En kötü senaryolar henüz gerçekleşmedi

Bannon eliyle örgütlenen “Popülist Enternasyonal”in henüz başlarındayız ve en kötü senaryolar henüz gerçekleşmedi.

En kötü senaryolar henüz gerçekleşmedi

Bannon eliyle örgütlenen “Popülist Enternasyonal”in henüz başlarındayız ve en kötü senaryolar henüz gerçekleşmedi.

En kötü senaryolar henüz gerçekleşmedi
30 Nisan 2019 - 10:28

İtalya’nın başkenti Roma’nın yaklaşık 70 kilometre doğusunda bulunan Collepardo kasabasındaki Certosa di Trisulti Manastırı uzunca bir zaman için İtalyan monarşisinin önde gelen kutsal mekânlarındandı. 1204 yılında civar mağaralardan birinde Hz. Meryem’in belirdiği iddiaları üzerine Ortaçağ’ın en kudretli Papa’sı addedilen III. İnnocentius’un talimatıyla inşa edilen manastırın 21.yüzyıldaki işlevi şimdiden çok daha farklı ve karmaşık olacağa benziyor.

Dünyanın geri kalanından bütünüyle tecrit edilmiş gözlerden ırak bu devasa manastır bundan böyle ABD Başkanı Donald Trump’ın eski kampanya yöneticisi Steve Bannon ile ortağı Benjamin Harnwell’in inisiyatifiyle kurulan “Hristiyanî-Yahudi Değerler Akademisi”nin karargâhı olarak kullanılacak. Söz konusu manastır önümüzdeki yaz itibariyle Bannon'un deyimiyle bir "Gladyatör Okulu"olarak işleyecek.

Bannon-Harnwell ikilisi özellikle İsviçreli milyarderlerlerin – ki aralarında popülist UDC'nin (“Union Démocratique du Centre”, Demokratik Merkez Partisi) eski lideri Christoph Blocher de var – cömert bağışlarıyla kurulan merkezde Avrupa popülistleri için bürokrasi-medya-STK üçgenine yönelik "insan yetiştireceklerini" ifade ediyor.

İRTİBATI OLDUKÇA ESKİLERE DAYANIYOR

Okuyucu ilk başta bu sahnenin bir kurgu, hatta ünlü yazar Dan Brown’un yeni bir romanının açılış sahnesi olduğunu düşünebilir. Öyle değil. Özellikle 11 Eylülsaldırılarından sonra düşünsel planda hareketlenmeye başlayan sağ popülizmSuriye savaşı ve DAEŞ’in ortaya çıkışıyla birlikte iyiden iyiye ivme kazanarak Avrupa’da ciddi bir toplumsal taban üzerinde hâkimiyet kurmayı başardı. Trump’ın seçim zaferinin akabinde danışmanlık görevinden ayrılan Bannon ise en azından 2016 yılından itibaren Avrupa’da tırmanışa geçen sağ popülist olguyla yakından ilgilenmeye başladı. Bu ilgi sonrasında onu Avrupa’yı karış karış dolaşmaya ve çeşitli popülist şahsiyetlerle girift ilişkiler kurmaya sevk etti.

Hatırlanacağı üzere, Amerika’daki Charlottesville kentinde Ağustos 2017 tarihinde cereyan eden “Birleşik Sağ” eylemleri ve bu eylemlerin içerdiği beyaz ırkçı şiddetin yaklaşık bir hafta sonrasında Steve Bannon Beyaz Saray’daki görevinden uzaklaştırılmıştı (veya istifa etmişti, bu hususta çelişkili bilgiler var). Gerçekten de katı bir muhafazakâr olan Bannon’un ırkçı ve radikal Hristiyan hareketlerle olan irtibatı oldukça eskilere dayanıyor.

 

EPEYCE HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAYABİLİRLER

Yeni nesil muhafazakârların adeta ilâhlaştırdıkları ABD’nin 40. Başkanı Ronald Reagan hakkında 2004 yılında “In the Face of Evil” (Kötülüğe Karşı) adlı bir belgesel çeken Bannon, ilerleyen yıllarda “Tea-Party” (Çay Partisi) – ki ABD’de 2009 yılında zuhur etmiş olan bu oluşum serdettiği ilke ve prensiplerle mevcut Avrupa popülistleri için bir nevî öncü rolü oynamıştır –,Sarah Palinve bilumum “alternatif sağ” figürlerle ilgili çeşitli çekimler yapmıştır. Öyle ki, yakın dostu ve 2012-2016 yılları arasında başkanlığını üstleneceği Breibart News LLC adlı medya kuruluşunun kurucusuAndrew Breibartonun için “Çay Partisi’nin Leni Riefenstahl’ı” yakıştırmasını yapıyordu.Hitler Almanya’sında ünlenen sinema yönetmeni Leni Riefenstahl, sıra dışı çekim teknikleri ve modern arayışlarıyla gerçekten de olağanüstü bir dehaydı. Bu anlamda henüz keşfetmemiş ve izlememiş olanlar için Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin 1934 yılındaki Nürnberg Kongresi’ni konu alan ve 1935 yılında yayınlanan “Triumph des Willens” (İradenin Zaferi) adlı propaganda filmini izlemelerini hararetle tavsiye ederim. Ne var ki akabinde Steve Bannon’un belgesellerini izleyenler epeyce hayal kırıklığına uğrayabilirler.

FANATİZM DERECELERİNE VARAN BİR İSRAİL TARAFTARLIĞI

Bannon’un Hristiyanî radikalizmle olan organik bağları aslında beyaz ırkçı hareketlere nispetle çok daha yoğun ve fazladır. Bannon kendisini “gururlu bir Siyonist-Hristiyan” şeklinde tanımlıyor. Hristiyan ve Yahudi değerlerinin Batı medeniyetinin sarsılmaz bir sütununu teşkil ettiğini pek çok defalar açıklayan Bannon’un beyaz ırkçılarla dirsek teması kurmasının zeminini de bu anlayış sağlıyor. Beyaz ırkçıların çoğu koyu dindar çevrelerden müteşekkildir ve seküler bir dayanağa ihtiyaç duymazlar. Bu anlamda saf “Nazi” grupların dışında kalan ve varlığını Amerika’ya has “evanjelist” galaksinin içinde sürdüren toplulukların ezici çoğunluğunun Yahudilerle veya Siyonizm’le yani İsrail’le bir alıp veremedikleri yoktur. Aksine, söz konusu muhitlerde fanatizm derecelerine varan bir İsrail taraftarlığı görmek mümkündür.

İlginçtir, medyada Bannon’un 2017 yılında “The Movement” (Hareket) adlı Avrupa uluslarındaki sağ popülist partileri bir araya getirmeyi planlayan bir çatı oluşuma gittiği ifade edilir. Gerçekte Hareket’in ilk kurucusu Bannon değil, Belçikalı bir avukat ve siyasetçi olan Mischael Modrikamen’dir. Bannon Hareket’in idaresini ancak 2018 yılının yaz aylarında uhdesine alabilmiştir. Aynı Modrikamen karşımıza Belçika’daki “Liberal İsrailoğulları Topluluğu”nun 2000-2003 yılları arasındaki başkanı olarak çıkıyor. Öyle ki, Modrikamen 2000’li yılların başında İkinci Dünya Savaşı esnasındaki işgal süresince Belçika Yahudilerine karşı yapılan pek çok eziyet vakasının mahkemeye taşınmasında da faal olmuş, yapılan müzakerelerde Yahudi topluluğunun avukatlığını üstlenmiştir.

HAKİKAT BAMBAŞKAYDI

2016-2018 yılları arasında Bannon zamanının önemli bir kısmını Avrupa’da geçirdi ve Avrupa’da sağ popülizmin önde gelen isimlerine desteğini açıkladı. Fakat Trump’ın eski danışmanını en çok bağrına basan ikili şüphesiz ki Fransa’da Ulusal Birlik Partisi lideri Marine Le Pen ile İtalya’da LEGA lideri ve İçişleri Bakanı Matteo Salvini oldu. Mart 2018 tarihinde Bannon Fransa’da dönemin Ulusal Cephe’sinin 21. Kongresi’ne “onur konuğu” olarak katıldı. Ne tesadüftür ki, aynı Kongre’de Marine Le Pen babası Jean-Marie Le Pen’in 60 yıllık mücadelesinin bir eseri olan partinin (Ulusal Cephe) ismini değiştirdi ve parti “Ulusal Birlik”ismini aldı. Bu değişikliğin temel sebebi ise o dönemde yıllar içinde “antisemitizm”le anılmaya başlanan Ulusal Cephe isminin yıpranmışlığı ve “beyaz bir sayfa” açma isteği olduğu belirtiliyordu.

Hakikat bambaşkaydı. Tıpkı Almanya’da muhafazakâr CDU/CSU ve radikal milliyetçi NPD’den kopanların kısa bir PEGİDA deneyiminin hemen akabinde kurdukları AfD örneğinde olduğu gibi, Marine Le Pen’in de nihaî amacı partinin anti-Siyonist kimliğini terk edip yerine Bannon çizgisiyle (veya tasavvuruyla) uyumlu bir aygıt meydana getirmekti. Başka bir deyişle Le Pen babasının izlerini silmek, eski kadroları ve genel çizgiyi “arındırmak” istiyordu. Başarılı da oldu.Milliyetçilikten sağ popülizme geçişi mümkün kılan ana etkenlerden belki de en önemlisi şüphesiz ki Siyonizm’le yapılan barıştır.İtalya örneği de bu bağlamda bir istisna sayılmayacaktır. Matteo Salvini, geçtiğimiz yılın Aralık ayında gerçekleştirdiği İsrail ziyareti esnasında Lübnan Hizbullah’ını “terörist bir örgüt” şeklinde tanımlamış, İsrail’in Gazze operasyonlarına sıcak baktığını basınla paylaşmıştı. Almanya’da ise AfD’ye en kalpten destek yine İsrail’den geldi.Eski bir İsrail Bakanı olan Rafi Eitan aynı zamanda 1960 yılında SS Subayı Adolf Eichmann’ın Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te yakalandığı MOSSAD operasyonunu da bizzat yönetmişti. Aynı Eitan’ın, Mart 2018 tarihinde AfD’ye yönelik videolu bir destek açıklaması yapmasını nasıl yorumlamalıyız acaba?

Bannon çok mahir bir örümcek misali bütün Avrupa’da ağlarını örmüş vaziyette. 2018 yılının sonbaharında Brezilya’da mevcut Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun seçim kampanyasını şahsen yöneten Bannon’un kısa vadedekiyeni hedefinde ise 26 Mayıs tarihinde düzenlenecek olan Avrupa Parlamentosu seçimleri var. Salvini’nin LEGA’sı ile Le Pen’in Ulusal Birlik’i bugün itibariyle anketlerde birinci sıradalar. İspanya’da VOX, Almanya’da AfD, İsveç’te “İsveç Demokratları” ve Belçika’da Vlaams Belang dikkatle izlenmesi gereken partiler arasında yer alıyor. Öte yandan Le Pen’in son haftalarda Salvini’ye “yeni bir Avrupa partisi kurulması” yönünde baskı yaptığı, ikilinin yakında düzenlenmesi öngörülen ortak bir miting projesi etrafında sıklıkla konuştuğu ve Bannon’un görüşlerine başvurduğu eski Kıta kulislerinde kulaktan kulağa fısıldanıyor.

SAĞ POPÜLİST PARTİLERİN MANTAR GİBİ ÇOĞALMASI

11 Eylül paradigmasının ABD eliyle Batı’ya dayatılmasından evvel Avrupa’nın milliyetçi partileri ve şahsiyetleri (Jean-Marie Le PenJörg Haider vb.) göçmen karşıtlığı yapmakla birlikte İslâm, kültür ve/veya medeniyet düşmanlığı yapmıyorlardı. Jean-Marie Le Pen’in 1997 yılında merhum Necmettin Erbakan’ı Altınoluk’ta ziyaret etmesi bunun en büyük delili sayılabilir. Nitekim geçen yıl Fransa’nın başkenti Paris’te bizzat görüştüğüm Jean-Marie Le Pen bana merhum Erbakan için “O gerçek bir milliyetçiydi” ifadesini kullanmıştır. 11 Eylül, Avrupa milliyetçiliğinin gen haritasıyla oynamış ve İslâm’ı, Müslümanları ve belli fizyolojik vasıflar taşıyanları(kara kaş, kara göz, sakal vb.) topyekûn ve kademeli olarak hedef tahtasına oturtmuştur. Söz konusu değişim sağ popülist partilerin mantar gibi çoğalmasına ve büyümesine vesile olmuştur.

Özellikle SSCB’nin çözülüşünü müteakip ve 2002-2003 yıllarına değin Avrupa’da milliyetçilik anti-Siyonist, anti-Amerikancı, anti-AB’ci, otoriter, sosyal ve göçmen karşıtıydı. Fakat burada not edilmelidir ki göçmen karşıtlığı bugünkü gibi salt din-kültür farklılıklarına dayanmıyordu. Örneğin Fransa’da Polonyalı veya Romanyalı göçmenler de kıyasıya eleştirilir, Fransızların ekmeğini çalmakla itham edilirlerdi. Oysa bugün, 11 Eylül-Suriye Savaşı(DAEŞ)-Bannon teslisinin etkisi neticesindeAvrupa’da saf milliyetçilik alabildiğine marjinalize edilirken, sağ popülizm ise yeni değerleriyle birlikte alabildiğine genişlemektedir.Günümüzde sağ popülizm, milliyetçiliğin aksine, İsrail ve Amerikan taraftarı, Avrupa Birliği’ni yıkmaya değil de “içeriden” değiştirmeye odaklanan, doğrudan demokrasiye inanan, liberal ve İslâm karşıtı bir profile kavuşmuştur.

Öyle inanıyorum ki – maalesef – bugün Bannon eliyle örgütlenen “Popülist Enternasyonal”in henüz başlarındayız ve en kötü senaryolar henüz gerçekleşmedi. Steve Bannon, Certosa di Trisulti Manastırı’nda bu yaz başlatacağı “Hristiyanî-Yahudi Değerler Akademisi” vasıtasıyla Hitler Almanya’sının “Nationalpolitische Erziehungsanstalten" (Ulusal Siyasal Eğitim Enstitüleri – kısaca NAPOLA) kurumunu yeniden canlandırmak niyetinde gibi duruyor. NAPOLA Hitler’li yıllarda geleceğin Almanya’sı için askerî, siyasî ve bürokratik yönetici sınıfını yani seçkinlerini yetiştirmek üzere düşünülmüştü. Öyle anlaşılıyor ki, söz konusu Akademi’de Bannon-Harnwell ikilisi de gelecek yıllar için mücadelede bir “Avrupa avangardı” ortaya çıkarmak istiyor.

Bannon-Harnwell ikilisinin kurduğu "Hristiyanî-Yahudi Değerler Akademisi" bünyesindeki dersler, hocalar ve katılımcılar şimdilik meçhul. Fakat Akademi’nin bundan sekiz asır önce Dördüncü Haçlı Seferleri’ni kutsayan, o zamanki adıyla Konstantinopolis’in gaddarca yağmalanmasına sessiz kalan, Vatikanmutlakıyetini pratiğe döken ve Hristiyan “sapkınlara” karşı kılıç kuşanılmasını emreden III. İnnocentius’un bizzat inşa emrini verdiği bir manastırda uygulanacak olan programın muhteviyatının ne olacağı veya en azından kime karşı olacağı şimdiden aşikârmış gibi duruyor.

Sinan Baykent

Odatv.com

Bu haber 767 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum