Araştırmacı Bekir Ağırdır diyor ki, "Artık mesele iktidarın kimde olduğundan öte, siyasetin topluma ne vaat ettiğine dönüşüyor. Siyaset bir mücadele alanıdır elbette. Ama giderek siyaset aktörler arasındaki mücadeleye indirgeniyor. Kim kimi alt etti, kim kime cevap verdi, kim daha sert konuştu, kim daha görünür oldu... Toplum ise siyasetten bağımsız olarak değişiyor. Kendi akıl edebildiği, kapasitesinin ve becerisinin yettiği ölçüde büyük değişim dalgasına uyum sağlamaya çalışıyor."
Akademisyen Özge Öner ise "Önümüze bakmak yerine sürekli kimin nerede durduğuna bakıyor, ülkenin istikameti yerine koltukların yerleşim planıyla meşgul oluyoruz" diyor.
Bence her iki tespit de şahane.
Hiç düşündünüz mü, “Biz ne yaşıyoruz?”
Yoksa ayrıldığımız kamplarda, tribün savaşlarının aktörü olmaktan memnun musunuz?
Ya da en basitinden kamplara ayrıldık diye şikâyet ederken, bu kampın bir elemanı olduğunuzu fark ettiniz mi?
Bunu düzeltmek için adım attınız mı?
Örneğin, bence insanın en kutsal özelliklerinden biri olan empati becerinizi çalıştırdınız mı?
Birinin yerine kendinizi koyup, böyle yapmasının bir sebebi olabilir mi, onu anlayabilir miyim diye kendinizi zorladınız mı?
Ağır yüklerdir bunlar.
Ama günün sonunda vicdanınıza kas yaptırır.
O kas hayatınızı anlamlandırmaya yarar.
Sahi, hayatı anlamlandırmak üzerine düşündünüz mü?
Yoksa sosyal medyada küfür edip, rahatlayınca her şey geçiyor mu?
Peki küfrünüz, kıyametiniz bir şeyleri değiştiriyor mu?
Hayır!
İnsan meşruiyetini kaybediyor. Etrafındaki her şey büyüyor, aidiyetlerle birlikte insan zayıflıyor, küçülüyor.
Güvencesiz mahkumlar haline geliyoruz.
Kimlikler sertleştikçe sürekli savaş başlıyor.
Savaş, hepimizi ayakta tutmaya çalışan survivor’lar haline getiriyor.
Hep önümüzdeki etabı atlamaya çalışan, adada kalmaya odaklı kılıyor.
Vahşileşiyoruz.
Oysa biz insanız.
Birbirimizi anlamalıyız.
Anlamak yüktür.
Ama dediğim gibi anlamaya çalışmak günün sonunda vicdanınızı güçlü kılar.
Güçlü vicdan, güçlü nefes, rahat uyku demektir.
İnsan sürekli öfkeyle terbiye edilmez.
İnsan beyniyle, vicdanıyla, duygusuyla dünyadaki diğer canlılardan ayrılır.
Yerini bilmeli insan.
Hayatına anlam katmalı.
O anlamı bulmalı önce.
MUSTAFA ÖZBEY
Akademisyen Özge Öner ise "Önümüze bakmak yerine sürekli kimin nerede durduğuna bakıyor, ülkenin istikameti yerine koltukların yerleşim planıyla meşgul oluyoruz" diyor.
Bence her iki tespit de şahane.
Hiç düşündünüz mü, “Biz ne yaşıyoruz?”
Yoksa ayrıldığımız kamplarda, tribün savaşlarının aktörü olmaktan memnun musunuz?
Ya da en basitinden kamplara ayrıldık diye şikâyet ederken, bu kampın bir elemanı olduğunuzu fark ettiniz mi?
Bunu düzeltmek için adım attınız mı?
Örneğin, bence insanın en kutsal özelliklerinden biri olan empati becerinizi çalıştırdınız mı?
Birinin yerine kendinizi koyup, böyle yapmasının bir sebebi olabilir mi, onu anlayabilir miyim diye kendinizi zorladınız mı?
Ağır yüklerdir bunlar.
Ama günün sonunda vicdanınıza kas yaptırır.
O kas hayatınızı anlamlandırmaya yarar.
Sahi, hayatı anlamlandırmak üzerine düşündünüz mü?
Yoksa sosyal medyada küfür edip, rahatlayınca her şey geçiyor mu?
Peki küfrünüz, kıyametiniz bir şeyleri değiştiriyor mu?
Hayır!
İnsan meşruiyetini kaybediyor. Etrafındaki her şey büyüyor, aidiyetlerle birlikte insan zayıflıyor, küçülüyor.
Güvencesiz mahkumlar haline geliyoruz.
Kimlikler sertleştikçe sürekli savaş başlıyor.
Savaş, hepimizi ayakta tutmaya çalışan survivor’lar haline getiriyor.
Hep önümüzdeki etabı atlamaya çalışan, adada kalmaya odaklı kılıyor.
Vahşileşiyoruz.
Oysa biz insanız.
Birbirimizi anlamalıyız.
Anlamak yüktür.
Ama dediğim gibi anlamaya çalışmak günün sonunda vicdanınızı güçlü kılar.
Güçlü vicdan, güçlü nefes, rahat uyku demektir.
İnsan sürekli öfkeyle terbiye edilmez.
İnsan beyniyle, vicdanıyla, duygusuyla dünyadaki diğer canlılardan ayrılır.
Yerini bilmeli insan.
Hayatına anlam katmalı.
O anlamı bulmalı önce.
MUSTAFA ÖZBEY


YORUMLAR