“Bir evin kapısını ‘çalmak’ ne demek?

Birinin kapısını çalınca, başka nelerini çalmış olur insan?”

“Bir evin kapısını ‘çalmak’ ne demek?

Birinin kapısını çalınca, başka nelerini çalmış olur insan?”

“Bir evin kapısını ‘çalmak’ ne demek?
13 Nisan 2019 - 11:52

Kadir İnanır, başrollerini Vahide Perçin’le paylaştığı Kapı filmiyle bu yıl 50. Sanat yılını kutluyor. Ti-mur Acar, Erdal Beşikçioğlu, Aybüke Pusat gibi başarılı oyuncuların da yer aldığı film bu hafta se-yirciyle buluştu.

 

Kapı, 25 yıl önce oğullarının kaybolmasının ardından Berlin’e göçen Mardinli Süryani bir ailenin dramını anlatıyor. Yaşadığı travmanın ağırlığını hafifletmek için toprağını, evini istemeye istemeye terk ederek uzak diyarlarda kendine yeni bir dünya kuran aile, 25 yıl sonra bir gece vakti gelen te-lefonla yarım kalan hikayelerinin başladığı yere, Mardin’e geri dönüyor. Kapı’nın hikayesi böyle başlıyor.

 

Mezopotamya… Ne gidebilen, ne kalabilen çatısız-kapısız kadim halkların ve onların kırık dökük hikayelerinin anavatanı. Ve Süryaniler… Nesillerdir içine doğdukları topraklarda, iliklerine kadar hissettikleri aidiyet başkalarınca reddedilen, türlü travmalara rağmen kültürlerini yaşatma mücade-lesini azimle sürdüren topluluklardan sadece bir tanesi.

 

Coğrafyanın bonkörce sunduğu sinematografik atmosfer topluluğun hikayesinin derinliğiyle bulu-şunca, ortaya şiir gibi bir film çıkması zaten kaçınılmazmış. Öte yandan hazmı böylesine zor bir ko-nuyu seyircinin bam telini titrete titrete ajite ederek sunmak gibi kolay bir yol varken, acıyı mağrur bir kabullenişle ve dimdik durarak yansıtmayı başardıkları için oyuncuların yanı sıra Senarist Filiz Üstün Durak ve Yönetmen Nihat Durak’ı da kutlamak gerek diye düşünüyorum.

 

Oğlunun hayatta olup olmadığını dahi bilmeyen bir anne-baba: Şemsa ile Yakup. Onların hayal bile edemeyeceğimiz kederini de, içlerinde zorla yaşatmayı sürdürdükleri küçücük umudu da Vahide Perçin ile Kadir İnanır’ın gözlerinden okuyoruz. Hikayelerinin başladığı yere, Mardin’e döndükle-rinde, hiçbir şeyi bıraktıkları gibi bulamadıkları gerçeğiyle yüzleştikleri an yaşadıkları hayal kırıklı-ğını, özlerine dönmüş olmanın özlemiyle harmanlayarak seyirciye aynı anda sayısız duygu hissetti-riyorlar.

Onların Berlin’de dünyaya gelen torunları Nardin’in (Aybüke Pusat) büyükanne ve büyükbabasına refakat etme niyetiyle çıktığı yolculuk, Mardin’e ilk kez ayak basınca bir anda kendini arama yolcu-luğuna evriliyor. Hiç tanımadığı toprağına kavuşunca hissettiği heyecan ve keşif duygusunu izler-ken, kökleriyle bağ kurarak kendini buluşuna da hep birlikte tanıklık ediyoruz

 

Ve filme adını veren meşhur Kapı…

 

Aile Mardin’e döndüğünde evlerinin kapısının bir ganimetçi tarafından çalındığını öğreniyor. Şemsa güzel mendilinin arasına özenle sardığı anahtarı elinde, kapısız evinin önünde öylece kalakalıyor.

 

Çalınan kapının manevi değerine ise paha biçilemez, çünkü aynı zamanda bir ahşap ustası olan Yakup, yıllar önce bu kapıyı kaybolan oğluyla birlikte yapmış. Kapının üzerindeki her motifte bir hi-kaye, kapının her milimetresinde ikisinin ortak alın teri saklı. Öte yandan kapı dediğin sadece dört duvarın değil, içinde yaşayanların hayatlarının, hatıralarının, mahremiyetlerinin de mahfazası. Do-layısıyla hem kaybolan ve yarım kalan hayatlarının, hem de kaybolan ve akıbeti belli olmayan oğul-larının metaforu olarak karşımıza çıkıyor.

 

Gogol’ün güzel delisi Akaki Akakiyeviç’ten Tüy Kalemli Marquis de Sade’a, Ankara’nın Behzat Amiri’nden Müzeyyen’in tutkulu sevdalısı Arif’e kadar eşsiz genişlikte ve derinlikte nice karaktere bürünmüş halini izlemeye doyamadığım Erdal Beşikçioğlu, bu sefer de bir Süryani Rahip olarak karşımıza çıkıyor. Filmin en görkemli sahnelerine ev sahipliği yapan safran sarı Deyrulzafaran Ma-nastırı’na çok yakıştığını düşünüyorum
Arzu Damlı Sevinç

Bu haber 561 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum