Pek hassas ve kırılgan muhalif seçmenleri kızdıracak bir yazı

Seçimlerden sonra yaşadığım hayal kırıklığı sırasında sizi fark ettim. 'Bu halk'a ve 'bu muhalefet'e ne kadar güzel saydırıyordunuz

Pek hassas ve kırılgan muhalif seçmenleri kızdıracak bir yazı
18 Mayıs 2023 - 10:30

 

Baştan söyleyeyim, bazı cümleler biraz sert olacak.

Darılmaca yok.

Sizi (yani “pek hassas ve kırılgan muhalif seçmenleri”) biraz kızdıracağım.

Size çok tepkiliyim.

İşin ilginç yanı ne, biliyor musunuz?

Sizi çok iyi anladığımı sanıyorum.

Çünkü ben de sizden biriyim.

Bu yazıyı yalnızca size değil, aynı zamanda kendime yazdım.

Biraz karışık mı oldu?

Galiba. Çünkü içim karışık. Kafam, daha çok da yüreğim karışık…

Ama anlatmayı bir deneyeyim.

 * * *

 

Ben her zaman insanın içinde iki (ya da en az iki) kişi olduğunu düşünürüm.

Biri iyi, diğeri kötü

Biri çalışkan, diğeri tembel

Biri kibar, diğeri kaba

Biri cesur, diğer korkak

Bunları çoğaltabilirsiniz.

Seçim sonuçları belli olduğunda neler mi yaşadım?

İçimde önce kırılgan, adaletsizliğe tepkili, hatalara tahammülsüz, hayatının önemli bölümünü doğru bildiği değerler uğruna mücadele ederek geçirmiş ve elbette ki artık emeğinin (ve tüm emeklerin) karşılığını görmek isteyen, sabrı tükenmiş olan Hakan isyanlara başladı.

Gergin bir suskunluktan sonra duygularımı kelimelere dökerek kızmaya ve eleştirmeye başladım. Ardından küfür etme aşaması geldi. Ve tepkilerim birbiri ardına sıralandı…

Önce “bu halk”… Sonra “bu muhalefet”

Hemen herkes gazabımdan payını aldı.

 * * *

 O sırada sizi fark ettim; yazdıklarınızı, sosyal medya paylaşımlarınızı…

Ne kadar da doğru diyordunuz valla; bazı konularda “bu halk”a ve “bu muhalefet”e benden çok daha iyi “giydiriyordunuz”.

Birinizin paylaşımının özellikle içime oturduğunu itiraf edeyim. Hani özetle şöyle diyen:

“Emekli olmuşum. Kazancım da yeterli. Sizinle mi uğraşacağım! Koca bir ömrü ‘halkçı’ olmak adına heder etmişim. Köyüme gider deniz ve orman manzarasıyla rakımı içerim. Fakire, cahile, haksızlığa uğrayana acırsam namerdim. Beter olun!”

Kişiliğim son iki cümleyi kaldırmaz, ama ondan öncekiler kalbimdeki çiziklere bir yenisini daha attı geçti. Hâlâ kanıyor inceden…

Birçok defa olduğu gibi, içimdeki iki kişiden biri “bırak git artık” demeye başladı. Gerekçeleri de bunu yazan arkadaşın dediklerinin çoğuna benziyor.

Sonra… Yani bir süre sonra… Aslında hemen ama kısık sesle, sonradan daha gür bir seslenişle…

İçimdeki “ikinci Hakan” konuşmaya başladı.

Bunca yıl başımı belaya sokan, beni çoğu kez epeyce rahatsız eden, hep doğruyu söyler bilgiç edasından bıkıp usandığım, ancak hemen her seferinde beni ikna eden çekilmez bir herif!..

Ve uykusuz pazar-pazartesi gününden beri kafamda yazdığım “birinci Hakan”ın yazısını hayalimde buruşturup bir kenara savurdum. Ama yırtıp yakmamıştım.

Az önce yırttım, yaktım. Ve bu yazıyı yazmaya başladım.

Sizlere ve içimdeki “birinci kişi”ye yönelik bazı cümlelerim biraz sert olacak.

Darılmaca yok…

* * *

 Seçimler istediğimiz gibi sonuçlanmadı.

Halkımız bir kez daha tam beklediğimiz ve umduğumuz gibi tepkiler vermemişti. Anketçiler ve akıllı abilerimiz de bizi bu sonuca hazırlamamıştı.

Zaten aylardır tartıştığımız, birçok bakımdan beğenmediğimiz ama son yüz metrede “tamam be olacak bu iş” diyerek bağrımıza bastığımız muhalefet de bizi tatmin etmedi.

Eh işte, yine “seçim gecesi ne oldu?” sorusu da kafamıza indikçe indi; o kuşkudan da bizi yeterince koruyan olmadı.

Meclis seçimleri kötü bitti, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yenilgiye “ramak kaldı”.

Olumsuz duygularımız bir anda yüzlerce kez ağırlaştı, kaybettiğimiz son seçimleri, ondan önceki başka seçimleri, hayatımız boyunca hiç kazanamadığımız bütün diğerlerini, her şeyi ama her şeyi son yenilgi tablosunun üzerine koymaya giriştik.

O devasa kayayı bir tepenin en yüksek yerine taşıma cezası alan ve her defasında aşağı yuvarlanan kayayı tekrar tekrar yukarı iten Sisyphos olduk çıktık bir anda.

Yorulduk, usandık, isyan ettik…

Kimimiz “benden bu kadar” dedi. “İkinci tur seçimlerde oy moy kullanmam” diyerek havluyu atan ama atarken de gururlu bir veda sahnesinde oynayan çok sayıda insan vardı.

“Beter olun, benden bu kadar!” vurgusu da bu ortamda hızla yayılan bir tepki virüsü haline geldi.

 * * *

 Ortalık toz bulutu kaplı.

“Bu muhalefet” şimdi “bu halk”ı ikna etmek için yeniden sahneye çıktı, hatalarını tamir etmeye çalışıyor.

İktidara tepki duyan ama oy kullanmayan milyonların bir bölümü sandık başına gitse…

Sinan Oğan’ı destekleyenlerin çoğu muhalif adaya dönse…

İlk turda iktidar ve onun Meclis’i yolunda oy verenlerin az bir kısmı fikrini değiştirse…

İlk turdaki durum değiştirilebilir.

Kolay mı? Hiç kolay değil. İmkânsız mı? Kesinlikle değil.

100 seçmenli bir köyde muhtarı iki turda seçtiğinizi düşünün. İkinci turda 4-5 kişiyi daha ikna etmek o kadar zor mu sizce?

Ah, evet, pardon, sizi ve duygularınızı unuttum.

Sizin kendinizi tatmin olmuş hissedebilmek, “bu halk” ve “bu muhalefet”le ilgili nefretinizi, en azından kırılan egonuzu sergilemek için daha epeyce zamana ihtiyacınız vardı, değil mi?

Haklı olabilirsiniz… Ne var ki içimizi boşaltmaya yetecek kadar vaktimiz yok, 9 gün sonra sandıklar kurulacak.

Dolayısıyla bir karar anına çok az kaldı.

Ya yine (Allah kahretsin şimdi yazacağım şeyi!) “tıpış tıpış gidip” oyumuzu muhalif aday için vereceğiz…

Ya da kırgınlığımızın, kızgınlığımızın, alınganlığımızın, bunca yıldan sonra bir de şimdi yaşadığımız “aldatılmışlık” ve “hayal kırıklığı” hislerimizin biraz acı soslu keyfini sonuna kadar çıkarmak için kılımızı kıpırdatmayacağız...

Ne oy vereceğiz…

Ne de çevremizdeki pekâlâ ikna edilebilir birkaç insanın görüş alanına girme zahmetine katlanacağız (“pekâlâ ikna edilebilir” kelimelerine takanlara, özel hayatınızda ve iş ortamınızda çok istediğinizde nasıl ikna edici olduğunuzu hatırlatayım)…

* * *

  Efendim?

I-ıhh, olmaz, değil mi?

Sizin bir de gururunuz kırıldı tabii haliyle.

“Bu halk”ı ve “bu muhalefet”i affedemezsiniz öyle hemen.

Sizin gibi birini incitmeyeceklerdi.

Oysa siz çok önemlisiniz.

Muhaliflerin değiştirmeye çalıştığı iktidarın sınırları ve sorumluluğu içinde, örneğin, bir yakınını kaybeden (diyelim ki bu kaybın adı Berkin Elvan olsun) insanlardan bile daha değerlisiniz.

Ya da şu anda muhaliflikten hapse düşmüş birilerine (haydi onların sembolü olarak da Selahattin Demirtaş adını seçelim) kıyasla, sizin kırgınlık duygunuz epeyce daha yüksekte. (Üstelik bu seçimlerden farklı bir sonuç çıkmazsa daha yıllarca orada yaşamaya mahkûm olacağını açıklamama gerek var mı?)

Sizin gibi bir şahsiyetin kırılan umut ve gururunu, yaşadığı küskünlük duygusunu karşılayacak kelimeler bulmak haddime değil.

Zaten sanırım yazının burasına gelene kadar, birçoğunuz adresime sıkı bir şeyler sallayıp beni bir daha okumamaya karar vermişsinizdir.

O zaman ben de geride kalanlara kendi hayatımdan çok basit bir pusulayı anlatarak mektubumu bitireyim.

 * * *

 Hepimiz duygusalız. O veya bu ölçüde. Çoğu kez bizi yönlendiren akıl falan değil, duygular.

Ben duygularım bulanıklaştığında ve yolumu kaybettiğimde, iş eğer savaşla, mücadeleyle ilgiliyse elime eski bir fener alırım.

O fener bana şöyle diyerek yolumu aydınlatır:

“Savaştığın, mücadele ettiğin güç senin tercihinden nasıl etkilenir? Attığın adım onu sevindirir mi, korkutup panikletir mi?”

Seçimlerin birinci turunda “adam kazanamadı”. Bu kez bir çırpıda halledemedi. Ve – biz kendi içimizde hangi duyguları yaşarsak yaşayalım – onun yüreği kuşku ve korkuyla doldu.

“Ya bu sefer yenilirsem? Ya ilk kez bu kadar fazla (yüzde 45!) oy alan muhalefet, ikinci turda hakkımdan gelirse?”

Devamla:

“Ama bir dakika! Heyecanlanmaya gerek yok. Ben bunların ciğerini bilirim. Hemen ‘millet değil illet’ türküsünü söyleyerek kendi morallerini bozarlar, benim asla yenilemeyeceğimi tekrarlarlar. İkinci tur için de çalışmazlar. Çoğu sandık başına bile gitmez.”

Üç aşağı beş yukarı böyledir, eminim.

Sizin “anlamlı tepkiniz ve derin protestonuz” ilk turda karşı çıktığınız o adayın bayramına meze olur.

 * * *

 Neyse… Boş verin bunları siz!

Bu yazıyı da, yazıda kullanılan ve ölmek üzere olan kurbağanın eşsiz mücadelesini yansıtan “asla pes etme” görselini de umursamayın!

Biz yapabileceğimizi yaparız. Yenilirsek size bir kavanoz kına göndeririz. Yenersek zaten, siz hafiften yanımıza yaklaşır, sanki hiç gitmemiş gibi kucaklaşırsınız bizimle, eminim.

Durayım artık burada.

Siz de böyle şeylerle kafanızı yormayın.

Kendi aranızda konuşup sosyal medyada ateşler saçmaya devam edin.

“Bu halk”a dümdüz gidin! Ve tabii “bu muhalefet”e (halkı anlamak ayrı konu ama elbette muhalefet yönetimi ve bazı “yetkililer” ile ilgili benim de dilimin ucuna gelenler var kuşkusuz, ancak bunlar en az 28 Mayıs’a kadar bende kalacak ve seçimlerle ilgili tavrımı milim değiştirmeyecek)…

Öyle geçsin zaman!

Siz içinizdeki o iki kişiden birinin cazip fısıltılarını dinleyin. Ve keyfinize bakın.

Bırakın artık yıllardır toplum için taşımaya çalıştığınız Sisyphos’un kayasını; bırakın, o nereye ve kimin başına yuvarlanırsa yuvarlansın.

Siz de artık bu yaşta “deniz ve orman manzarasıyla rakınızı içeceğiniz köyünüze” gidin.

İyi yolculuklar size…

Ve muhtemelen kadehinizi kaldırırken diyeceğiniz gibi:

“Şerefinize...”


Hakan Aksay

@AksayHakan[email protected]

YORUMLAR

  • 0 Yorum