Son günlerde yaşanan üç ayrı gelişme, aslında tek bir büyük resmin parçalarıdır. Bir tarafta Houston’da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan, İsrail ve ABD tarafından açıklanan yeni enerji ve güvenlik iş birliği planı… Diğer tarafta Fransa ile Güney Kıbrıs arasında imzalanan Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması (SOFA)…Ve son olarak Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Taşınmaz Mal Komisyonu dosyasına ilişkin aldığı karar… İlk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen bu gelişmelerin ortak bir noktası vardır: Doğu Akdeniz’de ve uluslararası platformlarda Türkiye ile Kıbrıs Türk halkı üzerindeki baskının artırılması.
Houston toplantısında açıklanan yol haritası enerji, doğal gaz, siber güvenlik ve kritik altyapıların korunması gibi teknik başlıklarla sunulmaktadır. Ancak meselenin özü teknik değil siyasidir. Çünkü Rum yönetimi yıllardır yaptığı gibi yine Kıbrıs Türk halkını yok sayarak adanın tek sahibi gibi davranmakta, Doğu Akdeniz’in enerji kaynakları üzerinde tek taraflı tasarruf hakkı olduğunu iddia etmektedir. Bugün ABD’nin, yarın Fransa’nın, başka bir gün farklı bölgesel aktörlerin desteğini alan Rum liderliği, yeni oldu-bittiler yaratmaya çalışmaktadır. Ancak tarih bize göstermiştir ki emperyal merkezlerde hazırlanan hiçbir plan Kıbrıs Türk halkının iradesini teslim alamamıştır.1950’lerde EOKA terörüyle başaramadılar.1963’te Kanlı Noel saldırılarıyla başaramadılar.1974 ve öncesinde Kıbrıs Türk halkını adadan silmeye yönelik girişimlerle başaramadılar. Bugün enerji ve güvenlik projeleri üzerinden de başaramayacaklardır. Çünkü Kıbrıs Türk halkı bu adanın kurucu ortaklarından biridir ve Doğu Akdeniz’deki doğal kaynaklar üzerinde en az Rumlar kadar hak sahibidir. Bu tabloya son dönemde hızla gelişen askeri boyut da eklenmiştir. ABD’nin Güney Kıbrıs’a uyguladığı silah ambargosunu kaldırması, Rum tarafını FMS ve EDA programlarına dahil etmesi, Fransa ile stratejik ortaklık anlaşmaları imzalaması, İsrail ve Yunanistan ile savunma iş birliklerini derinleştirmesi tesadüf değildir. SOFA anlaşması ise bu sürecin yeni halkasıdır.1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile oluşturulan dengeleri zorlayan bu adım, yalnızca iki ülke arasındaki teknik bir düzenleme olarak görülemez. Fransa artık Güney Kıbrıs’taki askeri altyapıyı daha etkin kullanabilecek, bölgedeki askeri varlığını kalıcı hale getirebilecektir. Bu nedenle mesele yalnızca Rum-Fransız ilişkileri değildir. Mesele Doğu Akdeniz’de kurulmaya çalışılan yeni güvenlik mimarisidir. Bu gelişmeler karşısında sadece protesto açıklamaları yapmak yeterli değildir.Türkiye ile KKTC arasında kapsamlı bir Savunma İşbirliği Anlaşması’nın hayata geçirilmesi artık stratejik bir ihtiyaç haline gelmiştir. Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adadaki varlığı bugün de en büyük caydırıcı güçtür. Ancak değişen bölgesel şartlar, yeni hukuki ve siyasi araçların da devreye alınmasını zorunlu kılmaktadır. Öte yandan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin geçtiğimiz günlerde aldığı karar sonrasında bazı çevrelerin yarattığı panik havası da gerçekçi değildir. Karar metni dikkatle incelendiğinde görülecektir ki ne Taşınmaz Mal Komisyonu geçersiz ilan edilmiştir ne de KKTC’deki mülkiyet düzenini ortadan kaldıran herhangi bir hüküm ortaya çıkmıştır. Ortada yalnızca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2014 tarihli kararındaki bir paragrafın yorumuna ilişkin devam eden hukuki bir süreç bulunmaktadır. Elbette konu önemsiz değildir. Türkiye üzerindeki siyasi ve hukuki baskının arttığı açıktır.Ancak ciddi bir gelişmeyi değerlendirirken soğukkanlı olmak ile felaket tellallığı yapmak arasında büyük fark vardır.Kıbrıs Türk halkı geçmişte de birçok kez benzer senaryolarla karşı karşıya kalmıştır.Annan Planı sürecinde büyük vaatler duyduk. Crans-Montana’da “son şans” söylemlerini dinledik. Bugün de aynı hataya düşmeden gelişmeleri akıl ve sağduyu ile değerlendirmek zorundayız. Çünkü uluslararası siyasette en büyük hata, gerçek tehdidi küçümsemek kadar olmayan bir tehdidi büyütmektir. Sonuç olarak önümüzdeki tablo nettir. Doğu Akdeniz’de enerji ve güvenlik başlıkları altında yeni bir jeopolitik kuşatma oluşturulmaya çalışılmaktadır. Avrupa kurumlarında Türkiye’ye yönelik siyasi baskılar artırılmaktadır. Rum tarafı uluslararası desteklerle yeni avantajlar elde etmeye çalışmaktadır. Ancak unutulan bir gerçek vardır: Kıbrıs Türk halkı yalnız değildir. Anavatan Türkiye vardır. Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi vardır. Ve her şeyden önemlisi, Kıbrıs Türk halkının yarım asrı aşan varoluş mücadelesinden süzülen güçlü bir iradesi vardır.Doğu Akdeniz’de barış istiyorlarsa eşitliği kabul edeceklerdir.İş birliği istiyorlarsa Kıbrıs Türk halkının meşru haklarını tanıyacaklardır.Bunun dışında kurulacak her denklem eksik, her plan sakat, her proje ise başarısız olmaya mahkûmdur. Çünkü Kıbrıs Türk halkı vardır.Türkiye vardır.Ve bu kararlılık karşısında hiçbir oldu-bittiye geçit verilmeyecektir.

YORUMLAR