Vatikan'da ne konuşuldu? Abdurrahman Dilipak yazdı
Dün bu konuya değinmiştim ama bu konu sadece Emine Erdoğan’la ilgili değil. Birçok politikacı, diplomat, bürokrat, özellikle dini konularda, kavram ve kurumlar hakkında son derece yetersiz.

Medya’mız da öyle, iş dünyası da. Meslek odaları da fark etmiyor. Ortak paydaları aynı fikri plandaki fakru zaruret. Emine Erdoğan, 3.7.2025’te Vatikan'da bu toplantıda "Dünya 5'ten büyüktür." mesajı vermiş. Bu slogan “Genç Siviller”e ait; yıllar önce “Uluslararası düzen” dedikleri şeyi protesto için kullanılmıştı. Oysa BM Güvenlik Konseyi 5 daimi konseyinin 3’ünün stratejik ortağı olan bir ülkenin Cumhurbaşkanının söylemesi ilginç. Ama zaten biz bu konuları hep böyle ele almıyor muyuz?
Osmanlı’nın devamı olan bir Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı, Osmanlı Milletler Topluluğu ülkelerinin sınır, rejim ve iktidarlarını değiştirmek için, Osmanlı’nın yıkılmasına kilit role sahip BOP çerçevesinde ABD ve İngiltere ile stratejik ortak ve eş başkanız. Aynı şekilde Rusya da stratejik ortağımız. İstiklal Marşı’nın şairi Akif’le övünürüz de “medeniyet denilen maskara mahluk”un NATO’da müttefikiyiz ve AB üyeliği için yarım asra yakın bir zamandır kapılarında bekliyoruz. Evet, bu mesaj dünyanın 'geri bırakılmış' mazlumlarının manifestosudur. Büyük bir küresel adalet çağrısıdır.
İşin ilginç yanı, bugüne kadar yardıma gittiğimiz Libya, Sudan, Somali, Yemen, Suriye, hepsi 2’ye, 3’e bölündü. Afganistan’ın durumu da malum. Belucistan bölgesinde bir hareketlilik gözleniyor.
Hicri yeni yıla girerken Hicret’ten çıkarılacak dersler var. Hicret öncesinde Hılful Fudul, her inançtan insanların ahlak ve erdem temelli birliktelikleri vardı. Sonra Hicret yaşandı. Hicret’ten alınacak dersler var. Medine’de Ensar-Muhacir ilişkisi ve ardından, farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada yaşama iradesini temsil eden Medine Sözleşmesi dediğimiz, tarihin ilk toplumsal sözleşmesi gerçekleşti. Bugünler o günler ama kimin umurunda?
Emine Erdoğan X’teki paylaşımında, Vatikan’daki buluşmayı "Küresel vatandaşlık, farklılıkları bir potada eriten, insanları tek bir kimlikte toplamak isteyen bir anlayış olmamalıdır." diyor da Global Reset’in Transhumanizm / Human 2’si; din, ahlak, gelenek ve biyolojik cinsiyetten bağımsız, siborg denilen, “nesnelerarası iletişim”in nesnesi olan, gender diye tanımlanan bir genomdan söz ediyoruz öte yandan. Kimlik kartlarımızda artık “toplumsal cinsiyet kimliği” olarak “gender” yazıyor.
BM Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı Başkanı, aynı zamanda Yahudi lobisinin önemli isimlerinden biri olan Prof. Jeffrey Sachs; Vatikan’dan Kardinal Peter Turkson, Rahibe Helen Alfrod, BM Medeniyetler İttifakı Yüksek Temsilcisi Miguel Angel Moratinos'un aralarında olduğu pek çok VIP ve CIP’in yer aldığı konferansta “çok taraflılık, çok kutupluluk, BM reformu ve küresel vatandaşlık” gibi konular ele alınmış. Erdoğan’ın Yeni Delhi’deki G20 zirvesinin mottosu “Tek aile, tek dünya, tek gelecek” idi.
Evet, Ademoğulları “tende bir eş” olsa da; mesela Hz. Nuh’un gemiye binmeyen oğlu için “o oğlumdu” dedi, Hz. İbrahim babası için “o babamdı” dedi ama Allah (cc) bu sahiplenmeyi reddetti ve ancak Müslümanların kardeş olduğunu söyledi.
Erdoğan “tek ailenin hali pür melalini” şöyle anlatıyor: "Oysa, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde geldiğimiz noktaya baktığımızda insanlık ailesinin alarm verdiğini görüyoruz. Sayısı 150 milyonu geçen yetim çocuk. Afrika'da ağır kronik açlıkla hayattan kopan 32 milyon can. Dünya nüfusunun sadece yüzde 1’i, toplam küresel servetin yarısına sahipken, günde 5 buçuk dolardan az bir gelirle yaşam savaşı veren 3 milyar insan. Eğitim hakkına kavuşamayan 244 milyon çocuk. Yaklaşık 70 milyon, yerinden edilmiş mülteci. Yersiz yurtsuz, işsiz, okulsuz, doktorsuz, pasaportsuz, artık ümit edebilme gücünü yitirmiş 10 milyon insan. Gazze'de ölen ve isimleri 1516 sayfalık bir ölüm raporu listesini dolduran kadınlar, erkekler, çocuklar ve yok olan aileler. Bu raporun 27 sayfasında yer alan, henüz birinci yaş günü kutlanmamış bebekler." Allah, yarattığı insanları “kan dökücü, cahil” olarak tanımlamadı mı? Ayette “İnsanlar hüsrandadır” dendi, kurtuluşa erenleri istisna olarak sayıldı.
Bu sonuçtan daha elim ve daha vahim olmak üzere, son 400 yılda kızıl derililerin tamamına yakını yok edildi, kara derililerin tamamı köleleştirildi, sarı ırk sömürüldü. 2 dünya savaşı ve artı soğuk savaş döneminde bu coğrafyadaki devletlerin sınırlar, rejimleri, iktidarları sömürgeciler tarafından belirlendiği yetmemiş gibi yüzlerce terör eylemi, bir o kadar darbe yaşandı, savaşlar çıkartıldı. Ve bütün bunlar toplum hafızasından silindi.
Hicri yeni yıldayız. Haram aylardan birindeyiz. 1400 yıl önce yaşanan bir Kerbela’nın anılacağı günlerdeyiz. Biz o acıyı her yıl anıyoruz. Batı’da da Kızılderili katliamı, Afrika’da köleleştirme, Asya’da sömürü yaşandı. Ama bunlar unutturuluyor. Batı hep pîr-ü pâk, demokrat, insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olarak takdim ediliyor. Bunlardan ders almak gerek.
Kutsal kitap, Lut kavminin yaşadıklarını, Hz. Yakub (as)’ın evinde Hz. Yusuf’un nasıl kuyuya atıldığını biliyoruz. Bunlardan ders almamız gerek. Evet, "İnsanlık ailesini ayağa kaldıracak yeni çözümlere ihtiyacımız var." ama bu mevcut “uluslararası sistem”le birlikte, BOP’la uygun adım yürümekle olmasa gerek. Bugün uluslararası düzenin sömürü çarkı içinde adil bir dünya inşa etmemiz mümkün görünmüyor. O hâlde “insanlık ailesini ayağa kaldıracak yeni çözümlere ihtiyacımız var.”
Allah’ın yardımını unutan toplumlar, yaratılış gayesi olan teârüfü terk edince, Allah’ın ipini bırakınca ihsan’ı, bereketi unutunca, Allah (cc) işlerimizi sarp dağlara sardırıyor, üstlerimize pislik yağdırıyor. Allah (cc), bizim mallarımız, canlarımız, sevdiklerimizle kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan edecektir. Biz kendimizi değiştirmeden, beklenen değişim olmuyor. Birimizin yaptığını öteki bozarak bir yere varamıyoruz. İşte Libya, Sudan, Somali, Yemen, Suriye, Irak, Afganistan… Dini, mezhebi, etnik, ideolojik, politik çatışmaların kurbanı oldular.
