Erdoğancı ve Putinci olmadan Türkiye-Rusya dostluğunu savunmak

Arkadaşım Rusya'yı sevip sevmediğimi merak ediyor. Peki ya Türkiye'yi seviyor muyum? İki ülkeyle ilgili olumlu duygularım illaki liderleri de kapsamalı mı?

 

Eski bir Rus arkadaşımla görüşüyoruz.

Önce kucaklaşma, sıcak bir sohbetle geçmişi yad etme…

Ardından "daha sıcak" konulara giriş.

Girişi o yapıyor ve belli ki soracağı soruyu önceden hazırlamış:

"Seni en az 20 yıldır tanıyorum. Bir o kadar daha geçmişin var bu ülkede. 40 yıl Türkiye ile Rusya (öncesinde Sovyetler Birliği) arasında dostluğu savundun. Rusya'nın Ukrayna'ya askerî müdahale başlattığı günden itibaren tavır değiştirdin. Sen artık Rusya'ya dost değil misin?"

Biraz şaşırarak gülümsüyorum. Gülümsememi nasıl anlıyor bilmiyorum ama işin içine bir de duyguları katarak üstüme geliyor:

"Artık Rusya'yı sevmiyor musun, Hakan?"

Uzak yıllarda biten bazı aşkların son noktasını arama telaşıyla koskoca kayalar gibi kafama fırlatılan sorular hafızamda yanıp sönüyor:

"Sen artık beni sevmiyor musun?"

"Yoksa aslında hiç sevmedin mi?"

Yüzüme yapışan gülücüğü hemen silmeye çalışıyorum. Çünkü arkadaşım çok ciddi. Onu aynı ciddiyetle cevaplamak zorundayım.

"Sence ben Türkiye'yi seviyor muyum?"

Biraz duraksadıktan sonra net bir cevap veriyor:

"Elbette seviyorsun. Orası senin vatanın. Türkiye için neredeyse çocukluğundan beri ne mücadeleler verdin."

Bu sefer benim de sorum hazır:

"Peki, sence ben Türkiye'yi seviyorum diye Erdoğan'ı ve onun uyguladığı politikaları da sevmek zorunda mıyım?"

Gülümseme sırası ona geliyor.

Bundan yararlanarak devam ediyorum:

"Rusya vatandaşı değilim. Ama Rusya da benim için bir vatan. Onun için de benzer hisleri besliyorum. Sevmek? Evet, seviyorum. Ama bazen de nefret ediyorum, kızıyorum, küsüyorum. Sonra yine onu anlamaya çalışıyorum. Üzüntü köprüsünden geri dönerek tekrar güzel hislere uzanıyorum. Konu Türkiye olduğunda da aynı duygu yelpazesi geçerli..."

Araya girmeye çalışıyor:

"Peki ya Ukrayna'daki…"

İzin vermeden monoloğumu sürdürüyorum:

"Biliyorsun, 1981'de SSCB'ye geldiğimde komünisttim. Çok şey değişti. Ben de değiştim. Artık partilere, liderlere, ideolojilere bakarak karar veren biri değilim. Her seferinde insanı, vicdanı, adaleti öne alarak karar vermeye çalışıyorum kendimce.

Sovyetler'in son yıllarında orada da eleştirilecek çok şey gördüm. Bunda Gorbaçov'un da çok katkısı oldu tabii. Sonra Yeltsin'li yıllarda yazdıklarıma bak. Ve Putin dönemine. Yani daha önce de çok eleştiri yaptım. Ama Ukrayna savaşı, Kremlin'de yakın tarihte alınan en trajik karar ve yapılan en büyük hata oldu. Rusya'yı da Batı karşısında zayıflattı. Ve en önemlisi, yazık ölen yüz binlerce insana…"

Rus arkadaşım susuyor. Ukraynalı akrabaları olduğunu, bombalanan kentlerden birinde yaşadıklarını iyi biliyorum. Sanırım savaş konusunda bir şeyler söylemeye çabalıyor:

"……"

"Duyamıyorum dediklerini, Anton. Ağzının içinde geveliyorsun."

Sesini bir tık yükselterek ve sağa sola bakarak tekrarlamaya çalışıyor. Yine tam duyamıyorum. Ama çok az insanın bulunduğu bir kafede fikirlerini açıklarken bu kadar korkması beni çok üzüyor. İşte geldiğimiz yer burası, diye geçiriyorum içimden.

Bu arada o kendini toparlıyor. Eski tok sesine dönüyor:

"Peki, bu şartlarda Türk-Rus dostluğu, iş birliği?"

"Türk-Rus ilişkilerinin birçok boyutu var. Ticaretten turizme, enerjiden kültüre kadar. Bunları olabildiğince geliştirmekten, halklarımızın ve insanların daha iyi tanışmasından yanayım. Ama…"

Bu sefer zorlanma sırası bende. Soru gecikmiyor:

"Ama ne?"

"İlişkilerin yıllardır askerî-politik konulara bağlı olarak şekillenmesi ve sadece iki liderin keyfine bırakılması hoş bir durum değil. Tabii bir de savaşa bağlı olarak Batı'nın sinsice uyguladığı baskılar var: Rusya'yla şunu yapabilirsiniz, şunu yapamazsınız diye. Savaşın başlamasında ve devamında perde gerisinden önemli rol oynadığını düşündüğüm ABD, şimdi hem AB'yi kontrolü altına aldı hem de bizim gibi bazı ülkelere baskı yapıyor. Bizimkiler de durmadan gelgitli, pazarlıklı bir yol izliyor."

Heyecanla sözümü kesiyor:

"Sence Erdoğan yanlış mı yapıyor?"

"Hayır, iki tarafa dengeli yaklaşmak ve arabulucu olmaya çalışmak doğru bir tutum. Bu açıdan yapmaya çalıştığı yanlış değil. Ama bunu açık, şeffaf, dürüst bir dış politika olarak gerçekleştirmesi zor. Dengeyi tutturması güç.

En önemlisi Türkiye ile Rusya, daha doğrusu Erdoğan ile Putin arasında güven yok. Çok sorun yaşadılar; uçak düşürme gibi, Suriye'de askerlerimizin vurulması gibi. Batı ile dans eden Erdoğan, Moskova açısından hep kuşku duyulan ama son dönemde vazgeçilmez bir dünya lideri."

Arkadaşımın kafası biraz karışmış gibi:

"Senin bazı şartlara bağlayarak da olsa, Erdoğan'ı savunabileceğin hiç aklıma gelmezdi."

Kızmamaya çalışarak sözünü kesiyorum:

"Yine anlamıyorsun. Savunduğum, lider veya parti değil, siyasi bir tutum. Bunu muhalefet benimsese onunla da aynı çizgide buluşmuş olurum. Ama muhalefet bu konularda nedense minder dışında geziniyor."

Bir süre sessizlik yaşıyoruz. Arkadaşım 20 yıldır değişmeyen sakin gülüşüyle kapanışı yapar gibi:

"Yani sen Erdoğancı da Putinci de değilsin. Ama her ikisinin politikalarına karşı olsan da Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin gelişmesini savunuyorsun…"

Bilinçli bir ara verdikten sonra kurnazca ekliyor:

"Hâlâ…"

"Evet, hâlâ. Ama benimle böyle dalga geçme. Ben Moskova'ya ilk geldiğime sizde iktidarda Brejnev vardı, bizde de Evren. Say bakalım kaç lider geldi geçti. Bak, benim gibiler hâlâ hayatta…"

O gülerken ben de aynı kurnazlıkla tekrarlıyorum:

"Hâlâ…"

Yine sesini epeyce kısıp başını bana doğru yaklaştırarak fısıldıyor:

"Ve bizim gibiler muhtemelen her iki ülkede başka liderler de görecekler."

Doğru söze ne denir!


Hakan Aksay

@AksayHakanaksayhakan@gmail.com