Karamollaoğlu'nun Çamlıca Camisi eleştirisinin perde...
GÜNÜN YAZISI

GÜNÜN YAZISI

Karamollaoğlu'nun Çamlıca Camisi eleştirisinin perde arkasında ne var

20 Nisan 2019 - 19:50

Bir dine mensup olsanız bunu en çok hangi kimlik etrafında ifade edersiniz?

Adalet, ahlak, erdem..?

Mensubiyetin mesuliyet, mesuliyetin deinanç ve değerle bir ilişkisi varsa, dini bir kimliğin de taşıdığı bir mana olmalı. Yoksa inanmanın taşıdığı anlam yıkılır, kalbin zihinle bağı kesilir. O vakit kutsalla kurduğumuz bir bağ varsa, o bağın aynı zamanda yaşamla, insanla, doğayla ve bilcümle mahlûkatla kurduğu bir dil, bir anlam ilişkisi olmalı.

Temel Karamollaoğlu, Çamlıca Camisi ile ilgili eleştirilerini dile getirirken hiç şüphesiz bir mana üzerinden bunu yapmıştı. Nitekim o hayata yalnızca dini bir pencereden bakmıyor aynı zamanda yaşadığı evi de “dini değerler” ışığında inşa ediyordu. Bu anlamda tabiri caizse Karamollaoğlu’nun “imanından şüphe edemeyiz.” Aksine o tam da kendi iddiası ile “iman bilinci” üzerinden bu eleştirilerini ifade etmişti.

İsterseniz Karamollaoğlu’nun Çamlıca Cami ile ilgili dile getirdiği eleştiriyi ve akabinde söylediklerini hatırlayalım:“..Hangi akıllının başına İstanbul’da Çamlıca’nın tepesine 60 bin kişilik Cami yapmak gelir ya? Bir kere doldursunlar ellerini öperim. İçeriye giren dışarıya nasıl çıkacak. Günün en az yedi sekiz saatini vermesi lazım ki, orası dolsun. Bunu bile idrak etmeden, dışarıdan bakıldığı zaman, “ihtişama bak nereden nereye geldik derseniz” işte hapı yuttuğumuzun resmidir. Bu Türkiye’nin ne kadar perişan halde olduğunu gösterir ne kadar geliştiğini kalkındığını göstermez.”

DİNİ SAHİPLENİRKEN ONA HANGİ MANAYI ATFETTİĞİNİZ SİZİ FARKLI KILAR

Milli görüş siyasetinden gelen ve hali hazırda bu hareketin lideri konumunda olan birisi için bu sözlerin taşıdığı anlam büyük ve çarpıcı elbet. Peki, Karamollaoğlu bu sözleri hangi mana perspektifinden söylemişti. Gelin şimdi de o sözlerini hatırlayalım: “Biz şatafata, gösterişe karşıyız....Halimize bir bakın. Patates bulamayıp ithal ediyorlar. Biz oraya dikkat çekebilmek için bu caminin israfa vesile olduğunu söyledik. Çünkü camiler ihtiyaç için yapılır, camiler ibadet yeridir, gösteriş yeri değil. 'Tarihe damga vuralım' diye bir cami inşa edilmez."

Dini sahiplenirken ona hangi manayı atfettiğiniz, mensup olduğunuz inancı nasıl özümsediğiniz, sizi diğer din mensuplarından farklı kılar. Üstelik bu kadim bir hadisedir. Örneğin Karamollaoğlu burada camiye bakarken, aynı zamanda yoksul haneleri, aynı zamanda israfı, gösterişi ve belki de en önemlisi kul hakkını tartışmaya açıyor. Dolayısıyla o aslında Cami’ye giden yolu, aklı, cami kavrayışını eleştiriyor. Bunu görememek çok mu zor?

Tıpkı namaz kılmalarına rağmen Kur’an’da eleştirilen Müslümanlar gibi.

Maun Suresi’nden aktaralım:

“Gördün mü dini yalan sayanı. İşte odur yetimi itip kalkan.Ve yoksula yedirmeyi özendirmeyen. Vay haline o namaz kılanların ki, Onlar namazlarının özünden uzaktırlar. Onlar halka gösteriş yaparlar, Hayra da engel olurlar. “

ONUN İÇİN BÜTÇENİZDEN ÖDENEK AYIRMAK İSTER MİSİNİZ?

Dikkat edelim bu uyarılar namaz kılanlara yapılıyor. Onlar için hayra engel olurlar deniliyor ve dahası bu namazların gösteriş için kılındığı ifade ediliyor. İşte bir dindar için aranan mana buradadır. Peki, siz namaz kılarken hayra engel oluyor, birilerinin hakkına giriyor musunuz? Dini bir mana etrafında yaşamak istiyorsanız bu soruları yalnız kendinize değil içinde bulunduğunuz topluma ve o toplumun “dindar” egemenlerine, kurumlarına da sormalısınız.

Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı.

2019 yılı bütçesi 10.4 milyar dolar. İçişleri, Dışişleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Sanayi ve Teknoloji ile Kültür ve Turizm bakanlıkları bütçelerinden daha fazla bir bütçe bu. Toplamda 29 kurumun bütçesinden fazla. 

Burada birkaç soru var elbet. Birincisi bu bütçeye, bu engin “dini harcamalara” rağmen nasıl oluyor da ülkemiz “ahlaki” kriterler bakımından istenilen seviyeye ulaşamıyor. Bir rivayete göre Peygamberin “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” dediği belirtilmektedir. (Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, 2/381) O halde Doksan bine yakın camiye, on milyarlık bir Diyanet bütçesi, 150 bin Diyanet personeli, 100’e yakın İlahiyat Fakültesi, onlarca İmam Hatip okulu ve din alanında eğitim gören yüzbinlerce öğrenciye rağmen neden “İslamilik endeksine” göre Türkiye değil de, Yeni Zelenda İslam’ın en iyi yaşandığı ülke oluyor? Sizce de yanıtlanması gereken asıl soru bu değil mi?

İkincisi, el vicdan; siz inanmadığınız bir dini ya da felsefi bir inancı desteklemek ve dahası onun için bütçenizden ödenek ayırmak ister misiniz? Değilse neden Diyanete ayrılan bütçe için aynı kriteri uygulamıyorsunuz? Avrupa’da bu duruma örnek olması açısından uygulanan bir kilise vergisi uygulaması var. Dileyen, bu örneğe bakarak, bütçe sorununun nasıl aşıldığını gözleriyle görebilir. Bu anlamda Türkiye’de faaliyet sürdüren kimi Alevi örgütlerinin Diyanet’ten ya da genel bütçeden pay istemesi, haksızca bölüşülen paya ortak olma iradesini gösterir ki, bu her şeyden önce Aleviliğin “rızalık” ilkesine aykırıdır, ötesini konuşmaya gerek yok sanırım.

Amin Maalouf bir yerde şöyle der: “İnsanlar bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyacı kalmamış gibi davranıyorlar.” Oysa ahlaktan arındırılmış bir din yorumunun kimseye faydası olmadığı gibi çokça zararı vardır. Onun için din dahil mensup olduğumuz tüm kimlikleri sahiplenirkenönce kendimizle ve toplumumuzla yüzleşmemiz gerek. Bu kimlikleri bir rütbe, ikbal için mi taşıyoruz; yoksa gerçekten o kimliklerde gördüğümüz değerleri yaşamak için mi? Önce burada anlaşalım.

Aydın Tonga

Odatv.com

Bu yazı 533 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum