Prof. Dr. Ömer Obuz: Osmanlı saraylarında büyü, fal ve cinciler etkindi;
nedeni iktidar hırsı, korkular, hastalıklar, çocuk sahibi olma arzusu…"Cinciler, müneccimler, falcılar ve büyücüler de saray çevresinde etkiliydi. Nedeni iktidar hırsı, korkular, gelecek kaygısı, hastalıklar, çocuk sahibi olma arzusu… Bunların hepsi bu insanlara alan açıyordu. Mesela fal ve büyü, kimi zaman sultanın hangi kadına yakınlık göstereceğini etkilemek için bile kullanılabiliyordu.
Devlet ricali arasında da büyü suçlamalarının bir silah olarak kullanıldığını görüyoruz. İnsanlar birbirlerini itibarsızlaştırmak, gözden düşürmek ya da alaşağı etmek için büyü yapıyor ya da başkalarını büyücülükle itham edebiliyor"
Osmanlı’da uğursuzluk söylentileri bazen bir devlet adamının gözden düşmesine bile neden olabiliyordu. Sarayda cinciler, müneccimler ve büyücüler dolaşıyor, aşk büyülerinden define cinlerine kadar sayısız inanış gündelik hayatı belirliyordu. Üstelik mesele yalnızca Osmanlı’yla da sınırlı değildi. Cumhuriyet’in tüm yasaklarına, kanunlarına ve modernleşme hamlelerine rağmen üfürükçüler, falcılar ve cinciler hayatın içindeki yerini korumaya devam etti.
Prof. Dr. Ömer Obuz, İletişim Yayınları’ndan çıkan Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Üfürükçüler, Cinciler, Falcılar adlı kitabında Osmanlı’dan bugüne uzanan büyü, cincilik, falcılık ve hurafe dünyasını arşiv belgeleri, gazete haberleri ve çarpıcı vakalar üzerinden inceliyor. Saraydaki aşk büyülerinden “perili ev” söylentilerine, cin çıkarma seanslarından kadınlara yönelik cinsel istismara kadar uzanan kitap, yalnızca batıl inançları değil; korkunun, çaresizliğin, iktidar mücadelelerinin ve manipülasyonun tarihini de anlatıyor.
- Osmanlı'da büyücülük ve üfürükçülük yaygın mıydı?
Osmanlı’da büyücülük ve üfürükçülük aslında çok yaygındı. Sadece Osmanlı’da ya da Şark dünyasında değil, insanın olduğu her yerde bu tarz uygulamalar mevcuttur. Bunun insanın yaratılışıyla da ilgili olduğunu düşünüyorum. Gelecek kaygısı, bilinmeyeni bilme arzusu, korkular, çaresizlik… Bunlar oldukça insanlar da bu tür yollara yöneliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda da bunun çok yaygın olduğunu görüyoruz. Bana kalırsa bunun temel nedenlerinden biri Osmanlı toplumunun son derece inançlı olmasıydı. Kur’an-ı Kerim’de büyü, sihir ve fal her ne kadar yasaklansa ve kötülenmiş olsa da bunların varlığı kabul ediliyor. Bu da insanların zihninde meseleyi tamamen “yok” sayılabilir bir alan olmaktan çıkarıyor. Böyle olunca cinciler, büyücüler, falcılar ve üfürükçüler toplum içinde daha kolay karşılık bulabiliyor.

- Kur’an-ı Kerim’de büyücülük, üfürükçülük lanetlenmiş ve yasaklanmış olmasına rağmen neden Müslüman toplumlarda bu kadar yaygınlaşıyor?