Biz hüsn-ü zannı unutup, “hoşgörü” diye bir yalanın peşinden gittik. İslamofobya bir hoşgörü içermiyordu ama bizden hoşgörülü olmamız isteniyordu. Bizde “mekruh” diye bir şey var; bazı şeyleri “kerih/çirkin, kötü, ayıp” görürüz. On emri hatırlayalım. Yalancılık, fuhuş, aklı zail eden şeyler, her türlü ahlaksızlıklar’a karşı çıkmak gerekmez mi? Birçok harama bugün pozitif ayrımcılık uygulanmıyor mu? Mesela zina, mesela riba…
"Küresel vatandaşlığa yeni bir anlam kazandırmalıyız." derken ne demek istediler acaba? Farkında olmadan “tek dünya devleti”ne mi gidiyoruz yoksa? Helali harama karıştırmamak gerek. Helal harama karıştırılırsa haram helal olmaz ama helal de haram olur.
“Vatan”, “ulusun toprağı”dır. Hangi ulus, o ulus? “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet.” Aslında “bizim Rabia”nın sonundaki “tek devlet”, önceki üçünü kapsıyordu ama şimdi “küresel vatandaşlıkçı” olduk.
Küresel vatandaşlık, farklılıkları bir potada eriten, insanları tek bir kimlikte toplamak isteyen bir anlayış olmamalıdır, diyorlar da biz CHP ile bile, uluslararası sistemin talepleri dışında anlaşamıyoruz. “Medeniyetler arası diyalog ve iş birliği”nin misyonerliğini yapan Cemaat, Risale-i Nur topluluklarını bile bir araya getiremedi. 40 yıldır PKK sorununu çözemedik. Sufi, Selefi, Şii ihtilafı çözülebildi mi? İslamcı-laik sorununu çözebildik mi? Peki nasıl olacak bu iş?
Bir yandan “küresel vatandaşlık”tan söz ediyoruz, hemen ardından “tek renkli ve tek sesli bir dünyanın, insanlığın milyarlarca yıllık birikimini bir çırpıda kaybetmesi anlamına geleceğine” dikkati çekiyor. Peygamberler tarihinin bize gösterdiği şeye uymuyor bu ifade. Bir defa “insanlığın tarihi” “milyarlarca yıllık” bir tarih değil. Küresel vatandaşlık kendi içinde çoğul bir tek devletten söz etse de, Global Reset bırakın çok renkli ve çok sesli olmayı; din, ahlak, gelenek, biyolojik cinsiyetten bağımsız, nesnelerarası iletişim nesnesi olan, “gender” diye tanımlanan bir genom bireyden söz etmiyor mu ve bunu İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde yasalaştırmadık mı?
Sanırım bu metni kazanın kafası oldukça karışık biri. Erdoğan’ın, “küresel vatandaşlık anlayışı” için Mevlana’ya atıf yapsa da “Fırka-i Nâciye”yi unutmuş gözüküyor. Kıyamete kadar sürecek Hak-Batıl savaşı’nı nereye koyacağız? Müslümanlar her fırsatta, Allah’ın asr’a yeminle başlayan “Vel Asr”ı okurlar. Orada der ki: “İnsanların (tamamı) hüsrandadır, (ancak, istisna olarak) iman edenler, amel-i sâlih olanlar, Hakk’a teslim olup sabredenler ve Hakkı ve hayrı, sabrı tavsiye edenler müstesna.”
Her insanda bir nefs vardır ve Şeytan her insanın başının belasıdır ve insanların pek çoğu Hakk’ı bırakıp onun peşinden giderler. Mevlana’nın “Men bende-i Kur’anem” diye başlayan dizeleri, Mevlana üzerinden “küresel vatandaşlık metaforu”nu reddeder.
İnsanların çoğunun gözleri var, görmez; kulakları var, duymaz; kalpleri var, hissetmez. Onların gözleri, kulakları ve kalpleri mühürlenmiş ve onlar ins’in şeytanına dönüşmüştür. “Ne zaman ki insanlığın kalbinin kendi göğsümüzde attığını hissederiz, o zaman küresel vatandaşlık gerçek anlamına kavuşmuş demektir.” ifadesi bu anlamda tashih edilmesi gerekir.
Evet, "Ülkeler çoklu krizlerle tek başlarına mücadele edemezler." Bu krizleri ancak “Allah’ın ipine tutunarak” ve “Allah’ın yardımı” ile aşabilirler. Haksızlıklara karşı cihad ederlerse Allah’ın yardımı onlara ulaşır, değilse sonları hüsran olur. Sorun evrensel ise çözümü de evrenseldir. “Ahlaki ve manevi bir zemine, insanlığın dara düştüğünde kendisi için istediğini başkası için de isteyebilecek, kapsayıcı ve eşitlikçi ittifaklar kurmaya ihtiyaç var.” da bu ancak insanları Allah’a çağırmakla mümkün. Yoksa Allah (cc), insanları malları, canları ve sevdikleriyle kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan etmesi söz konusu. Allah (cc) servet ve iktidarı halklar ve ülkeler arasında evirip çevirerek bizleri imtihan edecektir.
Bir de def-i mazarrat, celbi menafiden evlâdır. “Eşitlikçi” yaklaşımlar her zaman adil olmayabilir. Eşitlik, Allah ve adalet önünde ve fırsat eşitliği şeklinde mümkündür. Yoksa eşitlik kulağa hoş gelen bir fantezidir.
Vatikan’da “iklim değişikliği ile mücadeledeki savruluşlarımız” da konu edinilmiş. “Bazı ülkeler, bazen iklim mültecisi oluyor, bazen gıda kaynaklarını kaybediyor, hatta topyekûn yok olmayla karşı karşıya geliyorlar.”mış. Bunlar bu projenin sahiplerinin ürettikleri sloganlar ve kulağa hoş gelse de gerçeği yansıtmıyor.
Global Resetçileri, iklim komplosunun bir parçası olan, “ıslah edici” bir proje gibi sunulan "Sıfır Atık" konusunu anlatırken, “Biz bu meseleyi, çevresel bir sorumluluk olduğu kadar, toplumlar ve nesiller arası adaletin sağlanması için, başarıyla geçmemiz gereken bir sınav olarak da görüyoruz.” demişler. Aslında “Sıfır Atık” ile “iklim değişikliği” projesi aynı bütünün parçaları olduğunun ikrarı var bu konuşmada.
Evet şu uyarı önemli: “Her yeniliği, hiçbir filtreye tabi tutmadan hayatlarımızın ortasına alıyor, risk analizi yapmıyoruz. Mesela, bu teknolojilerin, ne kadar kapsayıcı, güvenilir, insan ve aile odaklı olduğunu sorgulamıyoruz." Bu konuda maalesef bizim ülkemiz, merkezi hükümet ve yerel yönetimler olarak en hoyratça davranan ülkelerin başında geliyor. Akıllı evler, arabalar, telefonlar, şehirler, 5G konusunda sınır tanımıyoruz.
“Daha adil bir dünya mümkün” de önümüzdeki engeller o platformdaki kişilerden oluşmuyor mu? Gazze konusunda sessiz kalan dilsiz şeytanlarla birlikte mi sağlayacağız bunu!?
"İnsan hayatı ve onuru, tüm dinlerin ortak kutsalı" değildir. Kızılderilileri katledenler kimlerdi? Gazze katliamını kimler yapıyor? Bebek kanı içen pedofilik Satanist Siyonistler kimler? Tanrıyı kıyamete zorlayanlar kimler? New York’taki Chabat havrasının içimizdeki uzantıları, yarın ülkemizde Baş Haham seçiminde Musevi cemaatinin yönetimini ele geçirecek olursa ne olacak?
Dün din adına cinayetler de işlendi, işlenmeye de devam ediyor. Öte yanda Firavun’un sarayında Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Hacer, Hz. Asiye, Hz. Maşite vardı. Sanırım sloganik ifadelerle değil, hakikat temelli, sağlam kaynaklardan yola çıkarak çözümler üretmeliyiz.
Selam ve dua ile.

Abdurrahman Dilipak

YORUMLAR