ABD Başkanı Donald Trump döneminde izlenen dış politika, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmayan, hatta onları açıkça hiçe sayan bir çizgiye oturmuştur. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun askeri bir operasyonla kaçırılması, Venezuela’nın petrol kaynaklarına el konulacağı, ülkenin Washington’dan yönetileceği dayatmaları; İran, Meksika, Küba, Kolombiya ve Danimarka gibi ülkelerin açık biçimde tehdit edilmeleri, egemenlik, toprak bütünlüğü ve devletlerin eşitliği gibi en temel uluslararası hukuk ilkelerinin ayaklar altına alındığını göstermektedir. Bu tablo, ne hukuken ne de siyaseten kabul edilebilir niteliktedir.
Venezuela’da yaşananlar, artık münferit bir kriz ya da bölgesel bir sorun olarak değerlendirilemez. Burada sergilenen yaklaşım, güce sahip olanın kuralları koyduğu, hukukun ise yalnızca işine geldiğinde hatırlandığı bir dünya düzeninin açık ilanıdır. Uluslararası hukuk, güçlü aktörler tarafından korunmadığı gibi; bizzat bu aktörler eliyle aşındırılmakta, itibarsızlaştırılmakta ve işlevsiz hale getirilmektedir.
Bu durumun Kıbrıs bağlamında yarattığı endişe son derece ciddidir. Kıbrıs Türk halkı, onlarca yıldır gasp edilen haklarını uluslararası hukuk çerçevesinde aramaya çalışan, ambargo ve izolasyonlardan kurtulmak için meşru yolları tercih eden bir halktır. Egemen eşitlik temelinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması yönündeki talepler de hukuki ve siyasi zeminde dile getirilmektedir. Ancak Venezuela’da sergilenen bu “haydut siyaset”, Kıbrıs Türk halkı açısından son derece kaygı verici bir tabloyu ortaya çıkarmaktadır.
Çünkü verilen mesaj nettir: Haklı olan değil, güçlü olan kazanır. Hukuka dayanan talepler değil, askeri ve ekonomik baskı araçları sonuç alır. Bu anlayış, yalnızca Venezuela’yı değil, benzer şekilde uluslararası sistemde dezavantajlı konumda olan tüm halkları ve devletleri doğrudan etkilemektedir. Kıbrıs Türk halkı da bu gruba dahildir.
Yıllardır Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları gerekçe gösterilerek siyasi, ekonomik ve diplomatik izolasyonlara maruz bırakılan Kıbrıs Türkleri, hukuka uygun davranmalarına rağmen cezalandırılmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin özellikle 186 sayılı kararıyla başlayan ve devamında gelen 541 ve 550 sayılı kararlarla siyasi bir çerçeve içine hapsedilmiştir. Bu ve benzer kararlar, adadaki gerçekleri ve Kıbrıs Türk halkının kurucu ortaklık statüsünü dikkate almak yerine, fiilen Rum tarafını “tek meşru otorite” gibi konumlandırmış; Kıbrıs Türk halkına karşı açık bir siyasi haksızlık yaratmıştır. Hukuk diliyle kaleme alınmış BM kararları, özünde hukuki değil, politik tercihlerdir. Buna karşın uluslararası hukuku açıkça ihlal eden uygulamalar, büyük güçler söz konusu olduğunda ya görmezden gelinmekte ya da meşrulaştırılmaktadır. Bu çifte standart, uluslararası hukukun adalet üretme kapasitesini ciddi biçimde sorgulatmaktadır.
Venezuela örneği, Kıbrıs’ta şu soruyu daha yüksek sesle sordurmaktadır: Uluslararası hukuk gerçekten evrensel midir, yoksa sadece güçlülerin çıkarlarını koruyan bir araç mıdır? Eğer devlet başkanları askeri operasyonlarla kaçırılabiliyor, ülkeler tehdit edilebiliyor, doğal kaynaklara el konulabiliyorsa; hukukun sınırı nerede başlamaktadır? Daha da önemlisi, hukuka güvenerek hareket eden halklar neyle karşı karşıyadır? Kıbrıs Türk halkı ve garantörümüz Anavatan Türkiye bugüne kadar çatışmayı değil çözümü, zorbalığı değil hukuku savunmuştur. Ancak küresel ölçekte hukukun bu denli itibarsızlaştırılması, bu tercihin bedelinin her geçen gün ağırlaştığını göstermektedir. Egemen eşitlik talebinin “sorun”, hukuku çiğneyen uygulamaların ise “realpolitik” olarak sunulduğu bir dünyada, adalet duygusunun zedelenmesi kaçınılmazdır.
Sonuç olarak Venezuela’da yaşananlar, sadece bir ülkenin değil, uluslararası hukukun geleceğinin sorgulanmasına yol açmaktadır. Bu tablo, Kıbrıs Türk halkı için de açık bir uyarıdır. Hukukun değil gücün belirleyici olduğu bir düzen, barışı değil istikrarsızlığı, adaleti değil kaosu besler. Uluslararası toplum, bu gidişata sessiz kaldığı sürece, hukuk adına savunulan tüm değerler anlamını yitirmeye devam edecektir. Haydut devletlerin hegemonyasındaki dünya düzeni değişmedikçe uluslararası hukuktan medet uman Kıbrıs Türk halkının işi oldukça zordur.

YORUMLAR