TÜRK SİNEMASI VE SİYASET
Bülent Pelit

Bülent Pelit

Yeşilcam Anı

TÜRK SİNEMASI VE SİYASET

12 Mart 2019 - 18:22

Türk sineması ile aktif siyaseti aynı cümlede kullanacak olursak, güreşçilerin, futbolcuların, türkücülerin, motorcuların meclise taşındığı ülkemizde, maalesef sinema sektöründen TBMM de el kaldırıp, indirecek yıllardır hiçbir temsilci yoktur. Ediz Hun, Berhan Şimşek ve sinemacı olarak da kabul edersek Zülfü Livaneli haricinde siyasi erk sahipleri pek tutmamış sinema emekçilerini. Ha birde kısa süre yönetmen yardımcılığı yapmış Erkan Mumcu var, çektiği yarım filmi sayacak olursak Sırrı Süreyya. Halbuki Reis’in gözünün içine bakan, birçok saraya yakın sinemacı mevcut. Ama nedense o duvarları aşıp meclis koridorlarında boy gösterememişler. Muhalefet partileri de görmezden gelmiş sinemacıları. Yüz yirmi üç avukat, bilmem kaç mimar, iş adamı, eczacı, doktor, serbest meslek, grekoromen, kurbağalama her türlüsü var ama sinemacı yok mecliste. Kültür Bakanı da dibine kadar turizmci, sinemanın kaderi popüler kültürün peşine takılmış gidiyor. Türk sinemasını tröst olarak yönetmeye çalışanlar muhatap alınarak, üzerinde yıllarca çalışılmış sinema kanunun onların talebiyle hayata geçtiği algısı yaratılıyor, halbuki o tasarı hazırlanırken büyük emek harcayan sinema insanları mevcut. Söylemekten dilimizde tüy biten telif hakları ile ilgili hala somut bir adım atılmazken, tekelleşmeyi daha da besleyecek kararlar bir zafer olarak gösteriliyor. Sinema emekçilerin en temel hakları sosyal güvenceleri, emeklilik sorunu hala sürüncemede devam ediyor. Konjonktür olarak sürekli değişen devlet politikaları sinema üretimlerine de yansıyor, bir dönem açılım sürecinde Kürt kökenli sinemacıların filmleri destek üstüne destek alırken, şemsiye ters dönünce tamamen veto yer pozisyona girmiş oluyor. Devlet aslında belki iyi niyetle sinema sektörüne el atmaya çalışıyor, son on altı yıl boyunca bakanlık destekli üretimlerin artması da bunun göstergesi. Ancak bu bağlamda sinema yapmaya çalışanlar, var olabilmek adına otosansürü kabullenmek durumunda kalıyorlar. Bağımsız sinema denen şey yalan oluyor. Zaten iktidara gelmiş bir sinemacının filmini izlemek büyük bir eziyet gelir bana, çünkü söyleyeceğini söyleyemez, gevelerde geveler. Anlattığı şeylere kendi de inanmaz aslında, ama başka türlü üretim şansı yoktur, festivallere gidemez, seyirci salona sokamaz, çünkü aynı düşüncedeki insanları bile ikna etmez, yaşamaz sinemaları. Hala yetmiş sene önceki ezan yasağı, baş örtüsü vs. gibi şeyleri anlatarak beslenmeye çalışırlar. Ya da suya sabuna dokunmazlar, idare eder giderler. Arada TRT de dizi, belgesel var olurlar bir şekilde ama ne hikmetse meclise sinemacının bayrağını dikemez hiç biri. Halbuki oldukça yetkin insanlar vardır aralarında. Sağlam dönenler daha çok rağbet görür onlardan. Mevcut sistemde iş için rağbet görmeyen birçok sinemacı, emekli maaşları ya da olmayan paralarıyla İstanbul’da geçinemedikleri için yurdun dört bir yanına dağılmış, kaderini yaşamaktadır bu süreçte. Türkiye’nin en ücra köşesinde bir huzurevine girdiğinizde tanıdık bir sima ile karşılaşmanız sizi şaşırtmasın, bu kadar acımasız davranmıştır sektör kendi insanlarına. Bazı meslek birliklerinin başındaki insanlar sinemacı bile değil, bilmem kaç tane üye ile İzmir’de kurulmuş bir meslek birliğinde naylon üye kaynıyor, diğerlerinde de benzer örnekleri var. Adam İzmir sinema meslek birliği kurmuş, şehrinde yaşayan sinemacılardan haberi yok, ya da var işine gelmiyor ve bunlar destekleme komisyonuna üye yollayarak sinema hakkında karar verebiliyor, devlet bunların varlığı devam etsin diye düzenli olarak ödenek çıkarıyor, kendi güdümünde hiçbir şeye ses etmeyecek muhteşem sinemacılar. Başkanına altmışlı yıllardan on yönetmen say desen, üç tane zor sayar ama sinemacı. Huzur evinde, ya da bir köşede ölümü bekleyenler gerçek emekçiler tu kaka. Türk sinemasının köklü bir reforma ihtiyacı var. Devlet safralarından kurtulmalı. Sinema kanunu genişletilmeli, sansür hassas bir konu tekrar gözden geçirilmeli, emekçilerin özlük hakları korunmalı, meslek birlikleri asıl işlevi olan telif haklarına yönelmeli, birkaç kişinin arpalığı olmaktan kurtulmalı, tek derdi bir film daha nasıl çekerim olan kendinden başka kimseyi düşünmeyen sinemacıların yağmasına dur denmeli.

İki yıl önce Berlin film festivalinde Türk standında bir grup protesto gösterisi yaptı, pek sevimli durum değildi tabi bu durum. Sinemacı sözünü çektiği filmlerle söylemeli, Vandallık yakışmaz, ama kimdi bu eylemi yapanlar? Bakanlık parasıyla oraya gidenlerin içinden, akreditasyonu olan insanlar. Sap ile samanı ayıramayacak haldeyiz maalesef. Devletin işi bu konuda gerçekten zor aslında, bir tarafta hem kucağına oturmuş hem sakalını yolanlar, diğer taraftan kişisel menfaatlerine ortalıkta boy gösterenler, bu minvalde doğruyu bulmak gerçekten zor. Sinema ile siyaset iç içe yaşamaz, eserlerinizle anılırsınız. Meslektaşlarım sofralara otururken çok dikkatli olması gerek, bir dönem Gülen’in ziyafetlerinden kalkmayanlar şimdi o verdikleri fotoğrafları yok etmek için çekmedikleri eziyet kalmadı. Sıradan insanlar bir köşeye çekilir gider ama sinemacı değil hayatı boyunca öldükten sonra da bu faturayı ziyadesiyle öder, tıpkı muhteşem bir yönetmen olmasına rağmen eserlerinden daha çok komünist arkadaşlarını ihbar etmesiyle hatırlanan Elia Kazan gibi. Şimdi sinemada birlik ve dirlik zamanı, yoksa birçok şey ellerden kayıp gidecek.

Bu yazı 748 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum