İngiliz The Independent gazetesinde yayımlanan ve Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs için yeni bir çözüm modeli hazırladığı iddiasını içeren haber, ilk bakışta diplomatik bir kulis bilgisi gibi sunuluyor. Ancak haber dikkatle okunduğunda bunun, resmi bir müzakere belgesinden çok uluslararası kamuoyunu belirli bir psikolojik zemine hazırlamayı amaçlayan bir algı operasyonu olduğu anlaşılıyor.
Daha da ilginç olan, haber yayımlandıktan hemen sonra hem Birleşmiş Milletler kaynakları hem de Rum yönetimi “ortada resmi bir öneri bulunmadığını” açıklamak zorunda kaldı. Holguín’in daha önce benzer iddiaları reddetmiş olması da bu tabloyu tamamlıyor. Yani ortada ne BM tarafından kabul edilmiş bir plan var ne de taraflara sunulmuş resmi bir belge.
Peki öyleyse bu ayrıntılı senaryolar kim tarafından servis ediliyor? Asıl sorulması ve yanıtlanması gereken soru budur.
Çünkü son haftalarda benzer haberleri ilk kez görmüyoruz. Önce Rum basınında, ardından İngiliz medyasında aynı içerikler dolaşıma sokuluyor. İçimizdeki federasyon bağımlıları, emperyalizmin maşaları sözde planı ayrıntılarıyla anlatıyor. İki kurucu devlet, ortak bakanlar kurulu, dönüşümlü başkanlık konseyi, sınırlı merkezi hükümet, Maraş’ın devri, NATO güvenlik sistemi, doğrudan ticaret, doğrudan uçuşlar…
Henüz müzakere masası kurulmamışken, taraflar arasında ortak zemin oluşmamışken ve Birleşmiş Milletler tarafından doğrulanmış tek bir resmi belge ortada yokken, bütün bu ayrıntıların kamuoyuna “fırsat penceresi” ve “kaçınılmaz çözüm” gibi sunulması tesadüf değildir.
Bu yöntem Kıbrıs müzakerelerinde yeni değildir. Önce uluslararası basına isimsiz kaynaklar üzerinden haber servis edilir. Sonra bu haberler “uluslararası beklenti” haline getirilir. Ardından Türk tarafına, “Dünya bu modeli istiyor, artık buna direnmeyin.” baskısı kurulmaya çalışılır.
Bugün yaşanan tam olarak budur. Oysa Kıbrıs konusunda gerçek değişmemiştir. Anavatan Türkiye’nin ve KKTC’nin resmi politikası son derece açıktır. Egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü uluslararası toplum tarafından teyit edilmeden resmi kapsamlı müzakerelerin başlaması mümkün değildir.
Bu ilke, sadece Cumhurbaşkanı Ersin Tatar döneminin değil, bugün de KKTC Hükumeti’nin Türkiye ile birlikte sürdürdüğü ortak devlet politikasıdır. Ankara’nın yaklaşımı oldukça nettir: Önce egemen eşitlik kabul edilecek, ardından yeni bir müzakere zemini oluşacaktır.
Dolayısıyla Independent’te yer alan ve tarafların kendi istediği isimle tanımlayabileceği “yapıcı belirsizlik” formülü gerçekte yeni değildir. Geçmişte de benzer kavramlarla taraflar farklı beklentiler içine sokulmuş, sonunda ise aynı çıkmaz yaşanmıştır. Daha da dikkat çekici olan ise güvenlik başlığıdır. Haberde 1960 Garanti Antlaşması’nın yerine NATO temelli yeni bir güvenlik sistemi kurulabileceği ileri sürülüyor. İşte bu nokta, Kıbrıs Türk halkı açısından kabul edilmesi mümkün olmayan en kritik başlıktır. Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü herhangi bir diplomatik ayrıntı değildir. Bu garanti sistemi, 1963-1974 arasında yaşanan katliamların bir daha yaşanmamasının güvencesidir.1974 Barış Harekâtı’nın hukuki ve siyasi temelidir. Bugün adadaki barışın ve dengenin en önemli unsurudur.
Bu nedenle Türkiye’nin garantörlüğünü NATO gibi farklı bir güvenlik modeliyle değiştirmeye çalışmak, sadece yeni bir anayasal düzen önerisi değil; Kıbrıs Türk halkının güvenlik mimarisini kökten değiştirme girişimidir.
Üstelik Türkiye Avrupa Birliği üyesi değildir. Böyle bir tabloda Rum tarafının ya da ortaya çıkacak yeni yapının NATO üyeliği üzerinden güvenlik mekanizması oluşturması zaten Ankara’nın kabul edebileceği bir seçenek değildir. Nitekim Anavatan Türkiye bugüne kadar bu konuda en küçük bir politika değişikliği sinyali vermemiştir.
Aynı durum Maraş ve toprak düzenlemeleri için de geçerlidir.
Doğrudan ticaret ve doğrudan uçuş gibi Kıbrıs Türk halkının zaten uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının, toprak tavizine bağlanması da kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Bir hak, başka bir haktan vazgeçmenin bedeli haline getirilemez.
Asıl üzerinde kafa yorulması gereken sorun, Rum tarafının hala Kıbrıs Türklerini egemen eşit ortak olarak kabul etmemesidir. Avrupa Birliği ise 2004 yılında yaptığı tarihi hatanın sonuçlarını bugün de taraflı politikalarla sürdürmeye devam ediyor. Böyle bir zeminde “esnek model”, “yapıcı belirsizlik” ya da “yeni formül” gibi kavramlar, çözüme değil yeni hayal kırıklıklarına hizmet eder.
Kıbrıs meselesi elli yılı aşkın süredir aynı nedenle çözülemiyor. Sorun model eksikliği değildir. Sorun, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğini kabul etmeyen siyasi anlayıştır. Bu gerçek değişmediği sürece gazetelerde yazılan senaryolar da, isimsiz kaynaklara dayandırılan diplomatik kulisler de tarihin tozlu raflarındaki yerini almaya mahkûmdur. Kalıcı çözümün yolu, algı operasyonlarından değil; adadaki iki halkın, iki demokrasinin ve iki ayrı devlet gerçeğinin kabul edilmesinden geçmektedir. Bunun ayrılmaz unsuru ise Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğüdür. Bu temel gerçek değişmeden yazılan hiçbir senaryo, ne masaya yön verebilir ne de Kıbrıs’a kalıcı barış getirebilir.

YORUMLAR