söyleyeceği bir sözü de yoktur.”

Demek sadece Rum kesimini tatmin etmek istiyorlar... Rum-Yunan ikilisi AB'yi istismar ediyor, öyle mi? 

Tarihi sürece ve bu kadar olan bitene rağmen Ankara'dakiler hâlâ ne kadar “iyimser” değil mi?

BAHÇELİ AB'Yİ YERDEN YERE VURURKEN

Şimdi bir de Cumhur İttifakı'nın ortağı MHP Lideri Bahçeli'nin tepkisini aktaralım. Kıbrıs Barış Harekâtı'nın 45'inci yıldönümünde Karabük'e giden Bahçeli, burada yaptığı konuşmada, AB'yi şu sert sözlerle eleştirdi:

“AB tarafından seçilen tarih çok düşündürücüdür, açıkça maksatlıdır, adeta mesaj yüklüdür. Yaptırım kararlarını ihtiva eden paketin 15 Temmuz'da onay ve ilanı AB'nin nerede durduğunu, kimlere selam gönderip, sevimlilik yarışına girdiğini ayan beyan ispatlamaktadır. AB'nin hem bünyesi hem de karar organları hastadır, ağır hasarlıdır. Türkiye husumeti ise gizlenemez düzeydedir. AB tutarsızdır, ikiyüzlüdür, düşmanca yaklaşımını deşifre etmiştir. Yunanistan, İsrail, Mısır, İtalya, Fransa ve diğer ülkeler Doğu Akdeniz'i istedikleri gibi kullanmaları, gemilerini keyiflerince yüzdürmeleri sorun olmayacak da Türkiye'nin hukuken haklı olduğu bir mücadeleyi yapması mı AB'yi rahatsız edecek? Karşımızdaki tablo çifte standarttır, siyasi kumpastır, diplomatik kuşatmadır, alenen Türk düşmanlığıdır. Düşmana göz yummak vebaldir, vahim bir sapmadır. Aynı zamanda zulme rızadır, zorbalığa refakattir. AB'nin amacı bellidir. Türkiye’ye karşı tenakuzlarla örülmüş tutumu bilinmektedir ve de AB asla dost olmayacaktır. Türkiye için D. Akdeniz egemenlik konusudur. Egemenlik demek devlet olmak demektir, bağımsızlık demektir. Rumların parsellediği alanlar Türkiye'nin kıta sahanlığı ve Kıbrıs Türklüğünün deniz sınırlarıyla çakışmaktadır. AB'nin bu gerçekleri bilmemesi imkansızdır. Buna rağmen Türkiye aleyhine yaptırım kararları alması bayağılıktır, beyhude çırpınıştır, skandal bir çarpıklıktır. Mesele hidrokarbon arama faaliyetlerinin ötesine çoktan geçmiştir. Mesele egemenlik meselesidir, mesele Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklüğünün D. Akdeniz’deki tarihi ve haklı varlığıdır”

“AB'nin D. Akdeniz'de ne işi vardır? Bu alanda ne hakla, hangi yetkiyle söz söyleyebilmektedir?” diye sorduktan sonra Türkiye'nin AB ile yol ayrımına geldiğini ve bir karar arifesinde olunduğunu belirten Bahçeli, “Tamamen macera ve mihnete dönen, yalan ve aldatmalardan ibaret bir hale bürünen AB üyelik sürecinin gerekirse tartışmaya açılmasını” da istedi. 

ERDOĞAN'DAN YENİ AB AÇILIMI

Bahçeli'nin bu sert çıkışına karşın, Erdoğan'ın dün yaptığı açıklamaya geçmeden önce şunu vurgulayalım:

2017 Cenevre görüşmelerde Rum-Yunan tarafı ve arkasındaki güçler bir istekte daha bulundu. Bu, “Masada AB'nin de müzakereci sıfatıyla oturması”, yani müzakerelere resmen taraf olmasıydı. 

O talebe Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “AB gözlemci olarak isterse gelir, bir başka odada oturabilir, ama bu masada olamaz” karşılığını verdi.

Keza Erdoğan'ın geçen ay Rum-Yunan ikilisine destek verip, Türkiye'yi tehdit eden Fransa'ya tepki gösterirken üç kez, “Doğu Akdeniz’de söz söyleme hakkı olanlar konuşabilir. Fransa’nın Doğu Akdeniz’de söz söyleme hakkı nereden çıktı? O kendine göre gelin güvey oluyor. Kıbrıs’ta biz garantör ülkeyiz. Yunanistan, İngiltere garantör ülke. Bu ülkeler bir şey söylerse anlarım. Fransa’nın ne işi var burada? Sen nesin?” dediğini, yani konunun muhataplarını hatırlattığını kaydedelim.

Erdoğan'ın dünkü sözleri mi? AKP İl Başkanları toplantısında dedi ki;

“Doğu Akdeniz’deki meşru haklarımızı kullanmamızı engellemeye yönelik akıl ve hukuk dışı girişimlerde Avrupa’nın bize bakışı konusundaki tereddütlerimizi artırıyor. Burada biz uluslararası hukuk neyi gerektiriyorsa, bu deniz hukukuna göre atmamız gereken adımları attık ve atıyoruz. Kıbrıs’ta bizim soydaşlarımız var. Ve Kıbrıs’ta biz sıradan bir ülke değiliz, Kıbrıs’ta biz garantör ülkeyiz. Türkiye, Yunanistan garantör ülke, İngiltere garantör ülke. Avrupa Birliği âdeta bir gözlemci, ama hiçbir zaman da üzerine düşeni yapmamıştır.” 

Şimdilik “adeta gözlemci” ifadesi kullanılsa da bu, AB'nin Kıbrıs'ta taraf olmasının resmen kabul edildiği anlamına gelmez mi?

Erdoğan'ın aynı konuşmasında AB'nin Türkiye'ye attığı “kazıkları” sıraladıktan sonra, “Türkiye, hâlâ Avrupa’nın en yakın, en güçlü, en kârlı, her bakımdan potansiyeli en yüksek dost adayıdır. Öyle de kalmak istiyoruz. Yeter ki Avrupalıların da aynı niyette olduğunu görelim, bize bir adım gelene biz on adım gideriz. Önümüzdeki dönemde Suriye ve Doğu Akdeniz'deki hassasiyetlerimiz başta olmak üzere bölge politikaları konusunda AB ile daha geniş uzlaşma zemini yakalayacağımızı ümit etmek istiyorum. Bu doğrultuda üzerimize düşenleri yapmayı sürdüreceğiz” demesi de cabası!..

Ya, AB konusunda Erdoğan ve Bahçeli arasındaki bu derin görüş farklılığı neye yorumlanmalı?

15 Temmuz'un yıldönümünde Erdoğan, “Bir Müslüman bir kez ısırıldığı delikten ikinci defa ısırılmaz” demişti. Ancak görünen o ki, Türkiye'yi defalarca ısıran AB'ye yine açık çek veriliyor.

Kıbrıs davasının efsanevi lideri merhum Rauf Denktaş'ın daha 4 Eylül 1997'de yaptığı şu tarihi uyarıyı hatırlatsak, acaba bir faydası olur mu?

“Dünya dediğiniz 'yüce' ülkelerin Kıbrıs'ta 34 yıldır Kıbrıs Türklerine reva gördükleri haksızlık ve adaletsizlik, 'bu dünyada tarafsız Uluslararası Adalet Divanı olsa' mahkemelik suç teşkil ederdi. 34 yıldır katlanıyoruz. Bunlar Rum-Yunan ikilisinin Girit oyununun suflörleri oldular. Zorla veya kandırılarak Kıbrıs'ı Rum'a, Yunan'a peşkeş çekiyorlar. Oyunun son perdesindeyiz. AB yolu ile perdeyi indirip, bizi mahkûm edecekler.”

Müyesser Yıldız

Odatv.com

Bu haber 257 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum