"MEHDİ" İLE GÖRÜŞTÜM
GÜNÜN YAZISI

GÜNÜN YAZISI

"MEHDİ" İLE GÖRÜŞTÜM

11 Ağustos 2020 - 11:14

Tanrıdan rol çalmanın her mezhepteki Anadolulucasını kullanarak bana “vazifeli” olduğunu söyledi. Ben kendisine her insanın insan olmak gibi bir vazifeyle muvazzaf olduğundan bahsettim. Geleceğe dair birkaç kehanet söyledi. Ayıp olmasın diye nazikçe dinler gibi yaptım ama şimdi onların ne olduğunu sorsanız aklımda değil.

Batınilik, gnostiklik, hermesçilik gibi pek çok isimler ve ekollerle açıklayabileceğimiz bir çeşit aşırı yorumculuk yahut bizdeki irfancılık gibi afili lafızlarla süslenip FETÖ tecrübesine rağmen diğer masum (!) güruhlar mabeyninde ısıtılıp ısıtılıp hazıra konmacı herkes için geçer akçe niteliğine sahip zihniyetten bahsediyorum. Peki akla tepki dolayısıyla akla vurgu yapan vahye tepki olarak inşa edilmiş bu uydurulmuş meslek sadece toplumun kültürel ve entelektüel tarafı merkeze alındığında alt katmanlardan mı köle devşirir? Sorunun cevabı 19. Yüzyılda Tolstoy tarafından yazılıp dünyaca ünlü anıt eser olan Anna Karenina’dadır. Eserin kahramanı Levin, Vronski ve Kontes Nordston arasında geçen diyaloglarda gizlidir. Köylü Levin, ruh çağırmacılık gibi aşkın varlıklara yahut güçlere inanan soylu sınıfa mensup Vronski ve Kontes Nordston’un bu halelerinin fala, üfürüğe, cin görmeye, periye, hayaletlere inanan köylüden farksız olmadığını hatırlatır. Bu hatırlatma ile Tolstoy aynı zihniyet etrafında toplumun iki önemli katmanı arasında analojiye gider.

Hindistan merkezli tasavvuf akidesi yahut öğretisi de böyledir. Bu tabir bana ait olmasa da sosyolojik bağlamda sıkça başvurduğum bir tanımlamadır Nişantaşı Tasavvufçuları tabiri. Nişantaşı Tasavvufçuları bir sınıfı alegorize etme açısından bir arkadaşımdan duyduğum bir benzetmedir. Meseleyi somut bir örnekle bizzat fakirin şahit olduğu şu hadise ile taçlandırmak isterim.

Malumunuz üzere bu konularda uzmanlık alanımızın gerektirdiği tahlil ve tartışmalar etrafında sözle ve yazı yolu ile, öğrendiklerimizi paylaşma sadedinde çeşitli platformlarda yorumlar yapıyoruz. Edebiyat tarihi içerisinde “İslam Etkisindeki Türk Edebiyatı” gibi bir ana başlığa sahip bir inceleme alanı söz konusudur. Bu vesile ile çeşitli konuşmalarımızı dinleyen yaşlı bir hanımefendi fakire ulaştı. Bana kendisinin Atatürkçü, aydınlanmacı, akla ve bilime değer veren biri olduğunu söyledi ve benim de akıl ve bilim vurgulu sözlerimden dolayı bana güvendiğini belirterek bir sırrını paylaşmak istediğini söyledi. Sır bilindik hikâyenin çağdaş versiyonda bir ifade biçimiydi. Bana özel hayatında çektiği sıkıntılardan ve bu sıkıntılar neticesinde iç dünyasında vuku bulan değişimlerden bahsederek Tanrıdan rol çalmanın her mezhepteki Anadolulucasını kullanarak bana “vazifeli” olduğunu söyledi. Ben kendisine her insanın insan olmak gibi bir vazifeyle muvazzaf olduğundan bahsettim. Geleceğe dair birkaç kehanet söyledi. Ayıp olmasın diye nazikçe dinler gibi yaptım ama şimdi onların ne olduğunu sorsanız aklımda değil. Pandemi günlerini kast ederek zor günlerden geçtiğimizi Kur’an okumalarını meal ve tefsir bağlamında yapmasını tavsiye ettim. Hatta nazikçe bir psikolojik desteğe ihtiyacı olabileceğini ima ettim. Hem Kur’an’a dair bu tür okumaların bir manada Kur’anın yeterli olmadığını söyleyip hem de Kur’andaki kıssalara

gönderme yapıyordu. İşi “Hızır (a.s.)” bahsine getirdi. Ben kendi okumalarımdan yaptığım çıkarımla öyle birinin olmadığını, ölümsüzce yaşadığına inanılan uydurma ve mitik bir kahraman olduğunu söylerken bana “sen de uydurmasın o zaman” diyerek telefonu yüzüme kapattı. Söylediklerim hoşuna gitmemişti ve savunacak bir tezi de yoktu.

Ne diyordum? Ha genişleterek arz edeyim: irfancı gargaranın sınıfı, partisi, mezhebi, dini, kültürel düzeyi olmaz.
ONUR AKBAŞ [email protected]

Bu yazı 409 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum