Hüseyin Macit Yusuf

Hüseyin Macit Yusuf

DOSYA
[email protected]

Kıbrıs'ta İngiliz Üsleri tartışması: HUKUK MU, SİYASİ MANEVRA MI?..

26 Mart 2026 - 12:23

Hüseyin Macit YUSUF[email protected]

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanı faşist Eokacı/Enosisçi Nikos Hristodulidis’in, İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin statüsünü görüşmek üzere ortak teknik komite kurulmasını önermesi, ilk bakışta “diyalog arayışı” gibi sunulsa da, meselenin özü çok daha derin ve çok daha tartışmalıdır. Çünkü bu önerinin en dikkat çekici yönü, Kıbrıs Türk tarafının tamamen yok sayılmasıdır. Oysa Kıbrıs’ta egemenlik, güvenlik ve statüye ilişkin herhangi bir konu, tek taraflı girişimlerle değil; tarihsel, hukuki ve siyasi gerçeklikler çerçevesinde ele alınmak zorundadır. Bu noktada temel referans, Zürih ve Londra Anlaşmaları’dır. Bu anlaşmalar, yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunu değil, aynı zamanda adadaki güç dengelerini, garantörlük sistemini ve İngiliz üslerinin statüsünü de belirleyen temel metinlerdir. Bu çerçevede İngiltere’nin üsleri, herhangi bir “iki taraflı müzakere” konusu değil; çok taraflı bir uluslararası hukuki düzenin parçasıdır. Daha açık bir ifadeyle; bu statünün değişmesi, yalnızca Rum tarafının talebiyle ya da İngiltere ile yapılacak ikili görüşmelerle mümkün değildir. Türkiye, garantör ülke sıfatıyla bu denklemin ayrılmaz bir parçasıdır. Aynı şekilde Kıbrıs Türk halkı da bu adanın asli unsurlarından biri olarak, böylesi kritik bir konuda söz sahibi olmadan herhangi bir değişikliğin hayata geçirilmesi hukuken de siyaseten de mümkün değildir. Peki o halde Rum tarafı neden böyle bir adımı gündeme getiriyor? Bu sorunun cevabı, son yıllarda izlenen stratejide saklıdır. Rum Yönetimi, bir yandan Kıbrıs meselesinde “federasyon” söylemini uluslararası platformlarda diri tutmaya çalışırken, diğer yandan sahada ve diplomaside yeni başlıklar açarak Türkiye’yi ve Kıbrıs Türk tarafını denklemin dışına itmeye yönelik adımlar atmaktadır. İngiliz üsleri konusu da bu başlıklardan biri olarak öne çıkmaktadır. “Sömürge kalıntısı” söylemiyle çerçevelenen bu yaklaşım, aslında uluslararası kamuoyunda algı oluşturmayı hedefleyen bir siyasi manevradır. Amaç; meseleyi teknik ve ikili bir konu gibi göstererek, zamanla çok taraflı yapısını aşındırmak ve yeni bir müzakere zemini yaratmaktır. Bu aynı zamanda, uluslararası aktörleri sürece daha fazla dahil ederek Rum tezlerini güçlendirme çabasının bir parçasıdır. Ancak bu yaklaşımın ciddi riskler barındırdığı da açıktır. Öncelikle İngiltere’nin Kıbrıs’taki üsleri, yalnızca Kıbrıs’a ilişkin değil; Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir jeostratejik hattın parçasıdır. Bu üsler, NATO’nun bölgesel güvenlik mimarisi, enerji yollarının kontrolü ve kriz bölgelerine hızlı müdahale kapasitesi açısından kritik öneme sahiptir. Bu nedenle Londra’nın, bu üsleri “uzun vadeli hedefler” doğrultusunda kolayca tartışmaya açması beklenmemelidir. İkinci olarak, böylesi bir girişimin Kıbrıs meselesinin genel seyrine etkisi kaçınılmazdır. Her ne kadar Rum sözcüler “bağlantı yok” dese de, sahadaki gerçeklik bunun aksini göstermektedir. Güvenlik ve egemenlik başlıkları birbirinden bağımsız değildir; aksine doğrudan iç içedir. Üsler meselesi, yarın çok daha geniş kapsamlı bir egemenlik tartışmasının kapısını aralayabilir. Üçüncü ve belki de en kritik boyut ise, Kıbrıs Türk tarafının bu süreçteki konumudur. Eğer Türk tarafı bu tür girişimlere karşı açık, net ve proaktif bir politika geliştirmezse, uluslararası platformlarda “yok sayılan taraf” konumuna itilme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Diplomasi boşluk kabul etmez; siz masada yoksanız, sizin adınıza kararlar alınır. En önemlisi ise, Kıbrıs Türk tarafını yok sayan hiçbir yaklaşımın kalıcı bir sonuç üretme şansı bulunmamaktadır. Kıbrıs’ta bugüne kadar başarısız olan tüm planların ortak noktası da tam olarak budur; Türk tarafının iradesini göz ardı etmektir. Sonuç olarak, İngiliz üsleri üzerinden başlatılan bu tartışma, hukuki bir zeminden ziyade siyasi bir hamle niteliği taşımaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki Kıbrıs, masa başında yeniden şekillendirilecek bir “jeopolitik alan” değil; iki halkın, üç garantörün ve uluslararası anlaşmaların belirlediği çok katmanlı bir denge sistemidir. Bu dengeyi değiştirmek isteyenlerin ise önce şu gerçeği kabul etmesi gerekir: Türkiye ve Kıbrıs Türk halkı yok sayılarak Kıbrıs’ta ne statü değişir ne de yeni bir düzen kurulabilir.

YORUMLAR

  • 0 Yorum