Bu çok ilginç bir mesele ama bence yukarıda ifade ettiğim gibi insanın doğasıyla ilgili. İnsanoğlu özellikle belirsizlik ve korku karşısında kontrol hissi arıyor. Hastalık ya da başka sorunlar karşısında sorunu bu tarz nedenlere bağlama fikri rahatlatıcı olabilir. İnsan bir şeyin yanlış olduğunu bilse bile korku, çaresizlik, gelecek kaygısı ya da bir çıkış arayışı nedeniyle yine de o yola yönelebiliyor. Çünkü insanlar bunların gerçek olduğuna inanıyor. Yasaklanmış olması da çoğu zaman ilgiyi tamamen ortadan kaldırmıyor. Hatta bana kalırsa, Kur’an’da büyü, sihir ve falın varlığından söz edilmesi, her ne kadar lanetlense de, insanların zihninde bunların “gerçek” olduğu düşüncesini daha da güçlendiriyor. Osmanlı’da büyü, cin ve fal meselesi gündelik hayatın olağan bir rutini. Bunlara inanmak da bunlara başvurmak da çok yaygın.
“Epilepsi gibi hastalıklar cin çarpması olarak yorumlanmış”
- Ya cinler?
Özellikle açıklanamayan olayların çoğu cinlere, büyüye ya da metafizik güçlere bağlanıyor. İnsanlar bilinmeyeni bu yollarla açıklamaya çalışıyor. Bu yüzden Osmanlı toplumunda büyüye, fala ve cinciliğe çok güçlü bir yönelim olduğunu söylemek mümkün. İslam inancının kabul ettiği bir gerçeklik olarak da Osmanlı toplumu pek çok olayı cinlerle ilintilendirmiş. Örneğin psikolojik travmalar ya da epilepsi gibi hastalıklar o yıllarda cin çarpması olarak yorumlanmış.
- Diğer yandan da insanların korkularını yönetiyorlar. Sanırım onları güçlü kılan en önemli nedenlerden biri de bu, değil mi?
Kesinlikle. Bu aynı zamanda bir meşruiyet alanı yaratıyor. Çünkü insanlar varlığına inandıkları ama görmedikleri bir şey karşısında ister istemez aracılara yöneliyor. Cin meselesinde bunu çok net görüyoruz. Uzun yıllar insanlar “cin” kelimesini bile doğrudan söylemekten çekiniyor, korkuyor. Günümüzde bile bunun izleri sürüyor. Üfürükçüler, cinciler ve büyücüler de bu korkuyu çok iyi yönetiyorlar. Korku zaten insanın en güçlü ve en saf duygularından biri. Böyle olunca insanlar daha kolay inanıyor, daha kolay teslim oluyor. Bu da o kişilerin toplum üzerindeki etkisini büyüten temel unsurlardan biri haline geliyor.

- Osmanlı sarayında büyücüler, cinciler ve falcılar var mıydı? Sultanlar bu insanlara inanıyor muydu?
Kesinlikle. Sarayda da bu insanlar etkiliydi. İlk akla gelen örneklerden biri zaten meşhur Cinci Hüseyin’dir. Sultan İbrahim döneminde saraya getiriliyor. Bununla ilgili iki farklı anlatı var. Birincisi, Sultan İbrahim’in çocuğu olmadığı için Cinci Hüseyin’in saraya çağrıldığı söyleniyor. Diğer anlatıya göre ise Sultan İbrahim’in ruhsal sıkıntıları ve hafakanları nedeniyle, Kösem Sultan’ın isteğiyle saraya getiriliyor. Sonrasında inanılmaz bir güç ve servet elde ediyor. Hatta öldürüldüğünde geride bıraktığı servetin yeniçerilerin maaşını ödeyecek kadar büyük olduğu anlatılır. Bu da saray içinde ne kadar etkili hale geldiklerini gösteriyor. Sadece cinciler değil; müneccimler, falcılar ve büyücüler de saray çevresinde etkiliydi. Bazı sultanların ise bu tarz durumlara meydan vermediğini de söylemek lazım. Mesela I. Abdülhamid uğurlu/uğursuz zaman kavramına her zaman itimat etmemişti. III. Selim de her gün Allah’ın günüdür diyerek nücuma inanmadığını göstermişti. Fakat yine de sarayda bir şekilde, büyü, fal ve cincilerin etkin olduğu zamanlar vardı.
“Sarayda büyü, fal ve cinciler etkindi; nedeni iktidar hırsı, korkular, gelecek kaygısı, hastalıklar, çocuk sahibi olma arzusu”
- Neden?
Bunun birçok nedeni var. İktidar hırsı, korkular, gelecek kaygısı, hastalıklar, çocuk sahibi olma arzusu… Bunların hepsi bu insanlara alan açıyordu. Mesela fal ve büyü, kimi zaman sultanın hangi kadına yakınlık göstereceğini etkilemek için bile kullanılabiliyordu. Bu yüzden saray dünyasında da metafizik meselelerin ciddi bir karşılığı vardı.

- En çok büyüye başvuranlar haremdeki kadınlar mıydı?
Öyle de denebilir, oranlamak elbette mümkün değil ama haremde yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü çok sert bir iktidar ve görünür olma mücadelesi var. Kadınlar sultanın gözdesi olabilmek, onun ilgisini kazanabilmek ya da konumlarını koruyabilmek için büyüye başvurabiliyorlar. Özellikle dönemin kaynaklarında Yahudi “kira” kadınların saraya girerek çeşitli büyüler yaptığına dair bilgiler var.
- Ne tür büyüler?
Daha çok aşk ve bağlama büyüleri. Kaşıklarla yapılan ritüeller var, muskalarla yapılanlar var, farklı uygulamalar var. Bunların yapıldığını biliyoruz. Üstelik sadece kadınlar arasında değil, doğrudan sultanlara yönelik büyü yapıldığına dair anlatılar da var. Bunun bir boyutu aşk ve arzuyla ilgiliyse diğer boyutu doğrudan iktidar meselesi. Kadınların sultanın gözdesi olma arzusu, saray içindeki güç mücadelesi, rakiplerini saf dışı bırakma isteği… Bütün bunlar büyü ve cin meselelerini sarayın parçası haline getiriyor.
Bağlama büyüsü örneği
“Devlet yönetiminde itibarsızlaştırmak için büyü yapıyor ya da başkalarını büyücülükle itham edebiliyorlardı”
- Ya devlet yönetimi kısmında?
Evet. Yalnızca haremde değil, devlet ricali arasında da büyü suçlamalarının bir silah olarak kullanıldığını görüyoruz. İnsanlar birbirlerini itibarsızlaştırmak, gözden düşürmek ya da alaşağı etmek için büyü yapıyor ya da başkalarını büyücülükle itham edebiliyor.
- Büyücülük suçlaması yüzünden hayatı kararan insanlar da var mıydı?
Maalesef çok fazla örnek var. Üstelik mesele sadece büyü yaptırmak değil, “uğursuzluk” ithamı bile insanların sonunu hazırlayabiliyor. Bazı sadrazamların, örneğin Siyavuş Paşa’nın “iktidarı uğursuz” denilerek gözden düşürüldüğünü görüyoruz. Bir paşanın atının tökezlemesi bile felaket habercisi sayılıp azille sonuçlanabiliyor.
Üfürükçü Hacı Bekir'in mahkemedeki görseli
- Saray gerçekten bu kadar etkileniyor muydu?
Kesinlikle. Mesela II. Abdülhamid döneminde Ebülhüda’ya büyük bir güven duyuluyor. III. Murat döneminde Şabaniyye şeyhlerinden Şeyh Şüca Dede çok etkili. Sultanlar bu kişilere o kadar inanıyor ki onlardan kötülük gelebileceğini neredeyse hiç düşünmüyorlar. Müneccimler de çok etkili. Müneccimbaşılar her yıl takvimler hazırlıyor, gökyüzündeki hareketlerden anlamlar çıkarıyorlar. Ölüm, doğum, savaş, felaket gibi olaylarla ilgili yorumlar yapıyorlar. Mesela Müneccimbaşı Hüseyin Efendi’nin iki sultanın ölümünü önceden bildiğine inanılması ona büyük bir ün kazandırıyor. Ama daha sonra IV. Mehmed’in ölüm tarihini takvime yazınca düşmanlarının da kışkırtmasıyla bu kez sultan onu öldürtüyor. Kitapta da bu durumun yönetimdeki etkisi anlatılıyor.
- En çarpıcı vaka hangisi?
Bence Hacce Hatun olayı çok çarpıcı. Bu olay, büyü ve cincilik meselesinin yalnızca iktidarın merkezindeki insanları değil, onların ailelerini de etkilediğini gösteriyor. II. Mahmut döneminde Şeyhülislam olan Hacı Halil Efendi ile sarayda etkili olan Halet Efendi arasındaki çekememezlik eşlerin de dahil olmasıyla farklı bir boyuta evrilir. Halet Efendi, eski Şeyhülislam’ın ve eşinin sürgün edilmelerini sağlar. Ama Hacce Hatun sürgündeyken yeniden saraya döneceklerine dair söylentiler yayılır. Sonra oradan da sürülürler. Bu zaman diliminde konaklarının ahırında ağzı dikilmiş ve gübre içine defnedilmiş bir siyah kuzu bulunur ve bu bir sepete konup sultana gösterilir. Hacce Hatun’un büyücülüğüne yorulur, öldürülmesi için ferman çıkarılır. Bu olay doğru olsun ya da olmasın, bu olay bize çok önemli bir şeyi gösteriyor: Büyücülük ve cincilik yalnızca bir inanç meselesi değil, aynı zamanda insanları tasfiye etmek, itibarsızlaştırmak ve iktidar mücadelesinde rakibi alaşağı etmek için kullanılan güçlü bir araç.

- Cinciler, üfürükçüler yalnızca halk arasında değil, sarayın içinde de etkili. Reşat Nuri Güntekin’in Gökyüzü romanında da geçen Mayangalar Ocağı gerçek mi?
Kitabı yazma sürecinde “Mayangalar Ocağı” adıyla kurulmuş resmi ya da kurumsal bir yapıya dair ben herhangi bir bilgiye rastlamadım. Elbette bu tarz insanların Osmanlı toplumunda oldukça etkili olduklarını görüyoruz. Cin, büyü, tütsü, muskacılık gibi alanlarda faaliyet gösteren çok sayıda kişi var. Ama “Mayangalar Ocağı” meselesine dair ben doğrudan bir kayıt görmedim.
- Osmanlı’da cin çıkarma seansları nasıl yapılıyordu? Bir insanın cin çarptığına nasıl karar veriliyordu?
Genellikle psikolojik rahatsızlıklar ya da insanların açıklanamayan davranışları “cin çarpması” olarak yorumlanıyordu. Özellikle dönemin insanı anlamlandıramadığı durumları çoğu zaman cinlerle açıklıyordu. Osmanlı’nın erken dönemlerinde gazeteler çok yaygın olmadığı için bu tarz olayların ayrıntılarını her zaman bulmak kolay değil. Ama arşiv belgelerinde en azından cinci olduğunu iddia edip insanları istismar eden bazı örneklerle karşılaşıyoruz. Mesela yanlış hatırlamıyorsam 1572’de Manisa’daki Peygamber soyundan geldiğini iddia eden birisi cinler aracılığıyla define bulduğunu söyleyerek ve bunun için bakire kız gerekir diyerek pek çok kızı mağdur etmişti. Bu tarz insanlar genellikle kadınlarla bir odaya kapanıyorlar. Belgelerde ritüelin ayrıntıları çok açık anlatılmıyor ama orada çeşitli uygulamalar yapıldığı anlaşılıyor.

- Üfürükçüler ve cinci hocalar yalnızca insanların inançlarını değil, arzularını ve korkularını da yönetiyor. Aşk, cinsellik, iktidar, para… Özellikle kadınlara yönelik cinsel istismar çok yüksek değil mi?
Maalesef çok yaygın. Hem Osmanlı döneminde çok yaygın hem de Cumhuriyet döneminde devam ediyor. Üstelik aradan geçen yüzyıllara rağmen bunun tamamen önüne geçilebilmiş değil. Bugün bile bunun ciddi bir toplumsal problem olduğunu görüyoruz. Osmanlı döneminde oran vermek mümkün değil ama dönemin koşullarına baktığımızda bu tarz istismar vakalarının oldukça yaygın olduğunu tahmin edebiliyoruz. Çünkü insanların doktora ulaşma imkânı sınırlı, eğitim olanakları kısıtlı. Hastalık, korku, psikolojik sorunlar ya da açıklanamayan durumlarda insanlar mecburen bu kişilere yöneliyor. Sonuç ise çoğu zaman çok ağır oluyor. Mesela bir vakada genç bir kızı cinciye götürüyorlar. Adam kızın içinde iki cin olduğunu söylüyor. Sonrasında genç kıza tecavüz edip öldürüyor. Belgelerde boynunda tırnak izleri, ayağında darp izleri olduğu anlatılıyor. Muhtemelen sözde “cin çıkarma” sırasında şiddet uygulanıyor.
- Cumhuriyet döneminde de benzer durumlar var mı?
Cumhuriyet döneminde de devam ediyor. Özellikle Anadolu’da çok sayıda vaka var. Bazıları insanların karşısına çeşitli düzenekler kuruyor. Taslar, oyuncaklardan çıkarılan sesler, sözde ritüeller… Bazıları kaynar suyun içine insanı sersemletecek bitkiler atıyor. İnsanları yarı baygın hale getirip istismar ediyorlar. Hatta bazı vakalarda aynı aileden birden fazla kadının istismar edildiğini görüyoruz.
Geçen hafta zarfında İstanbul'u velveleye veren Aksaray'daki cinli ev ve cinlerin kahramanı!
“Hakkında birçok genç kıza tecavüz ettiği suçlaması olan kişiyi idam etmeyip zindana atıyorlar”
- Bu istismarcılara yönelik cezai yaptırımlar var mıydı?
Osmanlı döneminde cezalar konusunda çok tutarsız bir tablo görüyoruz. Bu büyük ölçüde dönemin iktidarının konuyla ilgili karar verme mercilerinin meseleye nasıl baktığıyla ilgili. Net ve standart bir uygulama yok. Bazıları idam ediliyor, bazıları sürgüne gönderiliyor, bazıları kalebent ya da kürek cezasına çarptırılıyor. Ama benzer suçlara rağmen herkese aynı cezanın verildiğini söylemek mümkün değil. Mesela Manisa’daki vakada kendisini Peygamber soyundan gösteren ve bakire kızlar talep eden kişi zindana kapatılıyor. Hakkındaki suçlamalar arasında birçok genç kıza tecavüz ettiği de var. Ama cezası idam değil, zindana atılmak oluyor. Bu da dönemin cezai müeyyidelerine yaklaşımındaki belirsizliği gösteriyor
- Cumhuriyet döneminde bu kişilere yönelik cezalar değişiyor mu?
Cumhuriyet döneminde 677 sayılı kanun var. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte üfürükçülük, cincilik, falcılık ve büyücülük gibi faaliyetlere yönelik de bir yaptırım getiriliyor. Ama cezalar bugünden bakınca oldukça düşük. Genellikle üç aya kadar hapis ve 50 lira para cezası öngörülüyor. Tabii iş cinsel saldırı ya da tecavüz boyutuna geldiğinde mesele artık yalnızca üfürükçülük kapsamında değerlendirilmiyor. O durumda ceza daha ağırlaşıyor. Ama genel tabloya baktığımızda bunların çok caydırıcı olduğunu söylemek zor. Bütün bu örnekler bize şunu gösteriyor: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar ciddi bir mücadele yürütülmesine rağmen bu yapıların tamamen ortadan kalkmadığını görüyoruz.

- Osmanlı’da define cinleri ve gömü büyüleri neden bu kadar yaygındı?
Bunun en büyük nedeni insanların duygularını çok iyi yönetmeleri. Aslında bugün de çok farklı değil. İnsanların en temel arzularından biri de zengin olmak. Kolay yoldan zengin olma fikri her dönem çok güçlü bir karşılık buluyor. Üfürükçüler ve cinciler bunu çok ustaca kullanıyorlar. Osmanlı’da da Cumhuriyet döneminde de defineleri cinlerin koruduğuna dair çok yaygın bir inanç var. Onlara define cinleri de diyorlar. Böyle olunca insanlar doğal olarak o cinlerle bağlantı kurabilecek bir “aracıya” ihtiyaç duyuyor. Üfürükçüler de tam burada devreye giriyor. Muhtemelen bazı yerlerde çıkan gazlar, insanların yaşadığı korkular ya da açıklayamadıkları durumlar zamanla “cin” meselesine bağlanıyor. Bu da define hikâyelerini daha da büyütüyor. Cumhuriyet döneminde de define vaadiyle dolandırılan insanlara dair çok fazla haberle karşılaştım. Gerçekten inanılmaz hikâyeler var.
“Evi daha yüksek fiyata kiralamak için ‘eve cin geliyor’ gibi dedikodular yayılıyor”
- “Perili ev” vakaları Osmanlı kayıtlarında da var mı?
Çok fazla var. Özellikle Osmanlı’nın son döneminde bu tarz vakaların arttığını görüyoruz. Cumhuriyet döneminde de çok sayıda örnekle karşılaştım. Bence bunun nedenlerinden biri biraz değişen ekonomik ilişkilerle ilgili. Mesela ev sahibi kiracısından memnun değilse onu korkutmanın en kolay yollarından biri “cinli ev”, “perili ev” söylentisi çıkarmak oluyor. Cama vurarak ya da başka sesler çıkararak insanları korkutmaya çalışanlar var. Taşlanan ev hikâyeleri çok yaygın. Bazı örneklerde çocuklara para verip gece gidip evi taşlatıyorlar. Sonra mahallede dedikodu yayılıyor: “Bu eve cinler geliyor”, “gece taş yağıyor” deniliyor. Aslında amaç kiracıyı çıkarmak. Çünkü ev sahibi evi daha yüksek fiyata kiralamak istiyor. Aynı yöntemi bazen müteahhitlerin de kullandığını görüyoruz. Bir apartman yapılıyor, karşısına rakip bir bina dikiliyor. Ardından çığırtkanlar tutulup “O bina perili”, “cinli” söylentisi yayılıyor. İnsanlar da evi tutmamaya başlıyor. İpotekli evin satışını engellemek isteyip keza bu yönteme başvuran örnekler de söz konusu.
Tılsım örneği
- Cumhuriyet’in büyücüler ve cincilerle mücadelesi aslında yalnızca “hurafeyle savaş” değil, yeni bir toplum yaratma projesi gibi görünüyor. Sizce Cumhuriyet bu mücadelede gerçekten başarılı olabildi mi?
Cumhuriyet bu konuda birkaç temel yöntem uyguladı. Birincisi kanuni düzenlemelerdi. 677 sayılı kanun bunların en önemlilerinden biri. Ardından sağlık alanında yalnızca diplomalı kişilerin çalışabileceğine dair düzenlemeler getirildi. Polis takibatı, eğitim politikaları ve propaganda çalışmaları da bunun diğer ayaklarıydı. Ama bütün bu çabalara rağmen tam anlamıyla başarılı olunamadı. Üfürükçüler ve cinciler ortadan kaybolmadı, daha çok yer altına çekildiler. İnsanların korkularını, hastalıklarını ve çaresizliklerini kullanmaya devam ettiler. Zaten başarılı olunabilseydi bugün hâlâ bu kadar yaygın olmazdı. Çünkü mesele yalnızca kanun çıkarmak değil. Doktorun, öğretmenin, sağlık hizmetinin ulaşmadığı yerlerde insanlar ortaya çıkan boşluğu başka yollarla dolduruyor. Bir de alışkanlıklar ya da çevre faktörü göz önüne alınmalı. Bunun tipik bir örneği, 1940’lı yıllarda köyün birinde yeni bir gelinin göz ağrısı çekmesinden dolayı kocasının ailesi tarafından zorla bir üfürükçü götürülmesi hadisesidir. Üfürükçü önce kadını okuyup üfledi, ardından kadının gözünün içini yaladı. Ama kadının gözü çok daha kötü olup kan çanağına döndü. Kurtuluşu ise bir doktorun yazdığı ilaçlarla oldu. Dolayısıyla imkansızlıklar ve asırlık alışkanlıklarla birlikte Cumhuriyet’in bu alandaki etkisinin sınırlı kaldığını söylenebilir.
Ebru D. Dedeoğlu







YORUMLAR